Hükümet beceriksiz danışmanlarının raporlarıyla altyapısı olmayan ve rüzgarın akışına göre yön değiştiren bir sürecin ardından, çıkmazların, çelişkilerin anaforuna düşünce bu kez yeniden şiddetin dozajını artırmanın yollarını aradı. Açılım, kardeşlik dediği bir zamanda topuyla, tüfeğiyle dağlara gelmeye başladı. Hemen ardından da geçmişten ders almamış gibi, özel birliklerle Kürdistan’a yeniden terör estirmenin kaçınılmaz olduğunu savundu. Yıllarca fali meçhul cinayetler, yargısız infazlarla gündeme gelen Efeler, Fatihler, Bolu ve Kayseri taburlarının yarım bıraktığı işleri tamamlamak üzere, yeni özel birliklerin sınır bölgelerine gönderileceğini söyledi. Ancak akılsızlar savaşarak kazanacaklarını zannederler. Nerdeyse yarım asra yakın bir zamanda savaş devam ediyor ve savaşı dayatan kesimin sosyal alanlarda durmadan mevzi kaybettiği de bilinen bir gerçektir. O zaman, savaşarak kazanılmıyor. Böylesine bir zandan dolayı, yıllardan beridir ülkenin tarlaları ceset doldu, köyler yakıldı, şiddet en üst seviyede tutuldu, baskılarla ihanet çemberi oluşturulmaya çalışıldı, kürtler birbirlerine kırdırıldı, zindanlar doldurulduğu gibi, yüzlerce genç de yurt dışına çıkmak zorunda bırakıldı. Hesaplar hiçbir şekilde tutmadı, zira ezen kesim karşısındaki muhalefet giderek daha geniş boyutlara ulaştı. Yani, galibi olmayan bir savaş bütün boyutlarda devam ediyor, ancak kaybeden sadece bu ülkenin yoksul halkları oluyor.
Yıllarca dağda bir gaye uğruna savaşmış insanların, barışa bir katkı sağlar gayesiyle silahlarını bırakıp savaşan diğer tarafın adaletine teslim olması ve bu geliş esnasında yıllardan beridir çocuklarına hasret annelerin, cenazelerin yerine canlısını karşılamak üzere bir yerde toplanması, medya tarafından başka yönlere çekildi ve hükümet de olayı iyi yönetemediğinden “yol kazası oldu” savunmasıyla kendisini saldırıların odağından uzak tutmaya çalıştı. Oysa çok tabii bir olay yaşanmıştı ve normalinde her iki tarafın da sevinç duyması gerekirdi. Çok iyi biliyoruz ki, barış gayesiyle başlatılan bu çabalarda da adalet ve eşitlik sözkonusu değildi. PKK, tek taraflı olarak silahlarını bırakmış ve savaştığı kesime “biz kardeşiz, parçalanmayız” deyip teslim olmuştu.
Yıllardan beridir her türlü hakarete maruz kalan insanların barışa sevinmesinden daha doğal ne olabilir. Başka ülkelerde olsa, kanın durması, çatışmaların son bulması için başlatılan her girişim, halkın coşkulu tepkisiyle karşılık bulur. Medya, derin güçleriyle işbirliği içerisinde savaş baronlarının hedeflerine hizmet etmek için olayı başka yöne çekmeye muvaffak oldu ve hükümet de olayın seyrine teslim oldu ve toplumdaki sıcak ümitleri karamsarlığa çevirdi.
İşte buradan sonrasında yapılan üst düzey toplantılarla, tamamen imha etme konsepti devreye kondu. Sözün bittiği an olduğu, özel birliklerin bölgeye gönderileceği ve 10-15 yılda olayın çözüme kavuşacağı söylenmeden önce, zaten bölgede çatışmalar bütün hızıyla devam ediyor, Kandil dağı çevresindeki köyler savaş uçaklarıyla durmadan bombalanıyordu. Terör, artık korkunç bir yalanı örtmenin kılıfı haline gelmiştir.
Tam da böyle bir zamanda, Mavi Marmara projesi Milli Görüş çizgisinde Osmanlı halifesinin merhametli eli olarak organize ediliyordu. Yüzlerce insan, İsrail rejimine meydan okuyarak harekete geçiyordu. Uluslararası alanda yankı yapan bu çıkış, savaş konseptinin faaliyetlerini gölgede bırakacak boyuttaydı. Daha sonra İsrail kurşunlarına hedef olanların Türk bayraklarına sarılması ve ardından Cumhurbaşkanlığı seviyesinde olayın sahiplenmesi ve cenazelere çelenkler gönderilmesi kafalarda kuşku oluşturmaya başladı. Ortak bir operasyona imza atmanın yanında ahlaki bir kırılmaya gösterilen tepkiler, Mavi Marmara rotasının Kürdistan’a çevrilmesine vesile oldu. Birçok şehirde İslami sorumluluk duyanların katkısıyla basın açıklamaları yapıldı. Ateşkesin bozulmasının hemen akabinde Van’da da yoğun bir çalışma başlatıldı. Barış Ve Kardeşlik İçin Toplumsal Mutabakat Hareketi BAKAH, ilk önce İslami sorumluluk taşıyan kuruluş ve kişiler bir araya getirdi ve yapılan istişareler neticesinde ilk olarak bütün sivil kuruluşların desteğiyle ortak bir ses ve güç birliği oluşturulmasına çalışıldı. Yapılan görüşmelerde, toplumun bütün kesimlerinin çatışmalardan, öfkeden, şiddetten ve kanın akmasından rahatsız olduğu ve barışın sağlanması için hertürlü çabayı göstermeye hazır oldukları görüldü. Eğer toplum olarak sesimizi yükseltmesek, bizim çocuklarımız da yapılan zulümlerin hikayeleriyle büyüyecekler. İdeolojik marjinal duruşların yerine, insani sorumluluk içerisinde toplumun tamamıyla sıcak bir diyalog oluşturmanın zaruretini artık görmemiz gerekir. Bunun tersini yapıp, sorunları kendi kalıplarımız içerisine sığdırmaya çalıştığımız zaman üretken olamayız, çözümlerimiz kısır kalır, Peygamber (S)’in hayatında yapmadığı bir pratiğe sarılmış oluruz. Hayatın tamamına İslami referanslar, çözüm projeleri aramak doğru bir duruş değildir.
“Kürt sorununa İslami çözüm” mevcut haliyle tümüyle içeriksiz ve anlaşılmaz bir slogandır. Bu slogan salt mevcut belirsiz dini duygulara hitap etmektedir. Slogan bu biçimiyle asla “Kürt sorununa” yönelik değildir. Ortaya atılan bu slogan, hem yanlış hem de yakışıksızdır. Kürt Sorununun çözümü bellidir. Kürtlerin kimlik hakları tanınır, anadilleri serbest bırakılır ve anayasal güvence altına alınır, kültürel değerleri iade edilir, yerleşim yerlerinin isimleri asli anlamda tekrar kullanılır ise bu mesele çözülür. Suçluların yargılanması, zalimlerin cezalandırılmasının ardından, Kürtlerden özür ve af dilenir. Gerisi Kürtler’e kalmış. Eşit kardeşler olarak yeni bir süreç başlar. Allah aşkına bu yukarıda saydıklarımız, herkesin ve her kesimin çözüm aklı değil midir? Bu yüzden İslam’ın değerini her işe İslamî yaftasını vurarak ve bizim hatalarımızı da bu yafta altında meşrulaştırma yoluna kapı aralamasına fırsat vermeyerek İslamî davranmış oluruz. Bu yüzden İslamî çözüm söylemleri yerine; İslamî sorumluluk ve kaygılar taşıyanların duruşlarına, güvenilirlerine, dürüstlüklerine, çifte standartlıklarına, bundan kendilerine bir çıkar sağlama hesapları içinde olmayışlarına, kısaca ahlakîliklerine dair beklentiler içinde olmak lazım bu konuda.
Çatışma beraberinde farklılaşmayı ve bu farklılıklarla bir arada yaşamayı, bütünleşmeyi getiren bir sosyolojik süreçtir. Toplumdaki farklılıkların farkına varmanızın ve kendi farklılığınızı garanti altına almanın yoludur çatışma. Kavga ise karşınızdakinin farklılığını kabul etmemeniz ve onu yok etmek istemenizdir. İslamî sorumluluk ve kaygılar taşıyanlar artık sözün bittiği yerde olduğumuzu, toplu imha için bize 10-15 yıl ömür biçildiğini ve bunun için özel birlikler hazırlatıldığını bilmelidirler.
Çözüme sunacağımız katkı net ve anlaşılır olmalıdır. Açık olarak söylemek gerekirse biz müslüman Kürtlerin talepleri çok nettir. Çözüm, onurlu ve adaletli bir kardeşlik. İşte, ümmetin açılımı da bu şekilde olmalıdır diyoruz.
___________________________________
EDİTÖR:Sayın Yazar bundan böyle aylık yazıları ile aramızda olacaktır.Yakup ASLAN hocamıza aramıza hoşgeldin diyor,çalışmalarında başarılar diliyoruz.