Son bölüm olan 20. bölümde yazı dizisi içinde sorularına cevap verilemeyen okuyucuların sorularını yanıtlamaya çalışacağımı daha önceden belirtmiştim.
Ufkumuz sitesinde İhsan adlı okuyucu 15. bölümde şu soruları sormaktadır:
Fidan hocanın mollalara Velioğlu gibi yönelmemesinin sebebi hikmeti nedir acaba? Bu bir siyasi kararın gereği miydi yoksa başkalarının yönelmesiyle( Velioğlu vb) ilgilenilmeyen bir alan olarak mı bırakılmıştır? Bir de Kürdistan’da gerçekten bu kadar molla var mıydı?Yazıyı okuyunca mollalar konusunda sanki biraz abartı var.Yanılıyor olabilirim.
Velioğlu’ndan ayrılan mollalar daha sonra Vahdet Kitapevini açtı .Acaba onların da daha sonra siyasal ve hareketsel çalışmaları oldu mu. Zira Kürdistan gerçeğinde hep İlim Menzil konuşulurken Vahdet camiası konuşulmadı. Bu, onların bölgede çalışmalarının zayıf olduğuna yorumlanabilir mi veya başka nedenler var mıdır?
Fidan Güngör, çalışmalarına Diyarbakır merkezde başladı. MTTB’den geliyor olması, siyasi geçmişi ve Kürdistan’ın en büyük şehrinde mukim olması gibi sebeplerden olsa gerek, çalışmalarını bir şekilde siyasetin içinde olan orta sınıfla başlattı. Şehir merkezinde de fazla molla yoktu. Yani içinde bulunduğu koşulların öyle gerektirdiğini sanıyorum. Özel bir karar veya tercih sonucu olamaz. Nitekim sonraki çalışmaları da durumun bu minvalde geliştiğini göstermektedir.
Fidan Güngör, İslami harekette sınıfsızlığa inandığı için belli bir sınıfı dışlaması veya belli sınıfları tercih etmesi söz konusu olamazdı. Böyle davranması, savunduğu fikirlerle çelişirdi. Düşüncelerini işlerken bu konuya değinmiştim.
Koşullar oluşunca Molla ve medrese alanıyla ilgili önemli çalışmalar yaptı. Çok sayıda molla ve medreseyle irtibat kurdu. Molla Mansur ile oluşturduğu çalışma tarzı ve yöntemi de alim-aydın birlikteliğine güzel bir örneklik oluşturacak nitelikteydi.
Kürdistan’daki medrese ve molla durumuna gelince, 1980 öncesini bilmiyorum ama özellikle 1980-1990 yılları arasında bölgede çok sayıda medrese faal durumdaydı. Diyanet’in köy camilerini resmileştirmesiyle medreseler kapanmak durumunda kaldı. O yıllara kadar iyi bir potansiyelden söz edilebilir.
Vahdet Kitapevi’ni kuran mollaların hareket noktasında başarılı bir profil ortaya koyamamalarının en önemli nedeni, mollaların siyasal konularda ve örgütlenme alanında yeterli deneyime sahip olmamalarındandır. Mevcut birikimleri tek başlarına yeterli bir yapıyı oluşturmaya yetmediği kanısındayım. Epey çaba gösterdiler ama bölgedeki sıcak gelişmeler içerisinde tutunamadılar.
Fitrat sitesinde Million_Minutes rumuzlu okuyucu şu soruları soruyor:
Öncelikle gerçekleri ve hakikatleri yazdığınıza inanıyorum ve bunun için tebrik ediyorum. Aklımı kurcalayan bir kaç soru var. Böyle bir yazı için (daha doğrusu 'Tarih Vesikası') niye bu kadar beklenildi? Bence bu kadar beklenilmemeliydi. Hem Tarihi olduğu gibi aktarmak adına hem de Muhammed Fida Güngör gibi önemli bir şahsiyeti bu kadar geç tanıtmanın çok dezavantajı olduğuna inanıyorum. Böyle önemli bir 'Tarih Vesikası'nı devam ettirmemenizi (hem de en önemli yerlerini) doğrusu yine anlayabilmiş değilim. Yine mi sonradan keşke 5-10 sene evvel yazılsaydı diyeceğiz.
Mukaddime kısmında neden bugüne kadar yazmadığımı ifade ettim. Şimdilik yazıya ara vermemin sebebi, konuyla ilgili olan kesimlerin olgunluk düzeyine ilişkin tereddütlerimdendir. Benim amacım, insanların geçmişi doğru veriler üzerinden doğru değerlendirmesi ve gelecekte benzer hatalara düşmemesidir. Ne var ki, bu amacın hasıl olması için ilgili tarafların düşünsel bir tekamül geçirmiş olması gerekiyor. Önemli bir kesim zaman olarak 2010 yılını idrak ediyor olsa bile düşünsel, dil ve duygu bakımlarından 15 yıl öncesinde sabit durmaktadır. Takvimin gösterdiği tarih ile tekamül tarihi birbirinden farklıdır. Bugün dünyanın dört bir yanında siyasi, sosyal, kültürel ve düşünsel bakımdan gerilere doğru çok farklı tarihlerde yaşayan kesimler ve insanlar vardır. Takvimleri 2010’u gösterir ama onlar çok daha geri zaman dilimlerinde yaşamaktadırlar. Buna mukabil takvimlerinin gösterdiği tarihten onlarca yıl önde olanlar da vardır.
Beklediğim düşünsel tekamül hiçbir zaman gerçekleşmeyebilir. Çünkü insanların önemli bir kesimi, geçmiş olayları bir laboratuar olarak değerlendirmek yerine kendini tarihteki olayın aktif tarafı olarak görmek istiyor, mazide yaşıyormuş gibi davranma eğilimi gösteriyor. Örneğin mezhep ihtilaflarıyla ilgili bunun çarpıcı ve düşündürücü örnekleri İslam dünyasında çok var. Düşünsel donukluğu hamakat düzeyine çıkmış çok sayıda insan, kendini tarihte yaşıyor sanıp ya ateşli sözlere veya ateşli silahlara sarılmaktadırlar. Mezheplerin neden ve nasıl doğduğunu, ihtilafların nedenlerinin neler olduğunu, bu farklılıkların siyasetle ilgisini ve tarihten çıkarılması gereken derslerin nelere tekabül ettiğini düşünmek yerine kendini tarihteki saflardan birinin yerine koyup ötekine saldırıyor, saldırmaya çalışıyor. Bu tür insanlar en az bin küsur yıl tarihin gerisinde yaşayan gericilerdir. Hangi mezhepten, meşrepten ve dinden olursa olsun, hiç fark etmez.
Mezheplerle ilgili bu gerici yaklaşım, belirli ölçüde siyasal hadiseler için de geçerlidir. Ancak siyasal hadiselerin etkisi sınırlıdır, tarihe yayılan taraftarı veya karşıtı olmaz ama eğer siyasal hadiselere dini ve itikadi bir boyut kazandırılırsa, daimi bir ihtilafa ciddi zemin hazırlayabilir.
Bu ve benzeri konulardan ötürü şimdilik ara verdim. Konu üzerinde biraz düşündükten sora ne yapacağıma karar vereceğim. Umarım istifade etmek isteyen okuyucuların arzusu kısa sürede gerçekleşir.
***
Fitrat.com sitesinde İrfan Demir:
Bismihi Teala Zeki kardeşim Allah sizden razı olsun hep size dua ediyoruz ........ Huzuru huzursuzlukta buldum diyen bu şehidin...Ahmet..a abinin... Fidan Güngör’ün hayatı mücadelesi fikirleri içinde yani bu dosyayı kapatmadan bir yere bir kare bir cümle geçmiyecek mi? Şehidin kanının kanaması akması hızlanmaz mı? Vesselam inna lillahi ve inna ilahim raciun ....
Konunun devamında Ahmet Aydın’a yer verilecektir. Henüz ilgili yere gelinmediği için adı geçmedi.
***
Ufkumuz.com’da Ebuzer adlı okuyucunun 18. bölümdeki sorusu:
s.a. sayın hocam, M.Mansur’un her iki camiayı barıştırmak için aracı olduğu zaman konusunda, karşı tarafın(İlim) kaynaklarında ki bilgi ile sizin verdiğiniz bilgi arasında bir tezat görüyorum acizane olarak. yani karşı taraf bu görüşme PKK-İlim çatışması döneminde olmuştur; siz ise PKK-İlim çatışmasından önce olmuştur söylüyorsunuz. Bir okuyucu olarak hangi bilgi doğrudur?
PKK-İlim çatışması başladıktan sonra Velioğlu tamamen yer altına çekildi. Kendilerine yakın olanların dışında kimseyle görüşmediğini yakından biliyorum. Sadece kendi adamlarıyla ve kendilerine destek verenlerle görüşüyor olmalıydı. Bir istisna olarak Batıdan gelen bir heyetle görüştüğünü biliyorum. Gelenler de Menzil meselesi için değil PKK ile olan çatışma hakkında görüşmek için gelmişlerdi. O görüşme de çatışmanın ilk aylarındaydı. Molla Mansur’un İlim-PKK çatışmasından sonra Velioğlu ile görüşmesine imkan yoktu. Çünkü kanallar kapalıydı ve Velioğlu hiçbir zaman öyle açıktan ve rahat dolaşmadı, kimse onu görmedi. Oysaki Molla Mansur ile görüştüğünde rahat gezebiliyordu ve tarih 1991’in başıydı.
***
Ufkumuz. Com’da M.E rumuzlu okuyucu 16. bölümde şu soruları soruyor:
Şu ana kadarki tespitleriniz, ve konuya karşı gösterdiğiniz hassasiyetten ötürü teşekkür ediyorum. Özellikle sizden ricam; Hizbilerin kaynaklarında geçen ve sizin barış gurubunu telefonla geri çevirdiğinize dair beyanatlarını aydınlatmanızdır. Ayrıca Menzil Diyarbakır’ın yerlileri olduğu halde neden fazla etkin olamadı ve onların deyimiyle küçük bir GRUPÇUK kaldılar.
Ayrıca bir duyumda Molla Gıyasedin’in şehadetinden sonra, Fidan Güngör’ün kesinlikle hiç bir şekilde müslüman olduğunu ifade edenlere karşı el kaldırılmayacaktır, elimiz müslüman kanıyla kirlenmeyecektir sözleri var...
Gerçekliği nedir ve neden sonuç değişti.
İkinci sorudan başlayayım. Evvelen Gıyaseddin molla değildi. O bir aydındı. Fidan Güngör’ün böyle bir ifade kullandığı hakkında bilgim yok. Bildiğim, onun hiç kimseyle çatışmadan yana olmadığıydı. Ancak her durum ve şartta savunma yapmayacağı şeklinde bir düşüncesine de tanık olmadım. Böyle bir ifade kullandığını da sanmıyorum.
Menzil ile ilgili küçümseyici ifadeler kullanmaları konusunda şunu ifade etmek isterim. Onlar kendilerini tek ve en güçlü hareket göstermek istedikleri ve buna kendilerini inandırdıkları için kendilerinin dışındaki herkesi küçük görmek zorunda hissediyorlar. Bir insan, bir cemaat, bir yapı ne ise odur. Ona büyük demekle büyümez, küçük demekle küçülmez. Büyüklük ve küçüklük, zat ve muhtevayla ilgilidir; tayinle, seçimle veya arzuyla olmaz. Gerçekçi olmak gerekir. Menzil’in küçük mü yoksa büyük mü olduğunu onlar çok iyi biliyorlar. Gerisi siyasettir.
İslami hareketler rekabet temelinde değil yardımlaşma ekseninde birbirine yaklaşmalıdır. Birbirimizi rakip ve hasım görmek, ciddi bir inhiraftır, küçük düşünmektir. Rekabet fikri, bulaşıcı bir hastalık gibi çoğumuzu etkilemiş, sağlıklı düşünme yetimizi elimizden almıştır. Dikkatlerimizi asıl hedeflerden uzaklaştırıp çok yönlü enerji kaybına neden olmuştur ve olmaktadır.
Benimle ilgili konuya gelince…
Barış heyeti dedikleri, Batmanlı olup İstanbul’da yaşayan Hasan…. adındaki şahıs idi ve ben onu zaten şahsen tanıyordum. Bu şahıs İlim’e yakın duran biriydi. Batman’a gelip Gıyaseddin ve arkadaşlarına karşı tarafın isteklerini kabul etmeleri yönünde baskı yapıyordu. Ya Batman’ı terk edin veya Menzil’den ayrılın diye. Bu taleplere en sert tepkiyi Şehid Gıyasettin göstermişti. Böyle arabuluculuk olmaz. Sen gelmişsin bize olmayacak şeyler dayatıyorsun diyerek reddetmişti. O da ısrar ediyordu. Bu kadarlığını biliyorum. Ben Batman’da değildim ve orada yaşamıyordum. Ne telefon açtım ne de açtırdım. Eğer bunu yapmış olsaydım, bugün de açıkça neden yaptığımı savunurdum. Ama birileri telefon açmış olabilir. Çünkü Batmandakilerin tümü böyle bir dayatmadan rahatsız olmuştu. Eğer biri telefon açmışsa da bence o şartlar içerisinde gayet doğaldır.
Şimdi ben söyleyeyim: Onlarca heyet ve şahsiyet Diyarbakır’a gelip Velioğlu veya o camianın yetkilileriyle görüşmek ve arabuluculuk yapmak istedi. Bunların hiç biriyle görüşmediler. Gelenlerin tümü Fidan Güngör ile görüşüyordu ama karşı taraftan cevap alamıyordu. Bu insanların önemli bir kısmı hayattadır. En son Türkiye çapında hatırı sayılır gücü olan ve PKK ile ilk çatışmalar yaşandığında Velioğlu’na destek veren ancak daha sonra mesafeli duran bir cemaatin ağabeyleri geldi Diyarbakır’a. Bütün çabalarına rağmen karşı taraftan kimse onları muhatap almadı. Gelip Fidan Güngör ile görüştüler. Güngör, biz buradayız ve tüm arabuluculuk girişimlerine açığız ve hiçbir şekilde bu işin devamından yana değiliz; eğer karşı tarafla görüşebiliyorsanız biz hazırız dedi. Adamlar mahcup ve çaresiz bir şekilde geri döndü. Bunlar barış heyeti değil miydi? Neden onca şahsiyeti kapıdan geri çevirdiler? Neden hiç onları muhatap almadılar? Eğer barışı önemsiyor idilerse neden hatta bir dönem kendilerine destek veren şahsiyetleri bile kabul etmediler? Çünkü bunlar bir orta yol bulmak istiyordu da ondan. Peki Hasan’ı neden barış heyeti diye önemseyip öne çıkarıyorlar? Çünkü Hasan tek taraflı davranıyor, onların isteklerini kabul ettirmeye çalışıyordu da ondan.
Mezkur şahsın bu yanlı girişiminden kısa bir süre sonra Gıyaseddin’i şehid ettiler. Oysaki Batman’da çatışma söz konusu değildi. Batman’da çatışma olmadığı halde Gıyaseddin’i sayaç kontrolüne gelen memur kılığında evine girip ailesinin yanında şehid ettiler. Bu olayın sebebi de barış heyeti dedikleri o şahıstır. Çünkü Hasan gidip onlara sizin isteklerinizin kabulü önündeki en büyük engel Gıyaseddin’dir. Eğer o olmasa diğerleri ya Batman’ı terk edecek veya Menzil’den ayrılacak şeklinde rapor verdi ve onlar da bu rapor üzerine Gıyaseddin’i şehid etti. Bununla da yetinmediler, bir ay sonra Alaaddin’i şehid ettiler. Bu iki olaydan sonra çatışmalar Batman’a sıçradı. Şimdi herkes kendi vicdanında değerlendirme yapsın ve barış heyeti olarak lanse ettikleri adamın ve İlim camiasının yaptıklarını değerlendirsin.
Dinimizi, dürüstlüğümüzü, mertliğimizi siyasetimize kurban etmemeliyiz. Siyaset eşittir namertlik olmamalı. Bir Müslüman olarak, Müslüman kimliğini koruyarak siyaset yapamıyorsak, siyaset yapmamamız çok daha evladır. Eğer siyasetin hokkabazlıklarını tercih edeceksek, o zaman Müslüman kimliğini bir kenara bırakarak siyaset yapalım ki, dinimiz zarar görmesin.
Şunu unutmayalım ki, beşeri mantık ve pragmatizm üzerine kurulu bir siyasetle İslam’ın hedeflerine hizmet edilemez. Ne kendimizi ne de başkalarını kandırmayalım.
Siyasetin bu çirkin çehresini gördükçe ve hatırladıkça merhum Said-i Nursi’nin ‘Şeytan’dan ve siyasetten Allah’a sığınırım’ sözünü hatırlıyorum.
SON