İlim camiasının Fidan Güngör ve Menzil camiasına yönelttiği üç temel eleştiriyi konunun tekmili açısından ele almak durumundayım.
Birinci eleştiri:
İlim camiasının yönelttiği eleştirilerin başında ‘aleyhimizde konuşuyorlar’ suçlaması yer alıyordu. Bu eleştiri sadece Güngör ve Menzil’e has değildi; fiili saldırıya maruz bıraktıkları her insan için aynı gerekçeyi ileri sürüyorlardı. Peki aleyhimizde konuşuyorlardı ne demek? Aleyhte konuşma olarak telakki ettikleri şey, eleştiriden başka bir fiili içermiyordu. İzledikleri siyasetleri yanlış bulanlar, o siyasetlerin uygulanmasının İslam ve Müslümanlar açısından kaygı verecek sonuçlara yol açacağını düşünenler yanlıştan dönülmesi için görüşlerini eleştirel bir nitelikte ifade ediyorlardı.
Peki müslümanın müslümanı eleştirme hakkı yok mu? Eleştirinin cevabı, şiddete maruz kalmak mıdır? İslam adına kaygı duyduğu için eleştirenlerin vurularak cezalandırılması gerektiğine dair bir tek şer’i delil bilen var mı? Bunun İslami veya beşeri hukukta delillerini gören var mı?
Eleştirmek aynı zamanda bir ıslah çabasıdır. “Mümin kardeşinin aynasıdır, onda bir yanlışlık gördüğünde onu ıslah eder” diyor Peygamber. “İki Müslüman, iki el gibidir, biri diğerini yıkar” buyuruyor Allah’ın Resulü. Hz. Ebu Bekir, halife seçilmesinin akabinde hutbeye çıkarak eğer doğru yaparsam, bana destek olun, eğer yanlış yaparsam beni düzeltin deyince, sahabinin biri ayağa kalkıp eğer yanlış yaparsan seni bu kılıçla düzeltiriz diye cevap vermişti. Hiçbir tarih kitabı, Hz. Ebu Bekir’in o sahabiyi dövdürdüğüne dair bir rivayette bulunmuyor. Sahabiler Peygamber’e bile itiraz ediyorlardı. Dine dair olmayan itirazlarının bazıları kabul görüyordu.
Eğer biz birbirimizi eleştirmeyeceksek, birbirimizi düzeltmeyeceksek başkalarını hangi hakla eleştireceğiz? İyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevini birbirimize karşı yapamayacak isek, başkalarına karşı nasıl yapacağız? Bizden olunca susmamız, başkası olunca eleştirmemiz, bizim güvenirliliğimizi, dürüstlüğümüzü temelden zedelemez mi?
Eleştiriden ve iyiliği emredip kötülükten sakındırma ameliyesinden vazgeçmek, yanlış bilinenler karşısında susmak, bir müslümanın şahsiyetini ve düşünce yapısını olumsuz etkiler. Bir defa yanlışlar ve haksızlıklar karşısında susmaya alıştı mı insan, bu suskunluğun nereye varacağı kestirilemez. Başkaları karşısında da susmaya başlar. Rejim karşısında da susmaya başlar. Aile efradının yanlışlarına karşı da susmaya başlar. Zamanla kendi yanlışları karşısında da vicdanı susmaya başlar. Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır denmemiş boşuna. Yanlışlar ve haksızlıklar karşısında susmak, insanı hiç hak etmediği yerlere kadar sürükleyebilir. Nitekim baskı sonucu susup çalışmalarına ara verenlerin önemli bir kısmı, artık faaliyette bulunmanın anlamsızlığına veya imkansızlığına hükmederek vitesi boşa aldı ve sıradanlaştı. Peki İslami bir hareketin görevi insanları sorumlu davranmaya yöneltmek mi yoksa onları pasif ve sorumsuz hale getirmek midir? Sıradanlaşan insanların hesabı kime ait? Bu siyaset, kimin işine yaradı?
Onları eleştirenler, bu kaygılarla eleştiriyorlardı büyük ölçüde. İslami dergileri yasakladılar, yanlış yapıyorsunuz denildi. Bölgeye bizden habersiz gelinmeyecek dediler, yanlış yapıyorsunuz denildi. Kendilerinden olmayanlar ile selamı kestiler, yanlış yapıyorsunuz denildi. Dövmeye başladılar yanlış yapıyorsunuz denildi. Tek ve meşru hareket biziz, yanlış yapıyorsunuz denildi. Peki denmesin mi? Yanlış yanlıştır ve onun düzeltilmesi gerekir. Düzeltilmesi için tartışılması ve eleştirilmesi gerekir. Bir Müslüman kendisine en yakın gördüğü insanlardaki bu tür yanlışlar karşısında susacaksa, o zaman başkalarını ve özellikle de rejimi nasıl ve hangi hakla eleştirecek? Rejimi baskıcı diye eleştireceğiz, fikir özgürlüğünü kısıtladığı için eleştireceğiz, sol örgütleri aynı suçla eleştireceğiz ama bizden biri aynı suçu işleyince susmak zorunda kalacağız; çünkü bu aleyhte konuşmak sayılıyor. Peki diğerlerini en şiddetli şekilde eleştirirken ne sayılıyor?
İlim camiasının kendi hedefleri açısından da bu durum temel bir tezadı teşkil ediyordu. Sonuçta İslami hedef ve kaygılarla ortaya çıkmış bir yapıydı. Rejime dönük eleştirileri vardı. Sen rejimi baskıcı ve zulümle eleştireceksin ama sana bir eleştiri yapılınca eleştirdiğin rejimin uygulamadığı baskıları seni eleştirenlere uygulayacaksın. Bu ne yaman bir çelişki? Bu çelişkiyle baskıcı olduğunu iddia ettiğimiz rejime karşı nasıl alternatif olunur? Alternatif, karşı olunandan daha iyi örnekler ortaya konularak sağlanır.
Rejime karşı susmayan bir çok şahsiyet ve çevre, mezkur camianın baskıları yüzünden susmak, susmayanlar da bedelini ödemek zorunda kaldı.
Aleyhimizde konuşuyorlar suçlaması ve bu yüzden cezayı hakkettiler yargısı, hem İslami hem de beşeri hukuk açısından temelsizdir ve kabul edilemez mahiyette bir iddiadır.
İkinci eleştiri:
İlim camiası, Güngör ve Menzil camiasını itikadi bir kavram üzerinden suçlamaya başladı. Siyasi muhalifini dini kavramlarla suçlamak, siyasi ihtilafını itikadi kavramlarla desteklemek, siyasi ihtilafı dini ve itikadiymiş gibi göstermek maalesef kadim zamanlardan beri uygulanan acı bir gerçektir. Mezheplerin doğuşunda ve yayılma tarzında da bu konu çok etkili olmuştur. Bütün mezheplerin gerçekten itikadi ve fıkhi farklılıklardan kaynaklandığını sanarsak, yanılırız. Tümünün doğuşunda ve tarih süreci içinde yayılma biçimi ve kabulleniliş şeklinde siyasi hesaplar ve mülahazalar çok etkili olmuştur. Bu konu, başlı başına bir mevzu olduğu için burada detaya giremeyeceğim ancak, itikadi ve fıkhi farklılıkların siyasetten bağımsız gelişmediğini söylemekle yetineceğim şimdilik.
Siyasi muhalifini dini kavramlar üzerinden suçlamak, bana göre dini siyasete alet etmenin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturmaktadır. İhtilafın menbaı siyasidir, hareket yöntemine ilişkindir. İhtilafın dini, mezhebi veya etnik bir nedeni yoktur. İki taraf da Müslüman, çoğunluk aynı mezhep, aynı ırk ve aynı bölgede yaşıyor. Dahası birkaç yıl önce birlikte çalışmış, birlikte oturmuş, birlikte yemiş içmiş insanlardılar. O zaman kardeştik ama aramızda siyasi ihtilaflar çıkınca nasıl olur da taraflardan biri dinden çıkmış olur? İnsaf ve iz’anın sınırlarını aşmanın da bir haddi olmalı. Dini değerlerimizi ve kavramlarımızı bu kadar sorumsuzca aşındırmamalı, dinimizi siyasetimize alet etmemeliyiz. Siyasetimizi dinimize alet etmeliyiz. Siyaset bir alettir ve o aletin dinin hizmetinde olması gerekir. Siyaset yapıyorsak siyaseti tartışmalıyız. Muhalifimizi siyasi konularda ikna edemiyorsak, düşünsel alanda yeterli cevabı veremiyorsak, galip gelmek için dini kavramlar üzerinden saldırıya geçmemiz, hem dinimiz hem siyasetimiz adına esef verici sığ bir yaklaşımdır. Bu tür ithamlar, her şeyden önce sahibinin güvenirliliğini ve itibarını ortadan kaldırır.
Onların bu klasik suçlamalarına karşın Menzil camiası hiçbir zaman siyasi muhaliflerini tekfir, tefsik ve nifak gibi dini kavramlar üzerinden suçlamadı.
Tarihte olduğu gibi bugün de İslam dünyasının birçok yerinde bu türden dini istismarların Müslümanlar eliyle yapıldığına tanık olmaktayız. Siyasi hesaplaşmaların dini ve mezhebi kavramlar ve argümanlar üzerinden acımasızca yürütüldüğünü görmekteyiz. Allah hepimizi, siyasetini dinine tabi kılanlardan eylesin.
Üçüncü eleştiri:
Mezkur camia, Güngör’ü ve Menzil camiasını PKK ile görüşmek, PKK ile çatışmadan kaçınmakla suçluyor. Suçlama mevzusunun mahiyetine değinmeden önce şunu belirtmem gerekir. Benim bildiğim kadarıyla Menzil adına resmi bir heyetin veya resmi bir temsilcinin PKK ile doğrudan sözü edilen konular etrafında bir görüşmesi olmadı. PKK ile görüşme gerekli olsaydı veya bugün olsa başta ben bu görüşmeyi savunurum. Görüşmek gerekiyorsa görüşülür ve neden görüşüldüğü de açıklanır.
Menzil de PKK ile sorun yaşadı. Orhan Hoca’ya mertlik adına ihanet ederek şehid ettiler. Sonra İzzeddin ve Hasan’ı kaçırıp şehid ettiler. Bir sonraki yüzleşmede onlar iki kayıp verdi. Bu olaylar olmadan görüşüp çatışmamazlık konusunda anlaşsalardı kötü mü olurdu? En azından beş insan hayatını yitirmezdi. Orhan Hoca gibi deneyimli bir Müslüman daha uzun yıllar dinine, toplumuna ve ailesine karşı sorumluluklarını yerine getirir, yararlı faaliyetlerde bulunurdu.
Menzil’in hem İlim hem de PKK ile çatışmak istemediğini herkes biliyor. Bu camia, Kürdistan’da şiddetten yana değildi ve değildir. Bunu her yerde ifade etmiştir ve etmektedir. O zaman da PKK ile çatışmak istemiyordu ancak bu çatışmamazlık için bir görüşme ve anlaşma ortamı olmadı. Bu, bir.
İkincisi, suçlamanın mahiyeti mevzusudur. Menzil bir hareket olarak PKK ile görüşemez mi? Aynı bölgede yer alan iki muhalif hareket birbirleriyle çatışmamak için bir görüşme yapamaz mı? Bundan daha doğal ne olabilir? Dünyada birbiriyle görüşmeyen muhalif hareket ve devlet hiç oldu mu? Aynı dünyada, aynı bölgede yaşayan güçler şu veya bu nedenle görüşebilir, bazen görüşmek zorundadır. Peygamber müşriklerle görüşmedi mi? Onlarla anlaşma yapmadı mı? Mekke’nin eşiğine geldiği halde geri dönmedi mi? Siyaseti bilmeyenler için garip gelebilir ama şu bir gerçek ki, dünyada soğuk veya sıcak savaş içinde olan tarafların tümü aynı zamanda perde arkasında sorunu çözmek için görüşürler. Vitrinde savaş sloganları atar, arkadan görüşerek anlaşmaya çalışır. Bu, siyasetin ve beşeriyetin doğasındandır. Ben vitrinde ayrı, perde arkasında ayrı bir siyaseti dürüst bilmem ama benim bu yaklaşımım, hayat gerçeğini değiştirmez. Kimlerin kimlerle görüştüğünü bilseniz, her şeyi yeni baştan sorgulama ihtiyacı duyarsınız.
Mezkur camianın, PKK ile görüşmeyi bir tür günah-ı kebairden göstererek bir camiayı suçlu göstermeye çalışması, hayat gerçeklerine ve siyasetin doğasına aykırıdır.
Muhalif hareketlerin birbirlerine olan husumetinin rejime olan husumeti geçmesi üzerinde ciddiyetle düşünmemiz gereken bir sorundur. Türkiye’nin siyasi tarihinde totaliter rejime muhalif hareketler arasında çok yaygın bir iç çatışma geleneği oluşmuş veya oluşturulmuştur. Türk solunun kendi içinde, Kürd solunun kendi içinde, Türk soluyla Kürd solunun arasında, sağ ile sol arasında sayısız çatışma yaşanmış ve en son da İslami kesim arasındaki çatışma buna eklenmiştir. Hakkı Öznur’un yazdığı Derin Sol adlı iki ciltlik eser, bu bakımdan ibretle incelenmeye değerdir.Yine adı geçen kesimlerin tümünden gruplar ve şahsiyetler, şu veya bu gerekçe adı altında özellikle de kendine en yakın rakibini yenmek adına totaliter rejimin derin unsurları ile taktik işbirlikleri geliştirmişlerdir. Bu sürecin sonucunda şöyle bir algı oluşmuş birçok kesimde. Yerine göre devletin derin unsurları ile taktik iş birliğine gidilebilir ama muhalif gruplarla asla. Bu anlayışın şekillenmesinde devletin büyük payı vardır. Çünkü totaliter rejim, İttihad ve Terakki’den devraldığı entrika kültürüyle hayatının devamını, muhaliflerini birbirine kırdırtma politikaları üzerine bina etmiştir. Bir diğer ifadeyle hayatiyetini, muhalif hareketlerin basiretsizliği üzerine inşa etmiştir. İşte ben de tam bu noktada yıllardır aksi politikaları ve stratejileri savunuyor ve yılların kötü siyasi geleneğini kırmak istiyorum. Muhalifler arasında çatışmamazlığı, görüşmeyi, yardımlaşmayı, ortak paydalarda buluşmayı ama totaliter rejimin unsurlarıyla asla ve kat’a hiçbir zeminde buluşmamayı savunuyorum. Solcusundan Müslümanına, Alevisinden Sünnisine, Türkünden Kürdüne tüm muhalif hareketlerin totaliter rejime karşı özgürlüklerin kazanımı yolunda cepheye dönüşebilmesi halinde büyük başarı kazanılır ve rejime önemli ölçüde geri adım attırılır. Rejimin yıllardır yaptığı ve bundan sonra da yapmak istediğinin tam karşıtı bir siyasettir bu. Bu siyaseti olabilecek bütün delilleri ile savunuyorum ve bundan sonra da savunacağım.
Devletler, örgütler, cemaatler arasında hem barış zamanında hem de savaş zamanında daima bu türden görüşmeler olmuştur, olmaktadır ve olacaktır. Görüşerek ve konuşarak sorunları çözmeye çalışmaktan daha insani ve doğal bir şey olamaz ve hiç kimse de bu insani ve doğal olandan kaçınamaz. İlim camiasının da 1996 yılında PKK ile görüştüğü ve ateşkes sağladığı söyleniyor. Görüşmek için önce çatışmak mı gerekiyor? Çatışmadan önce görüşmek, dövüşmeden önce konuşmak, kavga etmeden önce anlaşmak doğal olanı değil mi? İnsanlar doğası gereği önce konuşarak, görüşerek anlaşmaya çalışır. Çatışmak, en son çaredir. Önce çatışmak, sonra görüşmek Kürdistan’ın kaderi midir?
Muhalif veya düşman ile görüşmek suç değildir, ayıp değildir, günah değildir. Ayıp olan, muhalifinizle veya düşmanınızla görüşmeyi kamuoyuna ve kendi tabanınıza günah-ı kebairden gösterip kendinizin gizliden görüşme yapmasıdır. Örneğin T.C. yetkilileri, PKK militanlarına ekmek vermek zorunda kalan köylüleri en ağır şekilde cezalandırırken ve PKK ile görüşmeyi ağır cezayı gerektirecek suçlardan sayarken devletin yetkilileri PKK ile gizli görüşmeler yapıyordu ve bugün o görüşmelerin belgeleri ortaya çıktı.
Alparslan Türkeş, Ermeni karşıtlığının ve düşmanlığının öncülüğünü yapan bir potansiyelin lideriydi ve bu potansiyele göre Ermenilerle görüşmek vatana ihanet sayılırdı. Türkeş de görünürde aynı fikirdeydi ve hatta bu fikrin öncüsüydü. MHP tabanı öyle düşünür ve hareket ederken Alparslan Türkeş, Avrupa’da gizlice Ermenistan yetkilileriyle görüşmeler yapıyordu ve bugün o görüşmelerin belgeleri ortaya çıktı.
Ben siyasette dürüstlükten, şeffaflıktan ve mertlikten yanayım. Maslahat görüşmeyi gerektiriyorsa, görüşülür ve görüşmeyi de saklama ihtiyacı duymam. Eğer bir takım meseleler görüşmenin bir süre gizli kalmasını iktiza ediyorsa, o süre dolunca kendim açıklarım veya ben açıklamadan başkaları duyarsa, onu gizlemek yerine ona sahip çıkarım. Ama bir taraftan muhalif kesimle görüşmeyi suç saymak ve öte taraftan gizlice görüşmek dürüstlük değildir. Hakeza herkes için doğal olan bir fiil üzerinden başkalarını suçlamak da siyasetin oyunbazlıklarındandır.
Menzil’i PKK ile görüşmekle suçlayan camianın en büyük hedeflerinden biri, PKK’nin kendilerini muhatap alması ve birlikte masaya oturmanın sağlanmasıydı. Eğer PKK ile görüşmek ayıp ise, kendileri neden PKK’nin muhatabı olmak için çaba harcıyordu?
Bana da mezkur camianın PKK yetkilileriyle nerede görüştükleri ve nasıl davrandıkları hakkında bilgiler ulaştı. Ne bu bilgileri kullanma ihtiyacı duydum, ne de yadırgadım. Çünkü çatışan taraflar arasında bu tür görüşmelerin kaçınılmaz olduğunu biliyorum.
Fidan Güngör ve Menzil’e yöneltilen her üç eleştirinin de İslami, hukuki, fikri ve siyasi temellerden yoksun olduğu ve bu iddialar üzerinden bir camiaya savaş açılamayacağı inancındayım. Sözü edilen gerekçeler, saldırı ve savaş nedeni olamaz. Gerçek neden, onların fikri arka planıydı ki, bunu daha önce ifade ettim.
Not: Bu yazı dizisini şimdilik burada bitirmek istiyorum. Sözü edilen ihtilaflı mevzular hakkında on beş yıldır konuşmuyor ve yazmıyorum. Bugün yazdıklarım, gelecek nesillere karşı duyduğum sorumluluk anlayışımın gereğiydi. Ancak bu sorumluluğumu yerine getirmek için dört konudaki bilgi, çıkarım ve değerlendirmelerimi de eklemem gerekiyordu:
1-1993 yılının güz mevsiminden itibaren başlayan ve altı ay kadar süren istenmedik durum.
2-Menzil, mevcut durumu sürdürme imkanına sahipken 1994 yılının baharında tek taraflı olarak sıcak yüzleşmeye son verdi. Neden ve niçin?
3-Güngör ve Menzil camiası kendilerine dayatılan çatışmanın dışındaki alternatiflerden birini deneyebilir miydi? Deneseydi muhtemel sonuçları neler olurdu?
4-Fidan Güngör’ün 11 Eylül 1994 yılında kaçırılması ve akıbeti.
Ne var ki, bu dört konuya ilişkin yazıp yazmama konusunda henüz karar vermiş değilim. Karar versem bile, bunun ne zaman nerede ve nasıl paylaşılması konusunda da bir kararım yok. Bu sebeplerden ötürü yazı dizisini bitirmek durumundayım.
Daha önce söz verdiğim üzere bu yazı dizisine bir bölüm daha ekleyerek sorularına konu içinde cevap vermediğim okuyucuların sorularına cevap vermeye çalışacağım.