1991 yılının ilk günü, İlim-Menzil ilişkileri açısından geleceğe ilişkin çok kaygı verici bir olayla başladı. O gün, Menzil’in de şiddet politikasının kapsama alanına girdiği gün olarak tarihe geçti.
Fidan Güngör, hiçbir şekilde şiddet politikalarının uygulanmasından ve yaygınlık kazanmasından yana değildi. Bu gerçeği dost da düşman da bilir. Güngör, yapılan saldırıya karşılık vermek yerine sorunu görüşerek ve barışçı yöntemlerle çözme yoluna yöneldi.
Molla Mansur, hatırladığım kadarıyla 1990 yılının başlarında Güngör ile yakın ilişkiler içerisine girmişti ama kendisi sosyal ilişkileri çok geniş olan biri olduğu için Velioğlu ile de öncesinden ilişkileri vardı ve olayın olduğu dönemde de Velioğlu ile görüşüyorlardı. Güngör, Molla Mansur’dan, sahip olduğu konum gereği tarafsız bir pozisyonda durarak sorunun büyümemesi için devreye girmesini istedi. M. Mansur da Velioğlu ile Güngör’ü buluşturmak için çaba sarf etti. Molla Mansur’un evinde üçlü görüşme yapılacaktı. Görüşme üzerinde anlaşma da sağlandı ancak son anda karşı taraf görüşmeden vazgeçti. O tarihten sonra artık Molla Mansur ile Velioğlu’nun irtibatı da kesildi.
Bazı haber ve raporlarda yer alan Molla Mansur, Fidan Güngör ve Velioğlu’nun Zozınç’ta PKK ile çatışma ve silahlı yönteme ilişkin toplantı yaptıkları ve anlaşamayarak ayrıldıkları şeklindeki konunun aslı budur. Bir defa bu toplantı gerçekleşemedi. Sadece M. Mansur ve Velioğlu görüştü. İkincisi, konu PKK veya yöntem meselesi değildi. Zaten o zaman İlim’in PKK ile çatışması da söz konusu değildi. Konu, İlim’in Menzil’e dönük başlattığı şiddet politikasının barışçı yöntemlerle çözülmek istenmesiydi ki, görüşmeyi isteyen de Fidan Güngör idi.
Görüşme sağlanamadı ve Menzil de karşılık vermemeyi tercih etti ama ne yazık ki karşılık vermeme, şiddet politikasının devamını engelleyemedi ve o tarihten sonra sistematik olarak Menzil camiasının mensupları sopalı ve satırlı saldırılara uğramaya devam etti.
1991’in güzünde İlim-PKK çatışması başladı. Bu çatışmayla ilgili üç meseleye değinmek istiyorum:
1-Çatışmanın nedenleri
2-Türkiye Müslümanlarının olaya bakışı
3-Bu çatışmanın Menzil-İlim ilişkilerine etkisi
Birinci konu
İlim camiasının çatışmanın nedenlerine ilişkin söylediği hususlar büyük ölçüde doğrudur. PKK, doğuştan itibaren Kürdistan’da kendisinin dışında hiçbir yapının olmasını istemedi ve tümünü şiddetle bastırma yoluna gitti. PKK’nin bu anlayışı bugün de değişmiş değil. Ne var ki, İlim camiası meselenin yarısını söylüyordu ve diğer yarısını hazfediyordu. Bu da siyasetin icabıydı.
Esasen Velioğlu’nun da Kürdistan’daki siyasal yapılara ilişkin görüşü PKK ile neredeyse birebir örtüşüyordu. O da Kürdistan’da sadece tek bir hareketin olması gerektiği ve o hareketin de kendi hareketi olması icap ettiğine inanıyordu. Geçen bölümde buna işaret etmiştim. Bir bölgede mezkur anlayışı taşıyan iki yapının çatışmaması imkansız bir şeydir. Çünkü iki taraf da kendisinden başkasının varlığını hiçbir surette kabul etmiyor. Öyleyse çatışmanın nedenleri tek taraflı değildir; yüzde elli, yüzde ellidir. Çatışmanın gerçek nedeni, iki tarafın düşünsel arka planı iken, iki taraf da siyaseten hüsn-ü talil yapıp birbirini suçlamayı tercih etti.
İlim hiçbir şekilde PKK ile çatışmayı düşünmeseydi bile, özellikle kırsal alana yönelip PKK’nin alanına girdiğinde PKK’nin müdahale edeceği kesindi. Çünkü PKK’nin fikri arka planı bunu gerektiriyordu ve o güne kadar da öyle davrandı. Öte yandan eğer PKK hiçbir şekilde İlim ile çatışmaya girmeyi düşünmeseydi bile, İlim camiası sahip olduğu fikri arka plan gereği PKK ile çatışacaktı, çatışmak zorundaydı.
PKK’nin, teşekkülünden sonraki ilk icraatı, kendisine en yakın olan Kürd örgütlerini tasfiye etmek oldu. Kendisiyle aynı ideolojik zemini paylaşanlara acımayan bir yapının kendisiyle farklı ve muhalif ideolojik zeminde bulunan hareketlere karşı sessiz kalmayacağı ve onlara karşı biteriki evla şiddet uygulayacağı muhakkaktır. PKK’nin gücü yettiğinde hiçbir İslami yapıya göz yummayacağı kesindir.
İlim de teşekkülünden bir süre sonra kendisiyle aynı zemini paylaşan şahsiyet ve yapıları tasfiye etmeye başladı. Kendisiyle aynı ideolojik zemini paylaşanlara acımayan bir yapının kendisiyle farklı ve muhalif ideolojik zeminde bulunan hareketlere karşı sessiz kalmayacağı ve onlara karşı biteriki evla şiddet uygulayacağı muhakkaktır.
Bu koşullarda iki tarafın birbiriyle çatışması kaçınılmazdır ve çatışmanın ana eksenini, iki zıt tarafın aynı çatışmacı zihniyeti taşıması oluşturmaktadır.
İkinci konu
İlim-PKK çatışması başlayınca, bazı medya organları çatışmayı teşvik edici yayınlarda bulundu. Örneğin Cumhuriyet gazetesi, üçüncü bir hareketin şekillenmekte olduğunu ve böyle giderse kısa sürede alternatif bir hareketin oluşacağını yazdı. Bu haber, Batman’da üç ayrı yere faili meçhul bir şekilde yapılan bombalı saldırıların ardından yapıldı. Ankara’da siyasetin içinde olan birinin, bu haberin istihbarat örgütleri tarafından Cumhuriyet gazetesine servis edildiğini bildiğini söylediğine yıllar sonra tanık oldum. Asker, polis ve istihbarat örgütleri de bir şekilde bu çatışmanın olmasından memnuniyetini gizlemiyordu. Çünkü çatışmanın başladığı tarih, PKK’nin çok güçlü olduğu ve dağdan kente indiği tarihti. Bir örgüt, dağdan şehre indiği zaman, devlet için tehlike çanı anlamına gelir. Tehlikenin büyüdüğü bir sırada böyle bir olayın yaşanması doğal olarak devletin işine geliyordu. Sonuç itibariyle devlet, bu çatışmada zımnen bir tarafa hoşgörüyle bakıyordu demektir.
Devletin bu yaklaşımı, kuşkusuz İslami kesimin de konuya yaklaşımını etkiledi. İslami kesimin bir kısmı muhafazakar iken inkılapçı sayılan kesimlerin de ne de olmasa muhafazakar bir geçmişi vardı. Muhafazakar ve milliyetçilik bir şekilde İslami kesimlerin damarlarında iz bırakmıştı. Bunun için İslami kesimin önemli bir kısmında bu çatışma heyecan uyandırdı ve bazı çevreler ile şahsiyetler açıkça İlim’i desteklemeye başladı. Söz konusu desteğin oluşmasındaki bir diğer unsur, İslami kesimde var olan sol karşıtlığıydı. Muhafazakar ve İslami kesimde var olan sol karşıtlığında da devletin uzun yıllar uyguladığı politikaların etkisini unutmamak gerekir.
Devletin hoşgörüyle baktığı ve karşı tarafın sol/Marksist olduğu bir çatışmaya taraf olmak, doğal olarak risk getirmiyordu. İlim’e taraf olmak devlet açısından risk taşımadığı için destekler aleni oldu. O zamanın yazar ve aydınlarından sayılan Süleyman Arslantaş, Velioğlu için ‘eli öpülesi adam’ diye söz ediyordu. Eğer Velioğlu PKK yerine devlete karşı silahlı mücadele başlatsaydı, sayın Arslantaş aynı ifadeyi kullanabilecek miydi? Hiç sanmıyorum. Devletle olan çatışmalara taraf olmak bir yana, cenazelere dahi sahip çıkılmadığı biliniyor.
Mezkur sebeplere binaen İslami kesimin bir çoğu İlim-PKK çatışmasının ilk dönemlerinde İlim’e karşı sempatiyle bakmaya ve destek olmaya çalıştı. Olaya geçmiş tecrübelerden yola çıkarak derinlikli olarak bakmaya çalışanlar da vardı ancak esen rüzgarın yönü farklı olduğu için çoğunluk rüzgardan yanaydı.
PKK ile çatışmaların uzaması, heyecanın dinmesine neden oldu. Öte yandan İslami kesimere yönelik şiddetin devamı da etkisini göstermeye başladı. 1993 yılına gelindiğinde artık PKK ve İslami kesimlere dönük saldırılar olayın dışındakiler için bir klasik haline geldi.
Üçüncü konu
İlim-PKK çatışması başlayınca en azından kendi payıma İlim camiasının daha çok destek kazanmak için İslami kemsilere yönelik şiddetten vazgeçeceğini umuyordum. Böyle bir strateji değişikliğinin kendilerine hem daha çok destek kazandıracağı hem de geçmişteki şiddet politikalarını unutturacağı kanısındaydım. Konjonktür de buna çok uygundu. Hem destek için hem de geçmiş dosyaları kapatmak için. Ne var ki, daha önce de ifade ettiğim gibi, bazen insanlar kendilerinin belirlediği fikri esasların esiri haline gelir. Fikri sabiteleri buna izin vermedi ve çok yönlü şiddet politikasını uygulamaya devam ettiler.
PKK ile çatışmanın onlara sağladığı avantaj ve olumlu hava, onların özellikle Menzil camiasına dönük saldırılarının küçük görülmesine veya işitilmemesine yol açtı. Çünkü herkesin dikkati PKK ile olan çatışmaya yönelmişti. Onlar da bu fırsatı iyi değerlendirerek saldırılarını hasseten Diyarbakır’da kesintisiz sürdürdüler. Bir yandan PKK ile çatışmaya devam ederken öte yandan kesinlikle ve mutlak surette tek taraflı olarak saldırılarına devam ettiler. Bu durum 1993 yılının güz mevsimine kadar böyle devam etti.
Tam iki buçuk yıl boyunca tek taraflı ve hiçbir karşı saldırıya maruz kalmadan şiddet uyguladılar. 1991 yılının ilk gününden 1993 yılının güz mevsimine kadar geçen iki buçuk yıl içerisinde Menzil camiasından sayısını bilemediğim kadar insan saldırıya uğradı. Keşke o olaylar günü gününe kaydedilseydi. Kimin nerede ve ne tür bir saldırıya uğradığı günlük olarak kayda geçseydi, iyi bir tarihi vesika olurdu. Söz konusu 2.5 yıl içerisinde bir kez bile Menzil tarafından mukabele edilmedi, karşılık verilmedi, karşı saldırı yapılmadı. Eğer saldırıya uğrayan insanlar, saldırı sırasında kendini savunabilmiş ve bir arbede çıkmış ve bu arada karşı taraf ta zarar görmüşse, bunlar istisnadır ve olay saldırıya uğramanın sonucudur. Hiç kimse hiçbir surette mezkur tarihler arasında Menzil’in karşılık verdiğine dair hastane raporu, polis tutanağı, istihbarat raporu veya canlı tanık türünden somut bir delil gösteremez. Çünkü böyle bir olay vaki olmadı. Aksini söyleyenler, iddialarının altını doldurmak zorundadır, somut deliller göstermek mecburiyetindedir. İddia tek başına anlamlı değildir. 1991 yılının ilk gününden 1993 yılının güz mevsimine kadar Menzil camiasından saldırıya uğrayan yüzlerce insanın çoğu hayattadır. Bunlarla ilgili hastane raporları ve polis tutanakları vardır. Muhammed Güzel Kurtoğlu, Mehmet Yaşasın gibi tanınmış isimler vardır. 7-8 kez saldırıya uğrayan Ruhi, Abdulvahhap ve Selim gibi gençler vardı. Bir de diğer gruplar ve birey olan şahsiyetler vardır. Bir çırpıda en az elli isim sayabilirim. Peki aksini iddia edenler neyi örnek gösterecek?
Fidan Güngör ve arkadaşları, hiçbir şekilde şiddet ve güç politikalarının Kürdistan’da uygulanmasından yana değildi. Bu sebeple herkesin gösteremeyeceği kadar sabır, tahammül ve metanet gösterdiler. Onların yaptığı tek şey, olumsuz gördükleri siyasetleri açıkça eleştirmekten ibaretti. Fiili saldırılara eleştiri ile cevap veriyorlardı. Eleştirdikçe, fiziki saldırı şeklinde cevap alıyorlardı.
Yeri gelmişken toplumsal bir zaafımıza değinmekte fayda vardır. Rejimin yapısından ve uyguladığı siyasetlerden olsa gerek Türkiye’deki tüm muhalif ve aynı zamanda mağdur olan kesimler arasında amansız ve yersiz bir rekabet düşüncesi vardır. Solun kendi arasında, sağın kendi arasında, İslami kesimlerin kendi arasında ve bu bloklar arasında devletten çok birbirlerine dönük bir çekememezlik ve negatif rekabet fikri vardır. En büyük rakip, en yakın olanıdır şeklinde bir yaklaşım vardır. Muhalefet, devletten çok birbirleriyle çatışmaya meyyaldır. Birbirlerine gösterdikleri cesareti nadiren devlete karşı gösterirler. Muhalif yapılar, bir yandan devletin tepeden tekil kültürü dayatmasını eleştirirken öte yandan her biri daha küçük bir yapı iken kendi merkezli tekil kültürü dayatma ve gerekirse bu konuda kendisi gibi mağdur yapılarla çatışma içine girmeye eğilimlidirler. Devletin zorbalığını, baskıcılığını, hoşgörüsüzlüğünü, özgürlük karşıtlığını, dayatmacılığını, muhaliflere hayat hakkı tanımamasını eleştirirken her biri daha işin başındayken birbirlerine dönük, karşı oldukları benzer duygu, düşünce ve davranışları gösterme eğilimi içinde olmuşlardır. Bu durum, muhalifini taklit etmek gibi bir şeydir. Farkında olunsun veya olunmasın hepimiz karşı olduğumuz devletin bize uyguladığı siyasetlerin bir benzerini birbirimize karşı uygulama eğilimini taşıdık ve henüz de taşıyoruz. Sağından soluna, İslamcısından marksistine kadar hepimizde bu hastalığın emareleri vardır. Bu hastalık bazen öyle ileri derecede kendini gösterir ki, bizim gibi mağdur ve mahkum olan rakibimize karşı, karşı olduğumuz devletin yanında yer almaktan bile çekinmeyiz. Bunun en son örneğini, anayasa değişikliğinin meclisteki onayı sırasında gördük. BDP, AK Parti’yi kendine derin devletten daha büyük rakip olarak gördüğü için partileri kapatmayı zorlaştıran anayasa değişikliğine onay vermedi. En çok kendisi mağdur iken, yine kendisi gibi mağdur ve tehdit altında olan bir diğer partiyi rakip olarak gördüğünden ve ilgili anayasal değişikliğin sağlanmamasının muhtemelen rakibinin sahneden silinmesine imkan vereceğinden kendisinin başını her fırsatta ezen derin devletle aynı çizgide bulunmaktan ve açık bir işbirliği içine girmekten kaçınmadı, sakınmadı. Hakeza İlim-PKK çatışmasında İlim ile devlet arasında var olduğu söylenen ilişkilere dair yığınla bilgi ve belgenin ortaya saçılması da tersinden bir örnek.
Hepimizde içten içe, derinden derine bazen açıktan açığa öylesine bir çekememezlik, öylesine bir kıskanma, öylesine bir rekabet hissi var ki, hasım bildiklerimize karşı hepimizi düşman bilen derin unsurlarla taktik işbirliği yapacak kadar büyük yanlışlara ve yanılgılara düşebiliyoruz. Sanki mağduriyetimizin, mahkumiyetimizin, mahdudiyetimizin nedeni devlet değil de bizimle aynı kaderi paylaşan insanlar ve yapılardır gibi davranabiliyoruz.
Normalde mahkumlar ve mağdurlar arasında yardımlaşma olur, dayanışma olur, işbirliği olur, kurtuluş için ortak çareler aranır, ortak düşmana karşı ortak koruma yolları üzerinde çalışılır. Peki neden bizde bu kural tersine işler? Bu konu üzerinde düşünülmeye değmez mi? Bu garip ve çarpık durumun nedenleri analiz edilmeye değer değil mi? Neden birbirimize karşı diklenmede, birbirimizi yıpratmada, birbirimizin ayağını kaydırmada, birbirimizle savaşmada, birbirimize karşı düşmanla işbirliği yapmada bu kadar cesuruz ama ortak muhalifimize karşı bir türlü birbirimizle dayanışma sergilemede, ortak sorunlarımıza ilişkin ortak tavır geliştirmede ve ortak paydalarda buluşmada çok cesaretsiz ve isteksiz davranırız? Neden ortak paydayı kendimizden ibaret sayar ve tüm muhaliflerin bize tabi olmasını ister ve bu isteğimiz olmayınca kendimiz gibi muhalif ve aynı zamanda mağdur olan kesimlere karşı saldırıya geçer veya ortak hasmımıza yanaşırız? Bu çarpık ve kabul edilemez siyasetlerimizde devletin payını neden sorgulamayız? Neden yalancı ve serap hükmündeki hakimiyetler için iç çatışmalara yönelerek kan kaybederiz? Neden birbirimizi kıskanır ve görmezlikten geliriz? Birbirimizin neyini kıskanıyoruz? Mahkum mahkumun neyini kıskanır? Serap mı görüyoruz? Hakimle mahkumu mu birbirine karıştırıyoruz?
Ben kendi payıma on beş yıldır iç çatışmaların sadece devletin işine yaradığına ve iç çatışmaların zeminini de devletin hazırladığına derinden inanıyor ve en az on yıldır her fırsatta bu konuyu işlemeye, bu soruna dikkat çekmeye, bu sorunun çözümüne katkı sunmaya çalışıyorum. Ruhumuza işlenmiş bu çarpık kültürün değişmesi için naçizane çaba sarf ediyorum. Muhaliflerin, kendilerini mağdur eden gücün kurguladığı oyunda şu veya bu oranda, doğrudan veya dolaylı yer almasından ötürü üzüntü duyuyorum. Rollerimizin değişmesi gerektiğini savunuyorum. Mağdurların ve mahkumların birbirleriyle değil, ortak muhalifleriyle uğraşmaları gerektiğine inanıyorum. Çatışmanın mahkumlar arasında değil, illa bir çatışma olacaksa mahkumlarla hakimler arasında olması gerektiğini ifade etmeye çalışıyorum. Yardımlaşma olacaksa, mahkumlar arasında olmalı, bazı mahkumlarla hakimler arasında değil.
Son yıllarda bu çarpık ve zararlı düşüncenin aşılması cihetinde önemli gelişmeler olmakla beraber yine de hatırı sayılır bir oranda eski alışkanlıklar ve yer edinmiş zararlı kalıntılar kendini gösteriyor. Herkesimde bu hastalığın izleri şimdilerde bile görülebiliyor.
Mahkum muhaliflerde başlayan bu uyanış sürecinin matlub düzeye ulaşması için bir bütün olarak muhalefetin, muhaliflerin ve mağdurların sorumlu davranması, akılcı düşünmesi gerekiyor. Hepimiz bu sürece katkı sağlamalıyız. Hepimiz, kuşatıldığımızı kabul eder ve kuşatmayı kırmanın aramızdaki ortak payda olduğunu idrak edersek, geçmişteki acı tecrübelerin tekrarından korunabiliriz. Ve illa fela.
(Devam edecek)
Not: Yazı izin alınmadan ve aktif link verilmeksizin alıntılanamaz.