1987 yılının güz mevsiminde Menzil’in İlim ile var olan yardımlaşmasına son vermesi, Diyarbakır ve bölgede gündemin birinci sırasına oturdu. Konunun konuşulması ve tartışılması kaçınılmazdı. Bu kaçınılmazlığın içerisinde güzel olan, farklılıkların ve tartışmaların kabul edilebilir bir düzeyde seyrediyor olmasıydı. Karşılıklı olarak keskin tavırlar söz konusu değildi. İnsani münasebetler kesilmiş değildi. Örneğin yanlış hatırlamıyorsam bu ayrılıktan kısa bir süre sonraydı Velioğlu’nun babası vefat etmişti. Velioğlu Batman’dan Diyarbakır’a döndüğünde taziye için evine gitmiştim. Bu, onunla son görüşmem oldu.
1987’den itibaren iki taraf da bölgede hızla gelişmeye ve açılmaya başladı. Bu açılım 1992’ye kadar devam etti. İlim daha çok Batman, Mardin, Bingöl ve Diyarbakır bölgelerinde gelişip yoğunlaşırken Menzil Diyarbakır başta olmak üzere çok daha geniş bir bölgede ilişki geliştirmişti. Şemdinli’den Adana’ya kadar uzanan bir alan içinde faaliyet gösteriyordu ama Mardin, Batman ve Bingöl bölgesinde zayıftı. İlim de diğer yerlerde zayıf kalıyordu. Genellikle birinin güçlü olduğu yerde öteki zayıf duruyordu. İki taraf da Diyarbakır’ı merkez edindiği için orada iki taraf da güçlüydü.
1987 ve 1988 yıllarının kabul edilebilir, hoş görülebilir ve tahammül edilebilir bir farklılık, ihtilaf veya pozitif sayılabilecek bir rekabet içinde geçtiği söylenebilir. Hatırladığım kadarıyla 88’den itibaren İlim tarafının politikalarında sertleşme emareleri görülmeye başladı. Bölgede tek hareket oldukları ve olması gerektiklerini her yerde olmasa da birçok yerde ifade etmeye ve bunu kabule zorlamaya başladılar. Önce kendi potansiyellerini kendi hareketlerinin tek ve meşru hareket olduğuna, olması gerektiğine ve herkesin ya bu harekete katılması gerektiğine veya köşesine çekilmesi lazım geldiğine inandırdılar. Ondan sonra da bu taleplerine cevap vermeyenlere karşı tavırlarını sertleştirdiler. Kendilerinin dışında faaliyette bulunanlara selam vermemeye ve onların selamını almamaya başladılar. İsmini hatırlayamadığım, hatırlasam bile izninin olup olmadığını bilmediğimden dolayı adını veremeyeceğim bir Müslüman, onlardan birine selam vermiş ve selamına cevap alamayınca, ‘biz kardeşiz neden selamımı almıyorsun’ diye sorduğunda, ‘vallahi biz kardeş değiliz’ cevabını almıştı.
Bu minvalde bir ara da tüm dergilerin satışına son verdiler ve dergilerin bölgeye girmesini engellediler. İslami dergileri satan kitapevlerine gidip tümünü İslami dergileri satmamaları konusunda tehdit ettiler. Sadece Menzil ile ilişkili olan kitapevlerine yönelik doğrudan bir tehditte bulunmaktan kaçındılar. Mardin’deki bir kitapevini tehdit ettiklerinde, kitapevinin sahibi, ‘Menzil her türlü dergiyi satıyor, onlara neden karışmıyorsunuz’ diye sorduğunda, ‘onların da sırası gelecek’ cevabını almıştı.
Dergileri yasaklamakla beraber Batı’dan bölgeye gelip gezen yayıncı ve dergicileri de tehdit etmeye ve kendilerinin izni olmadan bölgeyi gezemeyeceklerine dair tehditlerde bulundular. Şu anda tanınmış bir siteyi yöneten ve o zamanlar en inkılabi sayılabilecek bir dergi çıkaran birini, kendilerinden izinsiz gelip bölgede dolaştığı için Diyarbakır otogarında tehdit, tahkir ve tezyif ettiler. Mezkur şahıs eğer nisyan ile malul olmamışsa, yaşadıklarını hatırlıyordur.
Bu politikalar, bölgede zorla, fiziki güç kullanarak hakimiyet kurmak istediklerinin açık ve somut belirtileriydi. Şiddet eğilimli bu politikalar başta Menzil camiası olmak üzere herkesçe eleştirilmeye başlandı. Böylece onlarla herkes arasında tartışmalar ve karşılıklı suçlamalar yaşandı.
Sonra bölgedeki tüm İslami ve gayri İslami yapılar hakkında detaylı istihbarat toplamaya başladılar. Tüm elemanlarını birer istihbaratçı gibi değerlendirmeye yöneldiler. Bu türden çalışmalar, kendilerinin dışındaki herkesle bir hesaplarının olduğu ve hesaplaşacaklarını gösteriyordu.
Gittikçe sertleşen bu politikalar, 1990 yılının yazında fiili ve fiziki şiddete dönüştü. Daha önce de belirttiğim gibi ilk fiziki gücü birey olduğunu bildiğim Molla Selim’e karşı kullandılar ve onu dövdüler. İlk defa Türkiye’de Müslümanlar arası belirli bir siyasetin ürünü olarak ve de sistemli bir şekilde şiddet kullanılmaya başlanıyordu. Önce riski az olan ve savunma gücü olmayanlardan başladılar dövmeye ve tepkileri yoklamaya. Fiili ve fiziki testlere karşı gösterilen tepkiler sadece sözlüydü. Saldırıya uğrayanların zaten mukabele edecek gücü yoktu, müdahale edebilecek olanlar da durumun kötüleşmemesi için meseleyi sözlü uyarı ve nasihatlerle çözmeye çalıştı. Caydırıcı tepki görmedikleri için şiddet politikasına devam ettiler. Bir süre sonra bireylerden küçük gruplara yöneldiler. Örneğin Mardin bölgesinde kendi çapında etkinlik gösteren M.S.’nin çevresine yöneldiler ve onun yakın arkadaşlarından birini Diyarbakır otogarında dövdüler ki, mezkur şahıs bir kulağından kalıcı bir tarzda işitme özürlü hale geldi. Arkasından da diğer adamlarına. Böylece sırasıyla tüm küçük gruplara yönelerek tümünü sindirdiler, dağıttılar ve yerlerine oturttular. Bazı küçük grupların yöneticileri, gelişmeler karşısında potansiyellerini dağıtma kararı aldı ki, bu dağılan insanların bir kısmı İlim grubuna katıldı. Bireylerin ve küçük grupların çoğu susmayı ve köşesine çekilmeyi tercih etti. Tabi ki susmamayı yeğleyen ve sonuçlarına katlananlar da vardı; Molla Ubeydullah Dalar gibi.
Bu süreçte en sert eleştirilerde bulunanlardan biri de Menzil camiasıydı. İzlenen politikaların yanlış olduğu, çok sakıncalı sonuçlar doğuracağı yönünde eleştirilerine, iyiliği emr, kötülükten sakındırma cihetindeki uyarılarına ısrarla devam etti. İlim grubu da, açıkça sıranın Menzil’e de geleceğini beyan etmekten sakınmıyordu. Nitekim 1991 yılının ilk gecesinde Menzil camiasına karşı da ilk fiili saldırı denemesini yaptılar. Menzil’in ilk anda misliyle mukabele etme gücü fazlasıyla vardı. O zaman da henüz İlim-PKK çatışması yoktu. Belki ilk denemeye karşı misliyle mukabele edilseydi, onlar en azından Menzil’e karşı şiddet politikasını uygulamaktan vazgeçebilirdi ama Allah u Alem. Karşılık bulmayınca saldırılarına devam ettiler. Onlar fiili saldırıda bulundukça Menzil’in eleştirileri artıyor ama sureti katiyede caydırıcı fiili güç kullanmıyordu. Altı yedi ay bu süreç devam etti ve çok sayıda insan saldırıya uğradı. Artık Menzil’in de cevap vermeyeceği/veremeyeceği kanısına ulaştılar. Menzil de cevap vermeyince artık bölgede onlara karşı güç kullanacak kimse kalmıyordu. Menzil’in cevap vermemesi, İlim grubuna bir bakıma bölgenin İslami kesim arasında en etkili gücü görüntüsünü kazandırdı. 1991’in güz mevsimi geldiğinde İlim grubu PKK ile silahlı çatışmaya girdi.
Burada önemle, dikkatle ve önyargısız olarak üzerinde düşünülmesi ve değerlendirilmesi gereken birkaç konu var:
1-İlim grubu, PKK ile çatışmaya girmeden bir buçuk yıl önce Müslümanlara karşı şiddet politikasını uygulamaya başladı. Dolayısıyla Müslümanlara karşı şiddet politikasını uygulamaları ile İlim-PKK arasındaki çatışmanın hiçbir ilişkisi yoktur. Çünkü İlim grubu PKK ile çatışmaya başladıktan sonra da Müslümanlara karşı şiddet politikasına devam etti ve genellikle ‘biz PKK ile çatışırken onlar bize engel oluyor’ iddiasına sığındı. Halbuki, PKK ile hiçbir çatışma yaşanmadan bir buçuk yıl önce şiddet kullanmaya başlamışlardı. PKK ile çatışmayı, Müslümanlara karşı şiddet kullanmanın gerekçesi olarak sunmaları, hakikatlere ve tarihi vesikalara aykırıdır, doğru bir gerekçe değildir.
2-Menzil’e karşı fiziki güç kullanmalarının da hakeza PKK ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü Menzil’e karşı şiddet kullanmaya başladıklarında da PKK ile çatışma halinde değillerdi. Öyleyse şiddet politikalarının başka nedenleri olmalıdır.
3-1990’nın yazından 1991 yılının güzüne kadar, yani PKK ile çatışmaya girmelerine kadar hiçbir birey ve grup tarafından İlim grubuna karşı misillemede bulunulmadı. Bildiğim kadarıyla hiç kimse onlar hakkında resmi şikayette de bulunmadı.
4-Durum böyleyken PKK ile çatışmaya girdikten sonra da başta Menzil camiası olmak üzere kendilerini eleştiren tüm Müslümanlara karşı şiddet politikalarına devam ettiler. Halbuki PKK ile çatışma başladığında eğer Müslümanlara karşı şiddet politikasından vaz geçseydiler, geçmişteki yaptıkları unutulabilir, daha çok destek görebilirlerdi. Örneğin Menzil camiasından onlarca kişiyi dövmelerine karşın, PKK ile ilk çatışmalarda ölen arkadaşlarının taziyesine Menzil’den heyet gitti. Ama onlar, bu iyi niyet ve destek mesajını hiçbir şekilde almak ve görmek istemedi.
5-Menzil camiası, onların PKK ile çatışmasını da tasvip etmiyordu ama PKK’ya karşı yine de onları koruma cehdi içindeydi. Eğer PKK ile çatışmaya başladıklarında Menzil camiasına olan saldırılarına son verseydiler, en azından Menzil de maslahat gereği onların yanlışlarını değerlendirme ve eleştirme konusunda yeniden durum değerlendirmesi yapabilir ve dolaylı destek olabilirdi. Konjonktür buna müsaid idi.
Mezkur camianın önce İslami kesime şiddet uygulaması ve sonra da PKK ile çatışmaya girmesi ve PKK ile çatışırken de İslami kesimlere karşı şiddeti sürdürmesinin nedeni neydi? Bu sorunun doğru cevabı, çok sayıda meselenin doğru anlaşılmasına imkan verecektir.
Bu mühim sorunun cevabını iddialar, tartışmalar, suçlamalar ve çatışmalarda arar isek ve bu arayış sırasında da kavgacı bir dili tercih edersek, sağlıklı sonuca ulaşamayız. Bunun yerine bizi sorunun cevabına götürecek argümanlar üzerinden analitik değerlendirmelerde bulunmalı ve seviyeli bir dil kullanmalıyız.
Daha önce de ifade ettiğim gibi kişilerin izninin olup olmayacağını bilemediğimden mümkün oldukça kimsenin ismini zikretmemeye özen göstermek zorundayım. Bu da, yazacaklarımın bir kısmını tarih ilmi açısından kusurlu hale getireceğinin farkındayım ama şimdilik isim zikretmemek durumundayım. Bu hatırlatmayı yapmamın nedeni, bu paragraftan sonra yazacaklarımdır.
Yakından tanıdığım ve doğru söylediğine inandığım bir Müslüman benim de içinde bulunduğum bir oturumda(tarihi tam olarak hatırlayamayacağım, 1992 veya 93 gibi olabilir) bize şunu aktarmıştı:
“Velioğlu birkaç yıl önce bana misafir olmuştu. Bu misafirlik esnasındaki konuşmamızda Velioğlu şöyle dedi: ‘Bölgede ya herkes bize katılacak, ya yolumuzdan çekilecek ya da onları tasfiye edeceğiz. Bu konuda yeminliyiz’” Velioğlu’nun bu konuşmayı yaptığı tarihte ev sahibi şahsın Menzil camiasıyla bir ilişkisi yoktu.
Velioğlu’nun ve camiasının bölgede tek ve meşru hareket iddiası ve icraatları da bu söylemi teyid ediyor. Tek ve meşru hareket sadece onlar olunca diğerlerine kaçınılmaz olarak üç şıktan biri düşer: Teslim olmak, köşeye çekilmek ya da yok edilmek.
Mezkur camianın şiddet ve çatışma politikasının fikri arka planını bu düşünüş tarzı oluşturmaktaydı. Bölgede meşru ve tek hareket olmak. Doğal olarak bu hedefe şiddet kullanmaktan başka bir yolla ulaşılamazdı. Onca camiayı, şahsiyeti ve Kürd ulusal hareketlerini başka yol ve yöntemlerle sadece tek bir hareketin meşruluğuna ve tekliğine inandırmak, mucize gibi bir gücü gerektirirdi. Böyle bir güç olmadığına göre tek yöntem zor kullanmaktı.
Kişinin fikri ne ise zikri de odur denir. Fikir böyle olunca, zikrin başka şekilde olması mümkün olmaz. Bazen bir insan, bazen bir grup, bazen bir mezhep kendine öyle bir fikri çerçeve çizer ki, artık istese de tayin ettiği fikri çerçevenin ve o fikri arka planın dışına çıkamaz. Tek ve meşru hareket olduğunuza inanır ve böyle olması gerektiğine yemin ederseniz, isteseniz de istemeseniz de çatışmak zorundasınız. İnandığınız veya kendinizi inandırdığınız değerler ve hedefler, sizi o yöne doğru sevk eder.
Fikri arka planı açıkça söylemek her zaman veya hiçbir şekilde ifade edilemez ise, ifade edilmesi sakıncalı ise, bunun yerine daha uygun gerekçeler, sebepler, bahaneler üretilir. Bu bir kuraldır. Mezkur camianın hem İslami kesimle ilgili hem de yüzde elli oranında PKK ile ilgili söylediği gerekçeler ve iddialar esasen hüsn-ü ta’lil mahiyetindedir. Edebi sanatlarda hüsn-ü ta’lil denen bir şey var. Şair, bir olayın gerçek sebebinin yerine daha güzel olan, daha münasip olan ve doğrusu şairin hedefine daha uygun düşen bir sebebi zikreder. Buna, hüsn-ü ta’lil denir. Yani sebebi güzelleştirme, illete hüsn katma. Bir sarmaşık türü vardır. Duvarın dibinde ekerseniz, duvara tırmanarak büyür ve duvarın üstünden aşağıya doğru sarkar. Bu, o sarmaşığın doğasındandır ama şair, sarmaşığın duvardan sarkmasının nedenini, sarmaşığın sevgiliye bakmak için duvardan aşağıya eğildiğine bağlar ve sebebi değiştirir, hüsn-ü ta’lil yapar.
Mezkur camianın gerek Fidan Güngör ve Menzil hakkında ve gerekse diğer şahsiyet ve gruplar hakkında öne sürdüğü iddia ve suçlamalar kendileri açısından birer hüsn-ü ta’lildir, gerçeği yansıtmamaktadır. En çok öne sürdükleri gerekçelerden biri, ‘aleyhimizde konuşuyorlar’ idi ki, bu gerekçeyi de ayrıca değerlendireceğim. Çatışmaların gerçek nedeni, onların sahip olduğu düşünüş tarzıydı, fikri arka planlarıydı.
Mezkur camianın bireylerden küçük gruplara, onlardan bölgenin en büyük camiası olan Menzil’e, onlardan PKK’ya ve PKK’dan da Batıdaki İslami gruplara kadar uzanan çizgide herkesle çatışmaya girmeleri, fikri arka plandan başka neyle izah edilebilir? Böylesine geniş ve mühim bir olay sadece basit iddia ve suçlamalarla izah edilebilir mi? Bu türden izahın ilmi, tahlili, mantıki, reel ve kabul edilebilir bir yanı olabilir mi? Doğudan batıya herkesin suçlu, sadece birinin haklı olduğunu söylemenin başka kriterlerini bilen varsa söylesin hepimiz istifade edelim.
Yeri gelmişken yeni kuşaklara ve gençlere acizane bir tavsiyede bulunmak istiyorum:
Gençler!
Siyasetin bir görünen bir de görünmeyen yönü vardır. Siyaset oyununda yer alanların çoğu ve taraftar kitlelerin kahir ekseriyeti siyasetin görünmeyen yönünü bilmeyebilir. Onlar siyasetin görünen kısmına bakarak rol üstlenir, konum belirler ve hareket eder. Bu sebepten ötürü siyasetin içindekiler ile siyasi taraftarların çoğu gerçeği ve gerçek nedenleri ya hiç bilmez veya iş işten geçtikten sonra öğrenir. Siyasetin senaryosunu yazanlar ile o senaryoda rol üstlenenler arasındaki bu fark, kadim zamanlardan beri böyledir. Siyasetin görünmeyen yüzü, fikri arka planı ya karanlıkta kalır ya da tarihte açıklanır. Çünkü siyasetin görünmeyen yüzü çoğu insanı yeniden düşünmeye sevk eder. Almanlara ait çağdaş bir ata sözü vardı: ‘Sosis ve siyaset, milletin gözü önünde yapılmaz; çünkü ikisi de mide bulandırıcıdır.’ Siyasetin görünmeyen yüzü, genellikle iç açıcı değildir. Siyasetin daima arka yüzünü, arka planını görmeye, anlamaya çalışınız. Sadece gördüklerinize inanırsanız, yanılırsınız.
Siyasette dürüst, şeffaf, ahlaki, ilkeli ve değerlere bağlı hareket edenlerin çoğu kaybeder. Çünkü siyaset bir oyundur. Siyasetin özünde oyun kurmak vardır. Siyasetteki temel belirleyici ilke, pragmatizmdir. Siyasette ‘olmaz’ diye bir şey yoktur. Siyasette ilke yoktur. Siyasette ahde vefa yoktur.
İki kesim siyasette dürüst davranır: Birincisi, siyaseti kendi değerler manzumesine boyun eğdirmede kararlı ve çok güçlü şahsiyetlerdir. Bunların sayısı herkesin bildiğinden çok daha azdır. Tarih boyunca da şimdi de böyledir.
İkincisi, siyaseti tanımamış, siyasetin künhüne vakıf olmamış insanlardır. Bunlar çoğunluktadır ve çok samimi, dürüst, vefakar, cefakar, saf, temiz bir şekilde siyaset yapar ve siyasetin de öyle olduğuna inanır. İşte siyasi senaristlerin de en çok yararlandığı kesim bunlardır.
İslam’da siyaset yok mudur, İslami siyaset de böyle midir diye sorulabilir veya itiraz edilebilir. Evet, İslam’da siyaset vardır ama İslam, siyasetin kendisine boyun eğmesini, kendi koyduğu kurallar içinde kalmasını önerir. Ne var ki, siyaset doğası gereği kısa bir süre sonra sahibine de sahibinin dinine veya ideolojisine de hakim olmaya başlar. Dinler ve ideolojiler, siyasetin belirlenen olmasını öngörür ama siyaset, bir süre sonra belirleyen konuma geçer. Kendisi dine ve ideolojiye göre şekilleneceğine dini ve ideolojiyi kendine göre şekillendirmeye başlar. Bu tehlikeyi atlatabilen, bu tuzağa düşmeyen çok az insan vardır. Siyasetin belirlenen olma konumundan belirleyen olma konumuna geçmesi, siyasetin en temel riskidir, en tehlikeli yanıdır.
Siyasetin doğasından kaynaklanan özellikler dolayısıyla siyasi gelişmelere ve olaylara karşı peşin red veya kabul yerine taakkul, tefekkür, tedebbür ile yaklaşmanız, olayların perde arkasını, fikri arka planını ve gerçek hedeflerini anlamaya çalışmanız sizi tehlikelerden koruyabilir. Siyaset yapmayın demiyorum, ne yaptığınızın, daha doğrusu size nelerin yaptırılmak istendiğinin farkında olun diyorum. Senaryosundan emin olmadığınız, senaristinden mutmain olmadığınız bir siyasette gözü kapalı rol üstlenmeyiniz, o siyasetin gözü kapalı bir taraftarı olmayınız. İtminana duygularınız üzerinden değil, somut veriler, akli ve şer’i değerlendirmeler üzerinden ulaşmaya çalışınız. Taraftar olduğunuz bir çizgide bile daima eleştirel yaklaşımı koruyunuz. Taakkulün, tefekkürün, tedebbürün ve eleştirinin tatil edildiği bir siyasi cereyana tanık olursanız, orada büyük ve gizli bir tehlikenin sizi bekliyor olabileceğini hesaba katınız.
Bu tavsiyelerimin, okuduklarımdan çok yaşadıklarımın ve gördüklerimin neticesi olduğunu bilmenizi isterim.
(Devam Edecek)
Not: Yazı izin alınmadan ve aktif link verilmeksizin alıntılanamaz.