Menzil ve İlim arasındaki yardımlaşma 1987 yılının güz mevsiminde sona erdi ki, o tarihlerde ne İslami yapıların kendi arasında ne de her hangi bir İslami yapı ile PKK arasında çatışma ve şiddet söz konusu değildi. Tarih ve arşivler, bu durumu ispatlamaktadır.
İlim ve Vahdet kitapevleri arasındaki ilişkinin mahiyetini geçen bölümde işlemiştim. Bu iki kitapevinin çevresindekilerin geçmişte birliktelikleri olmuş, sonra ayrılmış ve daha sonra da farklı zamanlarda farklı kitapevleri açmışlardı. Ayrıldıktan sonra aralarında artık herhangi bir irtibat olmadı. Düşünce olarak da farklı çizgilere yöneldiler. Vahdet Kitapevi çevresi, bir dönem ağırlıklı olarak mezhebi tartışmalara yöneldi. İslami uyanış sürecine katkı sunmak yerine mezhep eksenli bir çaba içine girdi.
Yapısal bakımdan da çok fazla gelişemediler. Çünkü Sünni ulemanın siyasi ve hareki tecrübesi, güçlü bir organizasyonu tek başına gerçekleştirebilecek düzeyde değildi. Bu sebeple hatırı sayılır bir güce ulaşamadılar ama kedilerine göre bir çevreleri vardı ki, bildiğim kadarıyla 1990’dan sonra bir kısmı batıya doğru yöneldi ve diğerleri de bölgedeki gerginlikler dolayısıyla sakin bir vadiye çekilmeyi yeğledi.
Fidan Güngör ve Menzil’in de hiçbir şekilde Vahdet Kitapevi ve çevresiyle herhangi bir irtibatı olmadı.
Hüseyin Velioğlu, bölgesel düzeyde etkin olabilmek için Batman’dan Diyarbakır’a intikalin gerekliliğine inandı. Diyarbakır, Kürdistan bölgesi için önemli bir etki merkezi sayılırdı. Bölgeye etki edebilmenin yolu bir bakıma Diyarbakır’dan geçiyordu. Bu sebeple sanırım 1983 veya 1984 yılında Diyarbakır’a yerleşemeye başladılar. Diyarbakır’a ilk geldiklerinde Melikahmet semtinde bir pasajın alt katında bir yer kiralayıp sadece dergi satıyor ve orasını irtibat bürosu olarak kullanıyorlardı. Velioğlu’nu ilk kez orada gördüm. Ancak tarihi iyi hatırlamıyorum. 1983 veya 1984 yılıydı. Bir süre sonra da İlim Kitapevi’ni açtılar. Bildiğim kadarıyla İlim Kitapevi 1984 yılında açıldı.
Velioğlu’nun Diyarbakır’a yerleşmesi, Diyarbakır’daki bazı şahsiyetleri kaygılandırmıştı. Gelişmelerden kaygı duyanların bazıları bu endişelerini Fidan Güngör ile paylaştılar. Güngör’ün, endişeye gerek olmadığını, her müslümanın her yerde kendi sorumluluklarını yerine getirebileceğini söyleyerek dolaylı bir katkı sunmuştu Velioğlu’na.
Velioğlu, Diyarbakır’a yerleştikten bir süre sonra Fidan Güngör ile de irtibata geçti. Bu irtibatın 1985’in başlarında kurulduğunu sanıyorum. Çünkü 85’in yazında Velioğlu tarafından Fidan Güngör’e birlikte çalışma teklifi sunulmuştu. Güngör, Velioğlu’nu yetirince tanımıyordu ve onun geçmişi hakkında yeterli bilgiye sahip değildi. Çünkü çalışma teklifinden sonra Velioğlu hakkında bilgi edinmeye çalıştığına tanık olmuştum.
Velioğlu, teklifini birkaç kez tekrarlamış ve cevap beklemişti. 1985’in yaz mevsiminde Güngör ve Velioğlu yanlarında arkadaşlarıyla birlikte bir araya geliyorlar. Bu toplantıda bir anlaşmaya varıyorlar. Anlaşmanın muhtevasını Fidan Güngör bana aktarmıştı. İki farklı yapı arasında genel yardımlaşmayı içeren bir anlaşma yapıyorlar. Bölgede genel bir yardımlaşma ve dayanışma içinde olmak, bilgi teatisinde bulunmak, bölgesel gelişmeleri birlikte değerlendirmek ve bu amaçla belirli aralıklarda görüşmelerde bulunmak şeklinde bir mutabakata varıyorlar. Bu görüşme ve anlaşmada kesinlikle iki yapının birleşmesi veya birinin kendini feshedip ötekine katılması gibi bir durum söz konusu edilmiyor. Bu toplantı, taraflardan ayrı olarak iki şahidin huzurunda yapılıyor. M. T. A. ve M. A. O. Bu toplantının ve mutabakatın şahididir ki bu iki zatın henüz yaşadıklarını biliyorum. Şahitler de iki yapının birleşmediğine, sadece genel bir yardımlaşmayı içeren bir anlaşma yaptıklarına tanıklık edecek durumdaydılar ve eğer yaşıyorlarsa tanıklık edebilecek durumdadırlar.
1985’in yaz mevsiminde tatili değerlendirmek için Batman’da medrese tahsiliyle meşguldum. Velioğlu’nu ikinci kez Batman’da gördüm ve o tarihten sonra özel ve genel görüşmelerimiz sıklaştı.
Aynı yılın güz mevsiminde üniversiteler açıldıktan sonra Güngör-Velioğlu arasındaki rutin görüşmelerden birinde Velioğlu tarafından üniversitedeki kültürel faaliyetlerin birlikte organize edilmesi yönünde bir teklif geliyor. Fidan Güngör, teklifi kabul ediyor. Teklifte bulunanların niyetini bilmiyorum ama Güngör’ün bu teklifi kabulündeki amacının iki taraf arasında daha bir yakınlaşmayı sağlamak ve sağlıklı bir birlikteliğe zemin oluşturmak olduğunu biliyorum. Ne var ki, böyle bir teklifte bulunmanın ve bu teklifi o koşullarda kabul etmenin ne denli yanlış olduğu bir-iki yıl sonra anlaşılacaktı. Teklifin kendisi de yanlıştı, onu kabul etmek de bir o kadar isabetsizdi. Tabi ki yanlış bir adım atıldığı sonradan anlaşıldı. Ticaretteki ve siyasetteki yardımlaşmalar, dayanışmalar ve ortaklıkların arafesinde genellikle taraflar, olumlu yönleri ve sonuçları görmeye meyilli davranır ve muhtemel olumsuzlukları fazla irdelemez. Halbuki bu tür durumlarda daha çok muhtemel olumsuzluklar üzerinde durulmalı ve ortaklığın sağlıklı bir temelde atılmasına özen gösterilmelidir.
Mezkur teklif ve kabulden sonra her iki taraftan birer temsilci belirleniyor ve iki tarafın temsilcileri birlikte çalışmaya başlıyor. Üniversitedeki çalışmalar müşterek, onun dışındaki alanlarda herkes bağımsız bir yapı ve işleve sahip. Böylesi bir durum, özellikle öğrenciler açısından iki tarafın tamamen birlikte olduğu ve bir yapı haline geldiği izlenimini doğurdu. Müşterek çalışmaların kapsamındaki öğrenciler, doğal olarak iki tarafın birleştiği kanaatini taşıyordu. Oysaki gerçek öyle değildi.
Bir yandan müşterek çalışmalar sürerken, öte yandan da belirli aralıklarla iki taraf arasında ilk anlaşma muvacehesinde genel görüşmeler devam ediyordu. İlk yıl olumlu geçti ve iki taraf da bu işbirliğinden olumlu sonuç aldı. İkinci yılın başlarında durum değişmeye başladı. Bazı davranışlar, İlim tarafının farklı hesaplar içinde olduğunu gösterdi. Sağlıklı, şeffaf ve koşullarını belirleyerek bir birliktelikten ziyade karşı tarafı tedricen kendi içine çekme yönünde bir siyaset izledikleri anlaşılmaya başlandı. Öte yandan da Velioğlu’nun geçmişiyle, geçmiş yıllardaki çalışmalarıyla ilgili yeni ve önemli bilgiler edinildi. Bu durum, iki tarafın tek bir yapı içinde birleşmesinin en azından şimdilik mümkün olmayacağını gösterdi. Bunun için Güngör cephesinde bir soğuma başladı ve ikinci yıl iki taraf arasındaki rutin görüşmeler daha bir seyrekleşti ve üniversiteyle ilgili çalışmalarda da bir soğuma yaşandı.
1987 yılının güz mevsiminde üniversiteler açılınca, Fidan Güngör var olan işbirliğinin artık devam edemeyeceğini karşı tarafa bildirdi. Bu bildirim, çetin bir sürecin ilk fitilini ateşledi. Çünkü karşı taraf sert bir tepki gösterdi, meydan okudu ve bundan böyle rekabetin yaşanacağını ifade etti. Bu söylemlere ben tanık oldum. Üniversiteyle ilgili ortak çalışma teklifinin ve bu teklifin kabulünün ne denli yanlış olduğu bu süreçte ortaya çıktı. İki tarafın birlikte yetiştirdiği öğrencilere ne denecek ve durum nasıl izah edilecekti? Ticaretteki ortaklık sona erdiğinde, ortak kazanılan sermaye ve ortak kaybedilen borçlar paylaşılır ama insan paylaşılamaz. Doğrusu öğrenciler, iki tarafın müşterek aldığı ilk yanlış kararın mağduru oldu. Onların hiçbir taksiri yoktu. Zor bir durum ortaya çıktı. Her yönüyle birliktelik sağlamamış ve tamamen ayrı iki yapının aralarındaki ortak değerleri ve ortak ilgileri dolayısıyla muşahhas bir alanda müşterek çalışma yapması, insanın söz konusu olduğu bir zeminde faaliyet göstermesi her bakımdan yanlış bir karardı. Güngör, her şeyin doğrusunun şeffaf bir şekilde öğrencilere sunulmasının ve öğrencilerin kendi kararlarını kendilerinin almasının, kendi iradeleriyle hareket etmelerinin en doğrusu olacağını söyledi. İsteyen istediği tarafı tercih edebilir ve isteyen hiçbir tarafı tercih etmeyebilir dedi ve Menzil tarafından durum bu şekilde öğrencilere ve konuyu merak eden herkese bildirildi. İlim tarafı ise, ısrarla Menzil’in kendilerinden ayrıldığını iddia etti. Oysaki bu iddianın doğru olabilmesi için iki tarafın bir yapıya dönüşmüş olması gerekirdi ki, böyle bir olay tahakkuk etmemişti ve bunun şahitleri de vardı. Ayrıca eğer iki taraftan biri diğerinden ayrılmışsa, İlim’in Menzil’den ayrıldığı veya uzaklaştırıldığı söylenebilirdi. Çünkü Menzil, hem daha çok bir geçmişe sahipti, daha önce kurulmuştu ve Diyarbakır’ın yerlisiydi. İlim sonradan oraya gelmiş ve Menzil ile olan işbirliği sayesinde Diyarbakır’a yerleşmesi mümkün olmuştu. Durum böyleyken Menzil’in ilim’den ayrıldığını iddia etmek, gerçekçi değildi ve değildir. Doğrusu, Menzil’in İlim’i kendisinden uzaklaştırmasından ibaretti.
Menzil ve İlim arasındaki ilişkinin özeti ve doğrusu budur. Bu ayrılma yaşandığında ne İlim-PKK çatışması vardı ne de İlim’in diğer yapılara karşı şiddet uygulaması söz konusuydu. Yüzlerce yazı ve raporda iki tarafın PKK ile silahlı çatışma konusu üzerinde ihtilafa düştüğü veya silahlı mücadele yöntemiyle ilgili görüş farklılıklarından ötürü ayrıldıkları türünden bilgilerin tümü yanlış ve masa üstü haber ve raporlardır. Menzil-İlim ve Vahdet’in birlikte olduğu ve adı geçen konulardaki görüş farklılıklarından ötürü üçe bölündükleri iddiaları ise, tamamen hakikat dışıdır. Bir defa Vahdet çevresi, Menzil-İlim ilişkisinde hiçbir şekilde yer almadı ve Menzil’in hiçbir dönemde Vahdet çevresiyle ne irtibatı ne de ciddi bir sorunu oldu.
Menzil ve İlim arasındaki yardımlaşma 1987 yılının güz mevsiminde sona erdi ki, o tarihlerde ne İslami yapıların kendi arasında ne de her hangi bir İslami yapı ile PKK arasında çatışma ve şiddet söz konusu değildi. Tarih ve arşivler, bu durumu ispatlamaktadır.
İlim çevresinin diğer İslami yapı ve şahsiyetlere dönük şiddet politikası 1990 yılının yaz ayında başladı. İlk saldırıya uğrayan da Silvan bölgesindeki Molla Selim idi bildiğim kadarıyla. Bir molladan başlamış olmaları da anlamlı olsa gerek. PKK ile çatışmaları da 1991 yılının güz mevsiminde start aldı. Tarih, Menzil-İlim ayrışmasının nedeninin PKK ile çatışma veya silahlı yöntem tartışmalarının olmadığına tanıktır. Çünkü tarih, bu iddiayı kanıtlayacak hiçbir belge sunmamaktadır.
1987 yılındaki ayrışma, kaçınılmaz olarak bir ihtilafı ve beraberinde bir rekabeti kaçınılmaz kıldı. Ancak bu rekabetin ve ihtilafın aktif tarafının İlim olduğuna, sonraki gelişmeler tanıklık etmektedir.
Bazıları, bu konuları yazamama sıcak bakmayabilir ancak ben, kendi gerçekliğimizi, kendi doğru ve yanlışlarımızı, olumlu ve olumsuz tecrübelerimizi saklamanın, gizlemenin hazırdaki ve gelecekteki kuşaklara karşı sorumlu bir davranış olmadığı inancını taşıyorum. Bu konuları yazmaktaki en büyük amacım, hazırdaki ve gelecekteki nesillerin geçmişte yaşananlardan doğru ve olumlu sonuçlar çıkararak benzer hatalara düşmelerini önlemek, doğrulardan yararlanmalarını sağlamaktır. Yoksa ne geçmişi kaşımak ne de onun tekrarını sağlamak gibi bir düşüncem ve eğilimim yoktur ve olamaz.
Saygıdeğer hocam,saygın bir kişiliğe ve kaleme sahip olduğunuz anlaşılıyor.Doğrusunu isterseniz,bu olayları dışardan anlamaya çalışan ve islam kardeşliğinin zaruretine inanan bir müslüman olarak çekişmelerin sona erdirilmesi gerektiğini düşünüyorum.Bugün Mustazaf der camiasının hizmetleri analiz edildiğinde,sağlam bir tevhidi ruh olmadan bu faaliyetlerin yürütülemeyeceği anlaşılıyor.Bugünkü çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz.
SABIR
17-05-2010, 12:28:12
Biraz sabreder ve yazı dizisini takip ederseniz İnşallah bahsettiğiniz konu dahil çoğu sorularınıza cevap bulacaksınız kanaatindeyim. Ayrıca yazının tümünü okudunuzmu bilmiyorum ama yazının ÖZeleştirel üslubu gözden kaçmamalı. Yani yazıda kendini Masum Melekler :) derecesine çıkaran bir tarz yok. Yazı dizisini ön yargı ve şablonlarımızdan azade okursak istifade artacaktır İnşaallah...
senai
16-05-2010, 02:25:35
kusura bakmayın ama yazılarınızdan anladığım kadarıyla menzil tarafı olarak yazıyorsunuz.Nerdeyse masum melekler derecesine çıkarıyorsunuz.Oysa farklı kaynaklar ve şahidler diyor ki bir ay içinde menzil en az 30 kişiyi ilimden öldürmüştür.
Zeki Savaş
13-05-2010, 15:46:16
Molla Selim öldürülmedi. Dayak yedi. Mezkur çevre, şiddet politikasını ölümle değil, dayakla başlattı. Uzun bir süre sopalı ve satırlı saldırılar şeklinde sürdü, sora öldürme olayları başladı.
Molla Selim, herhangi bir çevreye mensup değildi bildiğim kadarıyla. Şiddet politikasını en zayıflardan, en savunmasızlardan başlatıp zamanla güçlülere doğru ilerleyen bir siyaset içinde uyguladılar.
Diğer sorularınıza gelecek yazılarda cevap vermeye çalışacağım.
M.E
13-05-2010, 09:51:35
Şuana kadar ki tespitleriniz, ve konuya karşı gösterdiğiniz hassasiyetten ötürü teşekkür ediyorum.
Özellikle sizden ricam;
Hizbilerin kaynaklarında geçen ve sizin barış gurubunu telefonla geri çevirdiğinize dair beyanatlarını aydınlatmanızdır.
Ayrıca Menzil diyarbakırın yerlileri olduğu halde neden fazla etkin olamadı ve onların deyimiyle küçük bir GRUPÇUK kaldılar.
Birde merak ettiğim, ilk olarak öldürülen Molla Selim Hangi cenahtandı.. ilim ve menzil arasında ilk olarak gerçekleşen öldürülme olayını kim başlattı. Menzilin buna müdahalesi nasıl oldu.
Ayrıca bir duyumda Molla Gıyasedinin şehadetinden sonra, Fidan Güngörün kesinlikle hiç bir şekilde müslüman olduğunu ifade edenlere karşı el kaldırılmayacaktır, elimiz müslüman kanıyla kirlenmeyecektir sözleri var...
Gerçekliği nedir ve neden sonuç değişti
Eğerki sorularımla haddimi aşmışsam çok çok özür diliyorum
fatih_yildirim
12-05-2010, 15:05:08
SEVGİLİ USTADIM RABBİM SİZE VE KALEMİNİZE UZUN VE SAĞLIKLI BİR ÖMÜR VERSİN ÇOCUKLUĞUMUZDAN BERİ BİZLERE AKTARILAN İFTİRALARI VE HİKAYELERİ AYDINLATIP BİZLERE GERÇEKLERİ ANLATIĞINIZ İÇİN TŞKLRLER
hakkarili
12-05-2010, 14:18:19
Sayın Zeki SAVAŞ yaşananları olduğu gibi tüm çıplaklığı ile anlatmanız en doğrusu olacaktır. Çünkü o dönemden sonra yetişen nesil için o dönemler karanlık ve kulaktan duyma deliller olduğu için ürkütücü gelmektedir. Çünkü otrada yaşanan çok çok olumsuz bir durum var, İslam ile bağdaşmayan müslüman kanını dökme var, Müslümanlara sürülen kara bir leke var ve hala İlim çevresinin sitelerinde ağır ithamlar var. Bunun için aleni bir şekilde bu yaşananlar o dönemi yaşayanlar tarafından paylaşılmalıdır ve biz yeni kuşaklar bu acıları ve yanlışları bir daha yaşamayalım diye acıda olsa konuşulmalıdır. Geçmiş örtülü bırakılamaz, halen akıbeti mertçe konuşulmayan Fidan GÜNGÖR var, idaalar var, ortaya atılmış mesnetsiz ve kaynaksız haberler var, bunlar netleşmedikçe sürekli ısıtılıp ısıtılıp yolumuza takoz olarak konulacaklardır.
Örneğin bu birleşme ve birlikte hareket etme hep muğlaktı, işte o dönemi yaşayanlar bunları paylaşmalı ki idrakler berraklaşsın. O dönemi yazmak ve paylaşmak mesuliyettir, sorumluluk hissedenler o dönemi aydınlatmalıdır, elbette düşmanlık yaratarak değil, yaşananları niçin ve nedenleri ile müslümanca paylaşmalıdırlar. Zaten sayın Zeki SAVAŞ'ın yaptığıda budur ve kendisine müteşekkiriz, inşallah Molla Mansur, Gıyaseetin UĞUR, Ahmet AYDIN, Molla İhsan YEŞİLIRMAK vb değerli şahsiyetleride hak ettikleri şekilde anlatacak ve yazacak kalemler sorumluluklarını ifa ederler.
İHSAN
12-05-2010, 13:33:09
ELEŞTİRİ VE ÖZELEŞTİRİYİ BİR ARADA YAZDIGINIZ İÇİN TEŞEKKÜRLER. KEŞKE İLİM TARAFIDA BUNU YAPABİLSE VE ONLARDA ELEŞTİRİ VE ÖZELEŞTİRİLERİNİ YAPIP GERÇEKLERİYLE YÜZLEŞEBİLSE...SORULARLA İNŞALLAH YAZIYI DAHADA FAYDALI HALE GETİREBİLİRİZ...VE YAZARDA MAKUL SORULARA MAKUL CEVAPLAR VERECEKTİR.BUNDAN DOLAYI SORUSU OLAN KARDEŞLERİM İLETSİN.İNŞALLAH SORULARIMIZI SONRADAN YAZARIM ...SELAM LAR OKUYANA VE YAZANA
ered
12-05-2010, 12:44:00
ALLAH yolunda gayret göstermek onun davasını umuzlamaktan daha güzel daha anlamlı
hiç bir şey bulamıyorum
nice FİDAN'lara kavuşmak var dileklerimizde
kiyameri
12-05-2010, 12:00:29
geçmişi bilmek geleceğe doğru atabilmenin ön şartıdır. islami cemaaat ve gruplaşmada yöntemin ne şekilde olması gerektiğini tarihe bakarak öğrenebiliriz. yanlışlardan doğrulara ulaşabiliriz. onların yaptıkları yöntemin getirdiklerini ve götürdüklerine bakarak bizlerin de hangi yöntemi kullanmamız gerektigini tesbit edebiliriz.
yanlış yöntemlerin kürdistanı yıllarca geriye götürdüğüne şahidiz. kürdistanda belki bu sorunlar olmasaydı bu gün kürdistan çok farklı yerlerde olabilirdi.kürdistan halkı dinine bağlı bir halktır kürdistan halkı dini için gözünü kırpmadan kendini feda edebilecek bir ruha sahiptir. bunu geçmişte bize göstermiştir. eğer bu gün kürdistan halkı asimile ediliyorsa malesef bu geçmişte çıkan sorunların tohumlarıdır
geçmişte islami cemaatlerin uyguladıklarıdır. ilim veya menzil diye ayırmaya gerek yok yada şu haklı bu hatalı demeye de gerek yok sonuçta yaşanmış bir olay. ki yazarın buna dikkat etmeside çok güzel hangi tarafın haklı veya haksız olduğunu ortaya çıkarma cabasından çok tarihe şahit olma düşüncesiyle yazı dizisini devam ediyor. ve bu gerçekten takdire şayandır. yazının devamını sabırsızlıkla bekliyoruz. ve inşaAllah kitaplaşır bu yazı dizisi tarihe şahitlik etme adına.
"HAKKI AYAKTA TUTAN ŞAHİDLER OLUN. BİR KAVME KARŞI DUYDUĞUNUZ KİN SİZİ ADALETSİZLİĞE SEVK ETMESİN(MAİDE-8)
Muhacir
12-05-2010, 10:44:55
Ben bu davayı seviyorum...
Allah katında garip kalmakta güzeldir...
Yeterki Allah'ın rızası olsunda, varsın beden ateşte yansın...
hüseyin_34
12-05-2010, 04:12:19
sağlıklı bilgilerinizden dolayı allah razı olsun
idris fidan
12-05-2010, 02:58:59
sayın hocam , dediğiniz gibi bazıları bu yazdıklarınıza sıcak bakmayabilir, ama geçmişte yaşananlardan kendi payımıza doğru ve olumlu sonuçlar çıkarabilmemiz için bildiklerinizi paylaşmanız çok iyi oldu. müslüman ancak başına gelmiş müsibetlerden ders çıkararak aynı hatalara düşmeyebilir. yoksa sürekli olduğu gibi (tarihten günümüze) müslümanlar , aynı hatalara ve aynı oyunlara gelmesi kaçınılmaz olacaktır .herkesin bildiği gibi tarih tekerrürden ibaret değilmi ki?