Türkiye Mart ve Nisan aylarını anayasa değişikliği ile ilgili tartışmalarla geçirdi. 12 Eylül Anayasa’sı bundan önce de 16 defa değiştirildi ancak Türkiye hiç bir zaman bu değişikliğin gündeme taşıdığı tartışmayı yaşamadı.
Tabi böyle olmasının birçok nedeni var.
Daha önce yapılan değişiklikler 12 Eylül askeri vesayet sistemine dişe dokunur bir etkide bulunamadı.
Bu değişiklik paketi 12 Eylül askeri Anayasası’nın hem ruhuna hem de biçimine temelden yönelen bir değişiklik teklifi olduğu için bu kadar tartışmaya ve dirence neden oldu.
Siyasi Partiler hakkında, Anayasa Mahkemesi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HYSK) askeri yargı, ombudsman teşkilatı, grev ve toplu sözleşme ve sendika hakkı vb birçok önemli konuyu içeren paket, özellikle de Anayasa Mahkemesi hakkındaki değişiklik önerisi ile yasama yetkisini yeniden elde etmeyi öngören bir değişiklik olması nedeni ile askeri sivil bürokrasi oligarşisi ile onların sivil siyasi uzantılarının, yani Ergenekon teşkilatının yoğun direnci ile karşılaştı.
Bu sivil siyasi uzantılarda olan CHP, MHP, tüm Türk milliyetçiliği ve “Türk elitlerinin demokrasisi” sözcülerinin, bunların sağ veya sol maske takmalarına bakılmaksızın, bu direnç cephesinde yer almalarını yadırgamamak lazım.
CHP, sistemin, daha doğrusu “Derin Devlet”in partisidir. Halktan yüz bulamadığı, bulamayacağı için tüm umudunu darbelere ve darbecilere bağlamış durumda. Darbe olacak; darbeciler Deniz Baykal’ın elinden tutup Başbakanlık koltuğuna oturtacaklar beklentisi içindeler. Dolayısıyla, CHP’nin, darbe ihtimalinin tamamen ortadan kalkması veya hiç olmazsa zayıflaması anlamına gelen yeni düzenlemelere karşı çıkması şaşırtıcı değildir.
MHP, ise devleti kutsal gören, devlet denen “meçhul” yapıya adeta körü körüne tapan zihniyeti temsil ediyor. Halk ile devlet arasında tercihini hep devletten yana kullanır. 12 Eylül darbesinden sonra her türlü işkenceye maruz kalan birçok MHP’li bile bu devletçilik refleksiyle darbe ürünü anayasayı savunmak mecburiyetinde hissediyorlar kendilerini. 12 Eylül cuntacılarının yargılanmasına bile karşı çıkmaları bundandır; bu da, haliyle, fazla şaşırtıcı değil aslında.
Ancak, T.C Devleti’nin kuruluşundan beri varlığı inkar edilen bir halkın, bir milletin hak ve özgürlükleri adına yola çıktığını iddia edenlerin tutumunu anlamak, mantıklı bir izah yapmak bayağı zor, kürt halkının haklarından bahseden bir partinin bu paketin halk oylamasına, yani referanduma taşınmasına destek vermemesini ve sistem partilerinin safında yer almasına bir anlam veremedim.
Sistemin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engellerden biri olan, istisnasız her mensubunun elinde Kürd kanı bulunan Ergenekon Terör Örgütü’nün avukatlığını yapan, tutuklu Ergenekoncuları serbest bırakmak için tünel kazıma ekibi gibi çalışan; JİTEM ve Ergenekon tarafından işlenip “faili meçhul” süsü verilen onbinlerce cinayeti cözümsüz bırakmak için olmadık yollara başvuran HSYK’ya neşter atılması, antidemokratik yapısının değiştirilmesi BDP için bir anlam ifade etmiyor anlaşılan.
BDP, Ergenekon Terör Örgütü’nün hamiliğini yapan, elleri masum Kürdlerin kanına bulaşmış örgüt cellatlarını serbest bırakmak için can atan HSYK’ya dokundurtmayarak dolaylı olarak bu terör örgütüne taze kan pompalamış, hayat vermiş olmayacak mı? Böyle yapmakla, kemikleri bile bulunamayan masum ve mazlum Kürtlerin kemiklerini sızlatmayacak mı?
Devamı oldukları DTP’nin kellesini alan siyasi partilerin acımasız celladı Anayasa Mahkemesi’ne çekidüzen verilmesi; bürokratik oligarşinin şamar oğlanı olarak gördüğü siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılması BDP’yi pek ilgilendirmiyor anlaşılan.
Bu durumda, “tecavüzcüsüne aşık olmuş mağdur” durumuna düşmeyecek mi? DTP’nin kapatılmasına gösterdikleri üzüntü ve kızgınlığın aslında göstermelik ve sahte olduğu sırıtmayacak mı? Sayelerinde düzenlemeler gerçekleşmez, mevcut yapı devam eder de yarın BDP’ye de kapatma davası açılırsa kimi suçlayacaklar? Pişkin pişkin “AK Parti partimizi kapattırdı” mı diyecekler?
Tıpkı CHP gibi oylamalara katılmadılar ve siyasi partilerin kapatılmasını Cumhuriyet başsavcısının iki dudağı arasında kalmasına hizmet ettiler.
BDP grubu Ergenekoncular ve onların avukatı Deniz Baykal ile birlikte siyasal örgütlenme özgürlüğünün mevcut sınırlarda yani HEP’ten buyana “bölücülük ve yıkıcılık” nedeniyle kapatılabileceğine EVET dediler
Ergenekon’un avukatı olan Deniz Baykal ile aynı tutum içinde oldular.
BDP’nin, seçim barajının düşürülmesi başta olmak üzere bazı haklı istekleri var. Bu isteklerine olumlu cevap verilmediği için planlanan düzenlemelere karşı çıkıyor. İstekleri gayet makuldur ama seçim barajı en azından şimdilik gündeme alınmıyor diye özellikle dindar ve Kürd siyasi partilere karşı giyotin gibi çalışan Anayasa Mahkemesi’nin mevcut yapısı olduğu gibi devam mı etsin?
Bu talepler karşılanmıyor diye değişikliğe karşı çıkmanın haklı ve mantıklı bir yanı yoktur. Değişiklikler engellendiğinde talepleri gerçekleşmiş mi olacak? Hayır. Hedeflenen değişikliklerin gerçekleşmesi, BDP'nin ve temsil ettiği Kürtler'in zararına mı? Hayır. Aksine yararınadır. Aslına bakılırsa değişiklerin başarıyla gerçekleşmesi durumunda BDP'nin taleplerinin daha rahat kabul edilebileceği bir ortam oluşur.
Elbette ki “bu yeni düzenlemeler ile demokratik süreç tamamlanacak” gibi bir iddiamız yok; ama bu değişikliklerle özellikle 12 Eylül Darbesi’nden sonra demokratikleşmeye giden yollara serpiştirilen barikatlar, tuzaklar, mayınlar bir nebze temizlenmiş olacak. En küçük bir köye bile hizmet götürmek için önce yol yapılır; yol olmadan hizmetler zor gider. “Elektrik ve su yoksa, yol da yapılmasın!” diye diretmek, yolun yapımına engel olmak hangi akla hizmettir? BDP’nin yaptığı budur.
BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Biz AKP’yi yaşatma derneği değiliz” demiş. O kadar basit düşünüyor ki, değişikliğe karşı çıkan BDP’nin “12 Eylül Darbecilerini, Darbe Anayasasını ve Bürokratik Oligarşiyi Koruma ve Kollama Derneği”ne dönüştüğünün farkında bile değil.
Güney Kürdistan’daki kardeşlerimize düşman gözüyle bakan ve elinden gelse, onları bir kaşık suda hemen boğacak olan, bu kesim değil mi? Yürüttüğü politikayla BDP bunların ekmeğine yağ sürmüyor mu?
AK Parti’ye destek vererek sistemin demokratikleşmesine yardımcı olmak mı daha ayıp, yoksa Kürd katili Ergenekon Terör Örgütü’nün avukatlığını yapan Ergenekoncu Medya’nın gazıyla CHP ve MHP’nin kuyruğuna takılıp mevcut darbe anayasasını korumak, darbecileri yargılanmaktan kurtarmak, bürokratik oligarşiye dokundurtmamak mı daha ayıp? Bu ayıp BDP’ye yeter...
“Anayasa ikinci tur oylamalarında parti katmayı zorlaştıran 8. madde 327 kabul oyu aldı, AKP’ fire verdi ve dolayısıyla madde düştü.
BDP ilk görüşmelerde sadece bu madde için beş milletvekilinin oy kullanmasını sağladı. O zaman 5 BDP milletvekili katıldığı için 8 madde 337 oyla geçmişti. AKP’de 332 oy verilmişti. Referanduma gitmesi için 330un üstü sağlanmıştı.
Bu kez BDP katılmadığı için AKP’de maddeye olumsuz bakanlar ret oyu kullandılar. Bir önceki oylamada üç fire varken, bu kez fire verme sekize çıkmıştı.
Peki BDP’liler kendileri için hayati olan bir maddeye niye katılmadılar?
Onu da anlatalım:
Avukatların Öcalan’la görüşmelerinde, avukatlar bazılarının anayasa paketi konusunda CHP ve MHP ile paralel konuma düştüğümüzü söylüyorlar görüşünü aktarıyorlar.
Buna karşı Öcalan; “hadlerini bilsinler” sözüyle cevap verdi.
Hadlerini bilmesi gerekenleri hiç merak etmeyin, bu söz BDP lilere yönelik söylendi.
BDP’liler 2.tur anayasa paketi oylamasında birinci kez katıldığı 8. maddeye ikinci kez katılmadı.
Ne mi oldu?
Hadlerini bildiler.
Ve bizi kapatmaya devam edin dediler.”(1)
BDP’nin bir Kürd partisi olduğu ve Kürdlerin insanca yaşaması için mücadele verdiği varsayımından hareket edenlerin bu duruma şaşırması doğaldır. Ancak; BDP’nin iradesini Öcalan’a teslim ettiği ve hiçbir konuda karar alma yetkisi ve iradesi olmadığı gerçeği dikkate alındığında yaşananların şaşırtıcı olmadığı, dahası misyonlarının gereğini yerine getirdikleri çok rahat görülür. BDP’nin tavrını anlamak için onların iradesini elinde bulunduran Öcalan’ın misyonunu çok iyi bilmek gerekiyor. Öcalan piyasaya sürüldüğü ilk günden bu güne kadar Kemalist Sistemin bir piyonu olarak üzerine düşeni fazlasıyla yaptı. Anayasa değişiklikleri sırasında BDP’ye verdiği talimatla Öcalan, tutarlı davranarak sistemin zarar görmesine engel oldu. Bunda da şaşılacak bir şey yoktur.
BDP’yi bu duruma kasıtlı olarak sürükleyen Öcalan’dır. Sahip olduğu herşeyi totaliter Kemalizme borclu olan, şiddetle palazlanan Öcalan’ın istediği, Kürd siyasi hareketini tasfiye edip “Derin devlet”in güdümündeki derin-PKK’nin daha fazla “hizmet” için biraz daha güçlenmesini sağlamaktır. şiddet ve kaostan çok çeken Kürdler de artık demokratik mücadeleden yanadırlar. Yapılmaya çalışılan değişiklikler halk oylamasına sunulduğunda, Kürdler çok yüksek bir oyla destek çıkacaklardır. Bunun farkında olan ve BDP milletvekillerinin de en az yarısının değişime destek çıkacağını farkeden Öcalan, büyük bir “hizmet” aşkıyla BDP’nin Meclis’e girmesine engel olarak değişikliğin Meclis’ten geçmemesini sağlamaya çalışıyor.
Uzun sözün kısası PKK'nin Ergenekon türü derin yapılanmaların lojistik katkılarıyla yakalamış olduğu yanılsamalı güç, ne yazık ki toplumda akıl tutulmasına da neden olmuştur. Kürd Sorunu'nun sağlam temeller üzerinde gelişmesinin önünü almak için bir provokasyon aracı olarak devreye sokulan Öcalan-PKK handikabı sorgulanmadan, barışçıl bir ortamın oluşması-oluşturulması çok güçtür. Zira tarihi hafıza biraz kurcalanırsa, Türkiye'nin demokratik değişim ve dönüşümünün bloke edilmesinde fonksiyonel olan PKK'nin, 12 Eylül 1980 Faşist Askeri Darbe'sine de koşulların oluşturulmasında birinci derecede rol aldığı da görülecektir. Dolayısıyla, PKK'nin Kürd halkı adına mücadele verdiği iddiası ile Öcalan'a biçilen tanrısal misyon ve BDT’nin Kürdlerin çıkarlarını temsil ettiği savı tarihi ve sosyolojik olgularla sınandığı zaman, bunun bir yanılsamadan başka bir anlam ifade etmediği görülecektir.
Ne zaman bu ülkede "askerî vesayet" sarsılsa, ordu kışlasına doğru çekilmeye başlasa, demokrasi kapıdan başını uzatsa, PKK bir eylem yaparak, silahın, ordunun, baskının güçlenmesini sağlar. PKK, "Kürtlerin özgürlüğü" için hareket ettiğini söylüyor ama nedense hep "baskıyı ve şiddeti" özgürleştiriyor. Baskının ve şiddetin artmasının, ölümlerin çoğalmasının, cinayetlerin patlamasının Kürt halkına yararı ne?
Demokrasi, yıllarca OHAL, militarizm altında inim inim inleyen Kürtlerin istediği bir şeydir ama aynı demokrasi Öcalan'ın aleyhinedir. Demokratik sistem demek Öcalan'in ve aile şirketi gibi kullandığı PKK'nın tasfiyesi demektir. Öcalan bu tür dayatmalarla aslında BDP'yi güçsüzleştirip, derin devletin tetikçiliğini yapmaktan başka bir işe yaramayan PKK'yı canlandırmaya çalışmaktadır. Kürtleri 'siyasi isteklerimiz karşılanmıyor, biz de dağa çıkacağız' demeye zorluyorlar bir bakıma.
1-Dursun Ali Küçük Kürdistan Aktuel (bizi Kapatın)