İlahi kudret tarafından kendisine verilmiş en büyük nimet olan aklın öncülüğünde yaşamına çekidüzen veren insan türü, çoğu zaman bu nimetin yaratmış olduğu ürünlerin lâbirentinde mahkûmane bir duruş sergiler. Hâkim konumda olması gerekirken, hakîm olunan konuma doğru sürüklemesi saygınlığını ve erdemliliğini zedeleyerek alçaltılmış nitelikteki pozisyona düşmesine neden olur.
İnsanoğlu varlık sahasında ikâmet ettiği süre boyunca kendi eliyle objelere ve olgulara farklı nitelikte şekiller vererek, onlara yüce bir anlam katmaya çalışmıştır. Son zamanlarda böyle bir anlam verilmeye çalışılan fenomenlerin başında ise futbol kültü gelmektedir. Bireyi aniden kendine çekebilme ve onu büyülü bir atmosfere doğru sürükleme noktasında, şimdiye kadar hiçbir somut verinin yapamadığını yapan futbol, âdeta ilahi(!) gücün yeryüzüne yansımış açılımıdır. Heyecanın, şevkin, arzunun had safhaya ulaştığı bu kutsi açılımda gözler futbol aracı olan ve “top” adı verilen nesneden başka hiçbir şey görmez ya da görmek istemez. Yüreklerin zıpladığı, kalbin gelgitlere maruz kaldığı, beynin tutulduğu bu anda meydana gelen yoğun duygusal taşkınlık, kişinin kendinden geçmesine neden olarak farklı bir dünyanın havasını solumasına kaynaklık teşkil eder. Özellikle gole yaklaşma pozisyonlarındaki el çarpmaları ve haykırmaları, tımarhanedeki delilerin sinirsel bozuklukları sonucu cuşa gelmeleri akabinde meydana gelen hareketleriyle paralellik arz eder. Gol sonrası meydana gelen sevinç dalgası da, yine delilerin zevkin doruğundaki vecd halinden sonra kümeleşip birbirlerinin ellerine avuç içi ile vurmaları gibi coşkusal kolektif davranımlarla örtüşmektedir.
1840’lardan sonra gelişen ve gündelik hayatın en popüler olaylarından biri haline gelen futbol, kitleleri topyekûn bir şekilde denetleyerek onların yaşama bakış tarzları arasında var olan köklü sorunları yumuşak bir zemine doğru kaydırır. Takım ruhunu sadece futbolcular ve teknik heyet değil, seyirciler de paylaşarak farklılıklar en asgari seviyeye indirilir. Büyük bir takımın seyircileri mekânlar arası sınırları ve zamansal değişkenlikleri aşarak yekvücut halinde takımlarını savunurlar. Bu seyirciler ideoloji, etnik köken, cinsiyet, iktisadi eşitsizlik gibi insan yaşamında kalıcı izler bırakan unsurları unutarak hep bir ağızdan takımlarına tezahüratlar yapar. Bu durum, onları gerçek hayattan uzaklaştırır ve asıl mücadele etmeleri gereken alanlardan soyutlayarak kendilerine ve toplumlarına yabancılaşmalarına yol açar. Ayrıca futbol ilmi açıdan bireylerin beyinsel gelişimlerini sekteye uğratarak, onları kültürel aptallar haline getirir. Sohbetlerinde, takımlarının galibiyetini ya da mağlubiyetini hararetli bir şekilde analiz eden ve polemiklere varacak kadar sertlik dozu yoğun olan tartışmalara giren bu aptallar sürüsü, bir yandan bilginin değerler dizgesindeki önemini zedeler, bir yandan da yaşam arenasındaki var olma problemini dumura uğratır.
Futbol, aynilik ve ayrılık ilişkilerinin söylemsel olarak kuruluşunda çok önemli bir fonksiyona sahiptir. Onun oluşturmuş olduğu biz ve onlar ifadelerinin benliği kuşatmasıyla da pratik yaşam alanının dostane ilişkileri yapaylaşır. Günlük işlerinde birbirleriyle bağlantı halinde olan ve birbirlerine ihtiyaçları olan bireyler, sırf tuttukları takım uğruna aralarındaki sıcak ilişkilerin gevşemesine neden olurlar. Ülke içi meydana gelen bu ayrışmalar, ülkeler arası turnuvalarda tersine bir role bürünerek birlikte hareket etme anlayışını geliştirir. İç bölünmeden iç bütünlüğe geçiş, o ülkenin bireylerine millet olma bilinci kazandırarak olumlu bir işlevde bulunur. Vatandaşlar, milli takım olarak adlandırılan bu oluşumun oyuncularına ise, milleti temsil eden semboller gözüyle bakarlar. Milli takımın göstereceği başarılar toplu zevkle beraber üstün olma istencini pekiştirirken, alacağı başarısızlıklar bütüncül duygusal çöküntülerle beraber aşağılanma hissini ortaya çıkarır. Sömürge haline gelmemiş toplumlarda gayet normal olan bu durum, sömürgeleştirilmiş toplumlar nezdinde acayip bir şekle bürünür. Temel insani hakları ayaklar altına alınıp çiğnenen ve asimile politikasıyla kültürel yozlaşmaya maruz bırakılan sömürge bir milletin, kendisini sömüren sömürgecileri temsil eden bir milli takımı savunmaya kalkışması ciddi manada bir paradoks oluşturur. Hele bu ezilen millet, her türlü vasıtayı kullanarak direnmeye kalkışan bir milletse… Bir yandan kendisini her türlü inkâr ve imha politikasına başvurarak yabancılaştırmaya çalışan sömürücü düzene ve o düzenin ayakta kalmasını sağlayan sömürücü millete karşı siyah hatların çizilmesini isteme, bir yandan da o sömürücü devletin ve milletin uluslar arası arenada tanınmasını sağlayan milli takımına karşı hoşnutluk besleme ikilemi, nesnel gerçekçiliğin hazzın sınırlarını aşamadığını gösterir.
Kapitalist bir aktivite olan futbol, yüksek teknolojik donanımlı stadyumları, kupa, forma gibi maddi kültürel ürünleri, yüksek transfer ücretleri ile muazzam nitelikte bir ticari alandır. Ayrıca medya araçları vasıtasıyla gösterime giren reklâmları yaşamın her alanını kuşatarak, zorlayıcı hüviyette gönüllü isteme şekline dönüşür. Bu istemeyi, her ne pahasına olursa olsun eyleme dönüştürme kararlılığında olanlara ise “fanatik” adı verilir. Zaten futbol endüstrisini ayakta tutup yaşatan en önemli faktör bu taraftarlardır. Grup üyeliğinin verdiği sahte aitlik duygusu, onları stadyum kapılarında saatlerce maç saatini beklemek, takımını desteklemek için yüzlerce kilometre uzaklıktaki deplasman maçına gitmek, takımlarının arşivlerini ince eleyip sık dokumak gibi hem zaman açısından hem de maddi açıdan çeşitli zararlara uğratır. Fakat onlar bu zararları fark edecek anlayıştan epey uzaktırlar. Çünkü futbol oyunu, özü gereği kitlelerin düşünmeksizin seyirci ya da izleyici olarak katılımını sağlayan bir oyundur. Tek taraflı gerçekleştirildiği için, taraftarların hiçbir katkısının olamayacağı bu devingen oyun, salt gösteri anlamında ilgililere haz alma duygusunu tattırmaktan başka bir işleve sahip değildir.
Yenmek ve yenilmek kavramları üzerine kurulu olan bu oyun, üstün bir mücadele gücünün ortaya konulmasını gerektirir. Gözler, on birer kişilik iki takımın doksan dakikalık mücadelesinde seyir zevki yüksek bir müsabaka bekler. Bu müsabakada doyum zevkinin yüksek düzeyde olmasını sağlama ise, sahada bulunan futbolculara düşmektedir. Özellikle yetenekleriyle kitlenin hararetini yükseltip alçaltan yıldız futbolcular zevkin maksimum düzeye ulaşmasını sağlama noktasında başat rol oynarlar. Oyunun başrol oyuncuları olan yıldız futbolcuların oyun içi yaptığı başarılı hareketler ve attıkları goller ise, onları halk nezdinde mitik özelliklerle donatılmış birer destan kahramanı haline dönüştürür. Olağanüstü özelliklerle donatılmış bu kahramanlar, maçın son dakikalarında bile her şeye güç yetirebilecek iradeye sahip birer “Herkül” ya da “Promethe” kimliğinde dünya milletlerine sunulurlar. Bu sunum, onları halk nezdinde model alınması gereken bir idol şekline bürür. Taklit etme üzerine bina edilen model alma davranışı, yıldız futbolcunun sadece sahadaki eylemleriyle sınırlı kalmayıp aynı zamanda onun özel hayatını da kapsayan geniş bir alana yayılır. Çünkü bir varlığın ya da bir objenin ilgi çekici tarafına duyulan meyil, kısa bir süre sonra bütünsel tarzdaki özdeşliğe yol açar.
Futbol, sınıf ayrımını göstermesi noktasında da dikkat çekici bir özelliğe sahiptir. Sahadaki oyunu izleyen taraftarların bulunduğu mekân olan tribünlerde her koltuğun fiyatı, görüş açısı ve konforuyla paralel olarak belirlenir. Numaralı, kapalı, maraton, kale arkası gibi sınıflandırmalar hiyerarşik düzenin klasik örgütleme modeline yakınlık gösterir. Gelir düzeyine göre belirlenen bu örgütleme tarzı, tüketim gücüne endekslidir. Tüketim gücünün ve coğrafik koşulların kısıtladığı bireyler ise, ya maçları canlı yayınlayan özel televizyonlarla anlaşır ya da kahvehanelerde o atmosferi teneffüs etmeye çalışır. Özellikle kahve köşelerinin kasvetli, sinir bozucu havasında birbirlerine rakip olan iki büyük takımın maçını beraber izleme mecburiyetine maruz kalan rakip izleyiciler, birbirlerine bazen sözlü sataşmalarda, bazen de fiziki müdahalelerde bulunarak gerginliğin had safhaya ulaşmasına neden olurlar. Aynı ekonomik şartlarda yaşam kavgası veren insanların bu durumu, trajikomik denilebilecek keyfiyette sosyolojik bir hastalığa işarettir. Kendilerine ne maddi ne de manevi açıdan hiçbir faydası olmayan, bilakis zararı olan bu oyunun, yığınsal çoğunluk nezdinde yol açmış olduğu yapay ayrımlar, sanki doğal bir ayrımmış gibi kışkırtılarak bölünmüşlüğün zeminini oluşturur. Böylece parçalanan, birbirlerine mesafeli yaklaşan sosyal öbekler kendi sınıfsal gerçekliklerine yabancılaştırılarak irrasyonel bazdaki alana kaydırılır.
Günümüzün en yaygın etkinliği olan futbol, gerek zihinsel yetileri dumura uğratmasından, gerekse hayatın hakiki yüzünü gizlemesinden dolayı olumsuzlamaya dönük bir faaliyettir. Fakat yığının, şeylerin özünü kavrayamaması nedeniyle futbol deviniminin cilalanmış parlak yüzü sanki olumlamaya dönük bir eylem şeklindeymiş gibi algılanır. Bu durum, aldatma üzerine kurulu olan yaşam düzenek çarkının, dönem dönem değişen versiyonlarıyla daimiliğini koruduğunu gösterir.