Sivil örgütleme şekli olan cemaatler, temel alt yapılarını hazırladıktan sonra tebliğ faaliyetlerine ağırlık verdiler. Çoğunlukla hepsinin temel hedefi ıslaha yönelik hareket etmek oldu. Bütünün parçaları olarak hareket ettikleri için değişmez temel gayeleri ilahi düşünce sistemini oluşturmak olmuştur. İlahi düşünce sistemini götürmek istedikleri insanlarla aynı dini paylaşıyorlardı. Hurafelerin, kırıntıların, çağdaş tanrıların, seküler yaşamın içinden inananları çıkarmak için mücadele etmişlerdir. İslam dininde gerçek kulluk nasıl olmalıdır, uluhiyet gerçeği, tevhit inancında olması gerekenler, varlığın temel gayesi, itikadı meselelerde hurafelerden arınmak, nefis tezkiyesi, dünya görüşü olarak İslam, İslam düşüncesinin esasları ve hakiki bir mümin olmak için gerekenler nelerdir benzeri unutulmuş veya yozlaştırılmış konuları inananlara yeniden öğretmekti. Hepsinin birinci önceliği tevhit gerçeğini insanlara yeniden aşılamak olmuştur.
Yeni bir dini getirmedikleri gibi dinin hakikatlerini götürdükleri insanları da tekfir etmiyorlardı. Islah ve inanç yenilemeye gidiyorlardı. Bu aşamada ıslah yeni bir devrimden zor gözüküyordu. Hitap ettikleri insanların Allah’ın varlığı ve İslam’ın son din olduğuna inanma kısmında bir tereddütleri yoktu. Mekke sokaklarındaki taş putlar Seyit Kutub’un değimiyle çağdaş kavramlar oluyordu. Çoğu insanda iki din vardı, komünist olduğunu söyleyen bir insan aynı zamanda Müslüman’ım diyordu, kapitalizmin bütün yollarını meşru gören bir insan kazancından zekât veriyordu, millet ve devlet aşkı için gözünü kırmadan adam öldüren bir insan cennet hayallerini kurarak, ölürsem şehidim diyordu. Şüphesiz bütün cemaatlerin ilk gayesi İslam’ın hakiki taşlarını yerine oturmak olmuştur. İslam ile ölçüsünü İslam dininden almayan beşeri kavram ve düşünceleri ayırt ederek, yaşam kısmında bunların etkisinde kalınmadan iman ederek gerekliliklerini yerine getirmek için çalışmışlardır.
Müslümanım diyen insanların tevhit gerçeğinden uzak bir inançla yaşadıklarını çoğu da biliyordu. Din içerisinde din oluşturmanın ne demek olduğunu, her dinin ideoloji olmadığını ama her ideolojinin din olduğunu biliyorlardı. Bir dine mensup olmak sadece temel ibadette geçmediğini, fikir ve günlük yaşantıda o din kendini göstermiyorsa bir anlam ifade etmeyeceği insanlara öğretmek istiyorlardı. Hayat mücadelen neyin üzerine kurulmuşsa o senin dinindir. Kavga, mücadele, gayret, amaç neyse bir noktadan sonra İslam nizamı ile şekillenmiyorsa insanın seçtiği yol onun dinidir. Bunu insanlara öğretmek için en büyük mücadeleyi vermişlerdir.
Bir dine inanan insanlara doğru din anlayışını vermek kadar zor bir şey yoktur. İnsanlar yıllarca doğru bildikleri bir inanç etrafında yaşamaya çalışacaklar, daha sonra bildikleri kavramlara, yaşantıya, ibadete ve her türlü dünya görüşüne yeni anlam yüklemek dışardan görüldüğü kadar basit değildir. İnanç ve ibadet alışkanlık olmadığı için yeniden yapılandırmakta çok daha zor. Bir insan kafasında belli kriterler seçerek amel ederken, o kriterlerin doğruluğu tartışmaya açmak, eksiklerini gidermek, yeniden anlam kazandırmak iknadan öte bilgi birikimi, delil ve zaman ister. Buda kafa karışıklığına, inançta şüpheye düşmeye, geçmişin muhasebesine gitmeye, yargılayama, yeni oluşturulurken eskiyi silme sorununa, dün ile bugünün sevap-günah ikilemi arasında gidip gelmeye sebep olur. Sarsıntı ve denge kaybı meydana getiriyor.
Tevhit gerçeğinin arkasındaki sebepleri insanlara anlatmakla işe başladılar. Müslüman olmanın temel gereklikleri ve müslümana düşen en büyük görevin tebliğ olması gerektiğini açıkladılar. Toplumsal bir düzen içerinde yaşayan her müslümanın gerek İslam ülkesi olsun, gerekse İslam ülkesi olmasın, her düzenin içinde hakkı söyleme ve yayma sorumluluğunun var olduğunu dile getirdiler. Bireyden çevreye doğru İslam’ın yayılması gerektiğini dile getirdiler. İlk İslam Toplumlarında tebliğ çalışmaları nasıldı, tebliğ te öncelik nasıl olmalı, nereden başlanılmalı bunun gibi konuları Türkiye’de yaymaya çalıştılar. Hiç şüphe yok ki söylenenlerin, yapılmak istenenlerin çoğu bir noktada doğru idi. Fakat öncelikleri sıralamayı bilmedikleri gibi, kalması gerekenler ile gitmesi gerekenleri de tespit edemediler. Fazlalaşan nüfusa karşı dar bir çerçevede mücadele etmeyi tercih ettikleri için bazı önceliklerin daha sonra sorun teşkil edip etmeyeceğini de kestiremediler. Çünkü teknolojik gelişmeler artarken, müslümanlar birbirlerinden sadece büyük olayların haberlerini alabiliyorlardı. Türkiye gibi bir yerde yöresel birçok farklılıklar ortaya çıkıyordu, büyük şehirler ile küçük şehirlerde yaşayanlar fikir farklılıklarının olduğunu bir araya gelmeden öğrenemiyorlardı. Türkiye’de bir olay yaşanıldıktan sonra böyle bir şeyde varmış diyorlardı. Olay bittikten sonrada yapabilecekleri bir şeyleri de kalmayınca sadece olayın medyaya yansıyan şeklini öğreniyorlardı. Taraflı veya tarafsız artık olayı gerçek kaynağının dışında öğrenmiş oluyorlardı. Mağdur olan tarafı bazen haksız dahi görebiliyorlardı. Ortada onların dışındaki kişilerin yapmış olduğu yorumlarla olayı öğrendikleri için çoğu zaman yanlış bilgi edinmiş oluyorlardı. Bundan dolayı onları ilgilendiren bir olayda aynı tavrı vermeleri gerekirken farklı tavırlar sergileyebiliyorlardı. Bunun en açık örneği, Doğu ve Güneydoğudaki Kürt sorunu ile din adına yapılan cinayetlerde nasıl davranılması gerektiği medyanın gözü ile öğrendiler. Diğer taraftan bilinçli Müslümanlara yapılan baskınları gerekli gördükleri gibi devletin eli ile öldürülen Doğu ve Güney doğudaki birçok şahsiyetli Müslümanları da bölücü ve terörist kefesine koyuyorlardı. Olayları gerçek kaynaktan almadıkları için olayların onlara gelecekte kambur olma olasılığını kestiremediler. Bunun gibi birçok sorun hala eski küllerinden dolayı cemaatler arasında ayrılıkların temel kaynağı olmuştur.
Geneli ilgilendiren bir konuda yetiştirdikleri bireylere nasıl davranılması gerektiğini öğretmemişlerdi. Türkiye’nin her köşesi aynı tarzda bir din geleneğini kaldıramadığı gibi, her köşesi de aynı konuya aynı hassasiyeti de göstermiyordu. Her yerde hassas noktalar vardı. Cemaatler en büyük hatayı hassas noktalarda yaptılar. Asıl temizlenmesi gerek İslam dışı hassas noktalar olurken, eleman kaybetme korkusundan dolayı o hassas konular üzerine tebliğ yaptılar. Bir müslümana milliyetçilik kavramı nasıl olmalı ve dinde yeri nedir öğretilmeden tevhit gerçeği öğretilmez. Aynı şekilde ulus devlet düzeni, devletin yönetim şekli, hurafelerin gerçeği anlatılmadan haydi insanları ıslah edelim denilmez. Çünkü tebliğ yapmaya gönderdiğiniz bir insan eğer ki hassas noktalarını silmemişse duygu yüklü gidiyor demektir. Kullanacağı üslup İslam’ın emrettiği için değil, devletimiz için, vatanımız için, milletimiz için olacak. Bir insanın gözleri açmak yetmiyor açılan gözlerin doğru bakması, doğru okuması ve doğru yorumlaması hepsinden öte doğru bir duruş sergilemesi de çok önemlidir. Tevhit gerçeğini bilen bir Müslüman bir yere giderken Türk veya Kürt farkı gözetmeden müslüman olma şartını aramalı. Dini paylaşmışlıklara bakmalı cemaat, devlet ve ırkı paylaşımlara değil. Türkiye’de cemaatler bunu hassas konular kısmında silmedikleri için doğuya okumaya veya çalışmaya gelen bir müslüman önceliği kendi ırkdaşında aradı. Kalınacaksa ırkımdan olan birinin yanında kalmalıyım dedi. Aynısını batıya giden bir Kürt müslüman da yaptı. Bu hassas konuları silmedikleri için cemaatlerde ayrılan bireyler aşırı Kürt veya Türk milliyetçisi olup onlarla birlikte mücadele ettiler. Bu gün Türkiye’de vahdet bilinci yoksa bilinmelidir ki fikir ayrılıklarında kaynaklanmıyor, bu ayrılığın temel sebebi ırkı, devleti ve cemaati duygulardan kaynaklıdır.
Bir insan cahili adetlerini temizlemeden İslam’a hizmet edemez. Cahili adetlerin üzerine kurulan düşünce sistemleri ile hareketlerin sonu yıkım ve şiddet olmuştur. İslam dünyasını bir dönem yıkıma ve kanlı savaşlara götüren mezhep kavgaları cahili adetlerden kaynaklanıyordu. Haricilerin samimi olmadıklarını kimse söylemedi, ama cahili adetlerle fitnenin kaynağını teşkil ettiklerini herkes biliyor. ‘La’ dinin içine ‘ya’ dinini getirdiğimiz vakit ‘ya’larımız cahili adetlerimizi pekiştirip öz İslam’dan ayrılmamıza sebep olacaktır. Ya işte böyle olmalı, ya tek çaremiz bu, ya mantıklı bir stratejidir, ya teferruattır, ya bunu da göz ardı edemeyiz dediğimiz vakit ‘la’ dini ‘ya’ dini olmuştur. İslam teslimiyettir. Silinmesi gereken ne ise silinmelidir, çiğnenmesi gereken nesi çiğnenmelidir, bırakılması gerekenler ne ise bırakılmalıdır. Bu gün Türkiye’de vahdete giden bütün yolları tıkayan adımların başında ya ile kurulmuş şartlı cümleler bulunmaktadır. Ya işte bunlar şu konularda böyleler, ya işte geçmişte bu yapıldı, ya işte şuna teferruat dediler, ya işte bunların gerçek niyetleri farklı, ya bunlar bizi hesaba katmıyorlar gibi kurulan bütün cümleler inananların şevkini kırmaktan öteye gitmiyor. Kutuplaşmayı artırmaktan başkada bir işe yaramıyor.
Bütün bu gerçekliklerin içerisinde yetişen bireyleri düşünün, çatışma kültüründe uzak ve ‘ya’lı cümle kurmadan nasıl bir düşünce geliştirebilirler. Öncekilerin yaptığı yanlışlıkları, kendilerince zamanında takınılması gereken tavırları onlardan sonra gelenlere öğretmesi ne kadar doğru olur. Yada yirmi sene önceki şartların gölgesinde yeni yetiştirdikleri bireylere İslam bilinci öğretmek ne kadar gerçekçi olur. Şartlar her geçen gün değişiyor çözülmeyen her sorun, hakkıyla işlenilmeyen her konu gelecekte felsefi bilgi gibi yığınlaşmaktan öteye gitmiyor. Geçmişin stratejisi, hataları, tavırları, izlenilen yolları bu günü bağlamaz. Dün şartların gereğinden dolayı takınılan bir tavır zamana uyarlandın mı, bu seferde zamanın şartları dünü karşılamaz. Zamanın şartlarından dolayı bu gün cemaatler insan yetiştirirken geçmişin birikimini onlara yüklememeliler. Şartlar oluşmamışsa da olması gereken ve İslam’ın ön gördüğü doğruları, stratejileri, birliği, vahdet bilincini, Kur-an bilincini, sünnetin gerekliğini öğretmeliler. Maalesef bu gün hiçbir cemaat bunu yapmıyor. Her cemaat dünün düşünce kalıpları ile bu gün hareket etmeye devam ediyor. Değiştirdikleri şeyler varsa da bunlar teknolojik gereklilikler olup mekanik kolaylıklardır. Yoksa çoğunun hedefi, kurulum aşamasında ki ilke ve prensiplerdir, tebliğ yollarını, mekânları, imkânları değiştirdiler fakat öz benlik hala işlenilmiyor. Olması gerekenleri öğretmedikleri için bu gün cemaatlerin içinde kalanlar ile çıkanlarda miskin bir yaşantı var. Kalanlar maslahat gereği deyip her şeye uyuyorlar. Çıkanlar ise çok uğraştık değişen bir şey olmayıp köşelerine çekiliyorlar.
Değişenler mekanik gereklilikler olunca, cemaatlerde yetişen bireylerden yaratıcılık beklenilemez. Çünkü genelde bireyler dünün var olan işlerini yapıyorlar. Bir öncekilerin bitiremedikleri işleri onlardan sonra gelenler devir alıyor. Hiyerarşi ve yapılması gerekenler belli olduğu için yeni bir yaklaşımla iş yapma olanakları pek görünmez. Yani bir nevi evrak takipçiliği gibi iş yapılmış oluyor. Bunun olması da gayet doğal, çünkü önlerini açacak olan insanlar cemaatlerin içinde barınamamaktadırlar. Yerleşik düzeni değiştirmek bir tek insanın elinde değildir. Türkiye’nin en büyük cemaatini düşünün okul ve kurum açmaktan başka bir şey bilmiyor. En iyi bildikleri yöntem şirketleşme modelidir, iktidara oynayıp kurum ve kuruluşlarla İslam’ı toplu yayma hareketini benimsiyorlar. Hala eski yöntemlerle iş yapmaktan öte geçmemişler. Onların içinde farklı bir strateji hiçbir zaman dile getirilmedi. En küçük cemaatleri düşündüğümüzde ise hala Darul Erkam’dan çıkamıyorlar. Hala herkesi Ali Şeriati gibi yetiştirmeye çalışıyor. İster büyük olsu ister küçük her cemaatin içine yeni gelenlerin farklı bir yöntemle iş yapması çok zor olduğu için, bireylerin deneme yanılma şansları da ortadan kalkar. Böyle olunca da ezberlenilmiş hareket mantığı ve yerleşik kurallarla iş yapanlar belli bir süre sonra bıkarlar. Çünkü insanın doğasında var olan sürekli yenilenme olmayınca entelektüel girişimde oluşmaz. Yerleşik kurallarla iş yapanlar ise tamamen tabi olurlar. Yargılama mekanizmasını cemaatin maslahatına bırakırlar. Bu gün Türkiye’de cemaatler kadar kitaplarla haşir neşir olan hiçbir yapılanma şekli bulunmamaktadır. Kitap dünyasını çok iyi takip ediyorlar, çok okuyorlar, eleştiriyorlar, fikir diyalogunda bulunuyorlar fakat güncel sorunlara çözüm getirecek eserleri ortaya çıkaramıyorlar. Bunun tek bir nedeni var cemaat kimliğinden bir türlü kurtulamıyorlar. Bir insan kendi kırıntılarını silmedikçe özgün eser veremez. Gerek birey olsun gerek cemaatlerin iç mekanizması olsun bu gün referans sayacağımız eserleri ortaya çıkaramıyorlarsa, bilinmelidir ki iç yapılanmada çatışma kültürü oluşmuş.
Siyasal konuların ve cemaatlerin dünden kalan söylemlerinin geniş olması ve bu şekilde diğerlerine yaklaşmaları onları doğru kılmadığı gibi bir cemaatin dünyaca ünlü olması, kurumlarının her yerde bulunması, etrafında çok insanı barındırması da onları doğru göstermez. Doğruluk gelen insanlara İslam’ı anlattıkları vakit bu insanlar evlerine giderken tereddütte kalmamalarıdır. Hangi cemaat olursa olsun söylemiş oldukları her şeyin kaynağını Kur-an ve sünnetten aldıkları vakit onların doğruluk üzerine gittiği söylenilebilir. Yoksa söylemleriniz geniş fakat sizinle birlikte olan insanlar ibadette sorun yaşıyorlarsa, birlik ve istikamet sorunu içinizde varsa doğrularınız pek bir anlam ifade etmiyor. Çünkü fikirler ibadeti tetikler, birlik ruhu güçlendirir, birlik yapılan ibadetin mahsulü olarak gözükür, daha fazla ibadet, daha fazla dua ve tutarlı davranışa sevk eder. Bütünü kapsayan çözüm önerilerini getirmeniz içinizdeki ibadet, istikamet ve birlik sorununu kapatamıyorsa, önerileriniz pek bir işe yaramıyordur. Aynı şekilde büyük bir cemaat olmanız, her yerde kurum ve kuruluşlarınızın olması, etrafınızda çok insanın olması, büyük imkânlarınızın olması sizi doğru kılmaz. İçinizdeki insanlar düşünemiyorsa, ayetlerin hükmüne teferruat diye biliyorsa, millet sevgisi için dünyanın her tarafına gidiyorlarsa, her cümlenin başına büyüğümüz, hocamız böyle buyurmuş diyorsa büyüklüğünüz saltanattan öte değildir.
Bu gün Türkiye’de ideale yakın olabilecek hiçbir cemaat bulunmamaktadır. Fikirleri zengin, dünya görüşü olarak tek İslam’ı alan, her konuya duyarlı, sorgulamayı bilen cemaatlerde bulunmaktadır. Fakat bu cemaatlerde de ibadet ve istikamet sonunu yaşanılmaktadır. Bu cemaatlere ait bireyler ne istediklerini tam olarak bilmemektedirler, yerleşik olan cemaat ilkeleri bulunuyor fakat bu ilkeler onları tatmin etmiyor, beraberlik ibadetten kaynaklanmıyor fikir genişliğinden kaynaklanıyor. Dar kalıpların içinde kalan cemaatler de ise istikamet ve ibadet sorunu bulunmamaktadır, günlük namazların çoğunu cemaatsel kılarlar, ibadet kısmında her hangi bir sorun yaşamıyorlar. İstikametleri ise ne yaptıklarını ve birlikte olma gerekliliklerini, kendilerini muhafaza etmek için olduğunu biliyorlar. Fakat bu tür cemaatlerde ise aşırı kutsanmış kutsallıklar var, bir hadisin doğruluk payı üzerine dahi fikir yürütme korkusunu yaşarlar. Bu tür sorunlardan dolayı aslında bu gün türkiyede hiçbir cemaat İslam’ın istek ve beklentilerini karşılamıyor. İbadet sorunu olmayan bir cemaat dini vecibe korkusuyla diğerine yaklaşmıyor, ibadet sorunu yaşayan cemaatler ise dar ve düşünmeyen kalıplardan dolayı diğerine yaklaşamıyorlar. Eksik oldukları kısımları bilmelerine rağmen korku ve endişe taşıdıkları için eksiklerini dile getirirken de diğerleri cemaatleri örnek gösterirler. Bu sıkıntıların içinde büyüyen bireyler eskit taraflardan dolayı rahat değiller. Bundan dolayı ideale hiçbir zaman yaklaşılmıyor. Asıl olması gereken her cemaatin tek şiarı âlimin bilgisi ile avamın dini yaşamak olmalıdır, ancak o zaman bireyler zihin kirliliğinden kurtulurlar. Her cemaat bunu düşünmedikçe istikamet, ibadet, dünya görüşü olarak İslam düşüncesinin eksikliği, tamamen tüketici olma, yaratıcı birey yetiştirmeme, ideal eserler oluşturmama, vahdet bilincinin yokluğu, sünnetin gerekliliği, etnik çatışmalar, cemaat milliyetçiliği Türkiye’de her zaman olacaktır. Cemaatlerin gerçeği ortada iken sağlıklı ve kendini bilen Müslüman şahsiyetlerin oluşacağına da inanmıyorum. Çünkü her cemaat elemanı acaba biz doğru muyuz, sorusunu gizli veya açık kendine sormaktadır. Daha doğru olup olmadığını bilmeyen bir birey nasıl geleceğe proje sunabilir. Cemaatler iş yapıyor olabilirler, faal olabilirler, yeni elemanlar kazanmış olabilirler bunu olması gayet doğal, çünkü dünden kalma işleri takip ediyorlar. Ama dünden kalma işler ne zamana kadar götürecek, yada ilerisi için ne kadar vaat teşkil ediyor bu önemlidir. Bunun üzerinde durulmalı ve yeni bireyler cemaatlerin miras geleneğiyle değil, İslam’ın öz benliğiyle donatılmalıdır. Aksi taktirde gelecek bu günden daha kötü olabilir.