Bir babaannem vardı ki asırlık sanırdık. Yaşlıydı ama gönlü geçti. Kolay kolay memnun olmazdı. Yalnız yaşardı, korktuğunu söylerdi ama yanında kimsenin kalmasını istemezdi. Gitmeyince kızar, gidince de kapris yapardı ama yine de ben onu çok severdim. Namazını kılar, duasını yapar, tespihini çekerdi çünkü bildikleri bundan ibaretti, bildikleriyle amel ederdi. Babaannem doksan yaşındaydı.
Yaklaşık on beş gün önce onu kaybettik. Allah rahmet eylesin. Onun yıkanma işleminde yanında olmak istedim. Ölümü yakından hissetmek ve öğüt almaktı niyetim. Sanırım öyle de oldu, daha önce ölüm olayına şahit olmamıştım. Bu vesile ile buna da şahit oldum hamd olsun. Yanlış anlamayın hamd etmem babaannemi kaybettiğime değil ölüm olayına şahit oluşuma hamd ediyorum.
İlgili şahıslar onu yıkarken ben sürekli onu izliyordum. Sübhanallah öyle şiddetli bir ayetti ki ölüm, öyle kuvvetli bir nasihat. Hani Allah Resulüne bir takım sahabe gelip “ey Allah’ın Resulü bize biraz nasihat eder misin” dediklerinde Allah Resulü diyor ya “sizin etrafınızda hiç âdemoğlu ölmez mi, ölüm yeterli nasihat değil mi?” diye… Gerçekten de öyle, çok büyük bir nasihat. Hep ölümü tefekkür ederiz ama yakinen şahit olmak o tefekkürün şiddetini arttırıyormuş. O an yaşadıklarımı ve hissettiklerimi anlatabilmem mümkün değil. Ben sürekli ağlıyordum, orada bulunanlar babaannemi kaybettiğim için ağladığımı sanıyorlar ve beni teselli etmeğe çalışıyorlardı. Lakin ben onu kaybettiğime değil çünkü o çok yaşlanmış bir de felçlik geçirmişti. Durumu çok ağırdı on beş gün bilinci kapalı olarak yoğun bakımda kalmıştı. Eğer iyileşip yaşasaydı, felçli olarak yaşayacaktı. Bu da hem ona hem de bakacaklara çok büyük bir eziyet olacaktı. Zira babaannen çok zor bir kadındı. Bütün bunları düşündüğümüzde onun ölümüne hamd ediyorduk. Ne kendini ne de etrafındakilerini Allah böyle bir imtihana sokmadı elhamdülillah. Benim ağlamam ölüm olayınaydı. İdrak ettiğimizi düşündüğümüz ölümü aslında idrak edemeyişimizdi. Hâlbuki Allah Teala bizlere Kur’anda sesleniyor “her nefis ölümü tadacaktır” (Enbiya/35)
“Andolsun, siz onunla karşılaşmadan önce ölümü temenni ediyordunuz. İşte onu gördünüz, ama bakıp duruyordunuz. (A-li imran/143.)
“Her nerede olursanız olun ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile.”(Nisa/78.)
Allah Teala bize ölümün kesin bir bilgiyle gerçekleşeceğini haber veriyor, her canlı için geçeri olduğunu ve ondan kaçışın olmayacağını… Ama biz sanki bu ayetler bizleri muhatap almıyormuşçasına kendimizi fani olan dünyaya öyle bağlamışız ki. Adeta ayeti inkâr edercesine… “Dünya lezzetlerinin önünü kesen ölümü sıkça anın.”diyor, Allah Resulü.
Bir hadisi şeriflerinde ise Hz. Ayşe’nin “Ya Resulullah cennete götüreceği kesin olan bir amel ve birileri var mıdır sorusuna “evet ya Ayşe! Günde yirmi dört defa ölümü anan kişi cennete gider” diyor, neden gider? Çünkü yirmi dört defa dünyanın fani olduğunu hatırlar ve hayatını gelişi güzel harcamaz. Attığı adımı, gününü, saatini, yaptıklarını, yapacaklarını kontrol altında tutar bilir ki dünyada kalışı bir süreçtir. Sonu olan ve hesabı verilecek bir süreç “yapıp ettiklerinizden hesaba çekileceksiniz” diyor, Allah Teala.
Mülk suresinde ise şöyle buyuruyor “O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi ve güzel olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.” Ölümün gerçekliğini unutunca, insan var oluş nedenini de unutuyor, bu da insanın basitleşmesine neden oluyor. İnsan değersizleşiyor.
Çünkü Müslümanın ölüme inancı ahirete inancı da beraberinde getirir. Bu inanç akla ve kalbe yer etmedikçe insan başıboş yaşar. Bu inanç ise inanç olmaktan çıkar bilgiye dayanır, bilgi ise kalbe yerleşmedikçe işe yaramaz. Bizler bu aşamayı yaşıyoruz sanırım. Çünkü kime sorsan elbette öleceğiz diyor çünkü herkesin benim gibi bir yakını ölüyor. Ölümü inkâr edemiyorlar, her gün birilerinin öldüğünü duyuyorlar. Ama yaşayışları bunu inkâr ediyor.
Ben bile ölüme yakinen inandığımı düşünüyordum ta ki gözlerimle şahit olup ellerimle dokununcaya kadar. O an öyle bir irkildim ki kendi kendime dedim “Allah’ım bize ne oluyor? Neden bu kadar gaflet içerisindeyiz? Şu aciz halimize bak, bu halimizle nasıl da büyükleniyoruz!” O kadar zor, geçimsiz, temiz, titiz, hiç bir şeyden memnun olmayan ninem kendisine yapılan müdahalelere ses çıkaramıyor! O kadar aciz ki, hortumla ağzına burnuna su veriyorlar çıt yok.
Bazılarımızın hala idrak edemediği ruh bedenden çıkınca insan nasılda basitleşiyor, nasıl da değersizleşiyor. Ey insan! Hala nasıl kendini büyük görür de müstağnileşirsin, Nasıl ölüm karşısında bu kadar umursamaz olursun, nasıl dünya hayatına taparsın, nasıl olur da seni yaratan Rabbine isyan edersin! Onun ayetlerini, hükümlerini hiçe sayarsın, sanki kendini kendin var etmişçesine büyüklenerek Rabbinden yüz çevirirsin.
Ölüm bir yok oluş değil ki, “nasıl olsa yok olup gideceğim ne yaparsam yanıma kar” diyesin. Ölüm bir geçiştir, bir yolculuktur, esas yurda yolculuk, fani olan hayat bitiyor baki olan hayat başlıyor ve sen yaptıklarından hesaba çekileceksin. Zerre kadar haksızlığa uğramadan… Hesabını verdikten sonra gideceğin yer bakidir. Ya hesabını veremezsen! İşte o zaman diyeceklerimizi Allah Teala bize şimdiden haber veriyor. “Yaleyteni küntü türaba”
“Ah keşke ben toprak oluverseydim” hesabını veremeyenler bu sözü söyleyecek.
İnşallah bu sözü söyleyenlerden olmayalım.
Ne olur Allah’ın ayetlerine kulak verelim.
Canlı ayetler üzerinde tefekkür edelim.
Sık sık kabirleri ziyaret edelim.
Ölmeden önce ölünüz düsturunu kendimize şiar edinelim.
Her akşam kendimizi ölmüş de hesap veriyormuş gibi hesaba çekelim.
Ne olur gaflete dalıp hesap gününü unutmayalım.
Rabbim bizi o günün şiddetinden korusun inşallah.