Fidan Güngör’ün İslami hareketle ilgili gündeme getirdiği ve işlediği önemli konulardan biri de ‘konum tespiti’ meselesidir. Konum tespitinin önemi, strateji ve taktiklerin belirlenmesinde müessir olması dolayısıyladır. İslami harekete ilişkin strateji ve taktikler, ilgili hareketin mesullerinin bulundukları konuma ilişkin kanaatlerine göre şekillenir. Konum tespiti eksik, yetersiz ve yanlış yapılmışsa, geliştirilecek siyasetlerin de yanlış olacağı ve yanlış sonuçlar vereceği kaçınılmazdır.
Konum tespiti, siyasetle ilgili bir içtihattır, aynı zamanda siyasi bir değerlendirme ve karardır. Ancak bu siyasi kararı alırken siyasetin dışında da birçok konunun doğru değerlendirilmesi gerekiyor. Konum tespiti sadece siyasi mevzuların değerlendirilmesi sonucu alınamaz. Bu sebeple konum tespiti çalışmalarında çok farklı alanlardaki uzmanlardan yararlanmak zarurettir. Zira siyasi sorumluluk üstlenmiş insanların günümüz dünyasında ilgili tüm konularda uzman olması imkansızdır ve böyle bir gereklilik de söz konusu değildir. Hatta uzmanlar bile alanlara ayrılmış durumdadır. Herkesin bir uzmanlık alanı vardır. Birden fazla alanda uzmanlık kazanmış insan sayısı da çok sınırlıdır zaten. Beşerin bilgi düzeyinin mahdut olduğu, ihtisas alanlarına bölünmediği dönemlerdeki bilginler, bugünün aksine çok sayıda alanın uzmanı olabiliyordu. Eğitim sistemi de basit ve tekti. Sadece medreseler vardı. Bu sebeple medresede eğitim görüp yetişen uzmanlar Arap dili ve edebiyatı, İslami ilimler, matematik, coğrafya, tarih, astronomi, mantık, felsefe gibi bir çok alanda eğitim alıyor ve hatta eser yazıyordu. Ne var ki, o zamanlar adı geçen alanların çoğu bugüne kıyasla basit ve külli sayılırdı.
Günümüzde sağlıklı bir konum tespiti yapabilmek için ihtiyaç duyulan tüm alanlarla ilgili uzmanların görüşünden veya eserlerinden yararlanmak, ilgili alanlara ilişkin bilgi ve değerlendirmeleri bir şekilde organize edip karar aşamasında yararlanılabilecek bir duruma getirmek gerekiyor.
Güngör, ilgili makalesinde konum tespitinde dikkate alınması, üzerinde ciddi ve ayrıntılı çalışmaların yapılması gereken konulara muhtasar bir şekilde değinmiştir. Konuya ilişkin makalesinde konum tespitiyle ilgili değinilen konular şöyle sıralanabilir.
Asr-ı Saadet ve siret
Batılılaşma hareketleri
Tanzimat Fermanları
Jön Türkler
İttihad ve Terakki
Kemalist devrimler
Şeflik dönemi
Batılılaşma döneminin yeni versiyonları olan AP ve ANAP gibi yapılanmalar
Sosyal ilişkiler
Geçmiş ve çağdaş kültür
Ekonomik, mali ve sermayenin dağılımı
Tarihi arka planıyla birlikte toplumun siyasi ve idari yapısı
Dünya siyaseti
Güngör’ün ifade ettiği konuları tarih, kültür, siyaset ve ekonomi genel başlıkları altında toplamak mümkündür. Konum tespitinde bu alanların ilgili kısımları ciddi bir analiz ve değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Buna ek olarak alınacak kararın uygulanmasından doğacak muhtemel sonuçların İslam hukuku açısından da değerlendirilmesi gereği unutulmamalı.
Konum tespitinde esasa ve teferruata ilişkin konular vardır. Esasa taalluk eden mevzulara ilişkin kararlar daha bir ehemmiyet arz ederken detaya ait konular doğal olarak daha az önemi haizdir.
Konum tespiti, sabit ve statik değildir. Aksine seyyal ve değişkendir. Gelişmelere bağlı olarak sürekli yenilenmesi gereken bir konudur konum tespiti.
Güngör, ilgili makalesinin sonunda değişen koşullara bağlı olarak konum tespitinin yenilenmesi ve bu değişimin de şuralar tarafından gerçekleşmesi gerektiğini belirterek şöyle diyor:
“Değişen şartlara göre hareketin konumunu yeniden belirleyen ve bu yeni durumla nelerin yapılması gerektiğini buyuran, çok sayıda ayet’i kerime ve Resulullah’ın @ hayatında örnekler vardır.
Bizim için yeni bir vahiy olayı söz konusu olmadığına göre, Kur’an-ı Kerim’in emirleri ve Resulullah’ın @ pratikleri temel kaynağımızdır. Ölçü ve kıstas olarak bunları esas alan müslümanlar, günümüz problemlerini, oluşturulacak şuralarda değerlendirecek, tartışıp irdeleyeceklerdir. Bu kararların sonucu olarak da konumlarını yeniden belirleyecek ve konumlarına en uygun pratikleri bütün bir samimiyet ve ciddiyetle tatbik edeceklerdir.”
***
Fidan Güngör’ün gündeme getirdiği bir diğer konu da tez ve antitez meselesidir. O, Müslümanların İslam karşıtı güçlerin gündeme getirdiği konularla ilgilenmek, onların belirlediği gündemlerle meşgul olmak, onların itirazlarına cevap vermek yerine kendilerinin konuşmak istediği, gündeme getirmek istediği konularla ilgilenmelerini, bireyden topluma ve bütün beşeriyete uzanan alanlarla ilgili görüşlerini işlemelerini ısrarla savunuyor, Müslümanların kendi gündemlerini unutup sürekli muarızların gündemleriyle uğraşmalarını büyük bir kayıp olarak görüyor ve bu tarz bir yaklaşımın Müslümanlar üzerinde bıraktığı olumsuz etkilere dikkat çekiyor.
“İslami hareketin önemli bir özelliği de sürekli bir tez ile ortaya çıkmasıdır; yani alternatiftir. Her hangi bir din, düşünce, felsefe veya görüşün karşısına çıkmış olmak için çıkmamıştır.
Esas amacı, birilerini durdurmak, birilerini susturmak değildir. Kendinin söyleyecek bir sözü vardır ve önemli olan da onu söyleyebilmesidir. Söylemek isteği sözünü söyleyebildiği oranda misyonunu yerine getirmiş sayılır ve müsterih olur. Bu, tek tek her müslüman için geçerli olduğu gibi, İslami hareketin de asli görev ve sorumluluğudur. Bu görev ve sorumluluğun yerine getirilmesi, vazgeçilmez bir aşk ve tutkudur. Müslümanların Allah (cc) indindeki makbuliyyeti de bu yolda yapacakları hizmet ve fedakarlık nisbetindedir.”
Güngör, eziklik ve suçluluk psikolojisi içerisinde savunma yapmanın kendine güvensizlikten kaynaklandığı ve kendine güvensizliğe yol açtığını savunuyor. Bu tür bir yaklaşımın edilgenliğe, pasifliğe ve korkaklığa yol açtığını/açacağını ifade ediyor.
“Antitez ve reaksiyoner bir anlayışı kazanalı beri, müslümanlar, hep tepkilerle uğraşmışlar. İslam’a yönelen saldırılara karşı makaleler, risaleler, kitablar yazmış ve kendilerini savunmaya çalışmışlardır. Yapılması gerekenin bu olmadığını anlayamamış ve kendilerini ifade edecek çalışma yapılmamıştır. Bu savunma psikolojisi ile hareket etmiş olmaları sonucu, kendilerine güvenleri kalmamıştır.
İslam’a karşı gelen saldırılar karşısında savunma pozisyonunu almış, içe kapanıp toplumdan soyutlanmış, düşmanlarına karşı ezilip büzülerek korunmaya çalışmışlardır. Bu edilgen, pasif ve savunmacı psikoloji onları bitirip tüketmiş ve 20. yy’a esir ve müstemleke olarak girmişlerdir. Kendilerine güvenleri kalmamış, antisosyal, korkak, ilkeli düşünce ve davranışlardan uzak, örgütlü bir yapıdan mahrum pratikler sergilemişlerdir. Bu anlayış, yakın zamana kadar böyle sürüp gelmiştir. Bu geçen süre içersinde istisna sayılacak bazı şahsiyet veya hareketlerin varlığı, elbette söz konusudur; ama bu, neticeyi değiştirmeye yetmemiştir.”
Müslümanların tamamen savunma psikolojisi içine girmesi, eziklik içinde savunma yapması ve kendi gündemlerini oluşturamaması yönündeki eleştirel yaklaşımlar doğru değerlendirmelerdir ancak bu durum, muarızların hiçbir soru ve eleştirilerine cevap verilmemeli anlamına gelmemeli. Esasen üç eylemin birlikte yürütülmesi gerekir: Kendi düşüncelerini işlemek, karşı düşünceleri eleştirmek ve karşı eleştiri ve soruları yanıtlamak. Bunların belli bir ahenk ve denge içinde yapılması gerekir.
Kur’an’da bu ahengi görmek mümkün. Tevhid suresi, tevhid inancını muhteşem bir sarahat, belağat, fesahat ve öz bir tarzda ifade eder. Başkasının inancını konu edinmez, başkalarına cevap vermez, kendi söylemek istediğini sunar.
Kafirun suresi ise, bir reddiyedir. Dört tane nefy/olumsuz cümle/ayet arka arkaya gelir. Kafirler cephesini doğrudan muhatap alır.
Yasin suresinin sonunda ise, bir kafirin itirazına ve sorusuna doğrudan Allah tarafından cevap verilir. Bir kemik parçasını eliyle ufatıp bu mu yeniden dirilecek diye Peygambere hem itirazda bulunan ve hem de soru sormuş olan birine Alemlerin Rabbi, Peygambere vahiy indirerek cevap verir.
Kur’an, bu zaviyeden incelendiğinde çok sayıda örnek üzerinde çalışma yapılabilir, bu ahengin izleri açıkça bulunabilir.
Eğer tez ve antitez kavramlarının kullanılmasını doğru kabul edersek, İslam hem tezdir hem de antitez. İslam’ın özü, Kelime-i Tevhid’dir. Kelime-i Tevhid, La ile başlar. Yani red ile başlar, başkalarını reddederek başlar. Önce bütün ilahların sahteliğini, geçersizliğini ilan eder ve arkasından sadece ve sadece Allah’ın gerçek ilah olduğunu söyler ve bunu ispat eder.
İslam, sırf birilerini reddetmek için nazil olmamıştır ama doğası gereği tüm batıl dinleri ve düşünceleri de açıkça reddederek işe başlamaktadır.
Karşı tarafı eleştirmek yanlış bir tutum değildir. Ancak Güngör’ün de çok haklı olarak ifade ettiği gibi, yenilgi psikolojisi içinde olanlar bu eleştirilerde bulunamaz. Örneğin Batı dünyasındaki üniversitelerde Şarkiyat diye ifade ettiğimiz bir branş vardır. Bu dalda eğitim görenler, Doğu dilleri, dinleri ve kültürleri üzerinde çalışırlar. Batılı şarkiyatçıların bir kısmı kasıtlı olarak İslam ile ilgili bazı kuşkuları gündeme getirirler. Doğulular da bu kuşkulara cevap vermeye, ortaya atılan kuşkuları gidermeye çalışır. Cevap vermek yanlış değildir ama eksiktir. Neden bizde de Batı aleminin dinini, kültürünü inceleyen ve onların dinleriyle ilgili zaaf ve çelişkileri gündeme getirerek karşı saldırıyı yürüten bir güç ve hareket yok? Çünkü İslam alemi kendini zayıf ve zaaf içinde görüyor. Saldırı, güçlü olmayı veya kendini güçlü görmeyi, en azından kendi gücünün farkında olmayı gerektiriyor. Kendinde bu gücü hissetmeyenler, karşı hücuma geçemezler.
Gündem oluşturmak da güçle ilgilidir. Fikri derinliğiniz ve pratik gücünüz oluştuğunda gündemi de oluşturursunuz. Gündemi güçlüler oluşturur. Bu güç ya fikridir ya amelidir veya ikisi birdendir.
Güngör, Müslümanların kendi gündemini oluşturabilmesi ve başkalarının gündemini de teşkil edebilmesi için iki koşuldan söz ediyor. Birincisi; saygın, samimi ve ciddi bir önderliğin oluşturulmasıdır. İkincisi de ‘önderliğin oluşmuş kadrosuyla yapacağı çalışmalar ve koyacağı tavırlardır’.
Fidan Güngör; birey, şahsiyet ve cemaat düzeyinde bu konuya ağırlık verilmesine ısrarlı ve içtenlikli bir tarzda değiniyor.
Konu hakkındaki yazısından bir alıntıyla bu bölümü bitirmek istiyorum.
“Tezimizi önce ferd planında koymak zorundayız. Eğer bir önder özelliği taşıyorsak, bu, sorumluluğumuzu daha da arttırır. Örnek müslümanlar olmak zorundayız. İnsanların ve toplumun gözünün her zaman üzerimizde olacağını unutmayalım.
Daha sonra tezimizi kadro planında örneklemek ve sunmak zorundayız. Yapacağımız kadro çalışmaları Resulullah’ın @ seçkin sahabelerininkine benzer olmak zorundadır. Birlik ve bütünlük içinde, ortak ve yüce değerlere sarılarak bir alternatif çıkarmak mecburiyetindeyiz. Topluma güven veren, aktif, ve fedakar; örnek bir kadro…
Kadroların oluşturacağı örnek, bir İslam toplumunun ilk adımı ve temel taşıdır. İslam devletini de oluşturacak topluluk, işte böyle bir topluluktur.
Bu topluluk, sosyo-ekonomik ve kültürel bir bütünlük içinde siyasi birliğini de oluşturarak, dünyanın diğer insan topluluklarına da örnek teşkil edecek düşünceler üretir ve bunları büyük bir beceri ve liyakatle pratize eder. Toplum hakkındaki tezini de bu şekilde ortaya koyar ve kendini kanıtlar.
Ferd, kadro ve topluluk sürecini yaşarken, alternatif olan tezimizi İslam misyonumuza en uygun bir duyarlılıkla yerine getirmemiz gerekmektedir. Bunun için yapacağımız işler bellidir. Allah’ın (cc) lütuf ve yardımları sayesinde bu sorumluluğumuzu yerine getireceğimize inanıyorum. Yeter ki, her birimiz, üzerine düşeni yerine getirmek için azami gayret ve çaba içerisinde olsun.”