Fidan Güngör’ün İslami hareketle ilgili ele aldığı önemli konulardan biri de hareket fıkhıdır. Birey, hareket ve devlet fıkhı olmak üzere fıkhı üç ayrı gruba ayırıyor. Bireye ilişkin fıkhın çok geliştiğini, devlete ilişkin fıkhın ise daha çok saltanat sistemine göre şekillendiğini ve hareket fıkhının ise hiç işlenmediğini ifade ediyor. Hareket fıkhı kavramını ilk olarak Şehid Seyyid Kutub’un gündeme getirdiğini, Allame Fadlüllah’tan nakille de Şehid Bakır Sadr’ın bu konuda bazı çalışmalar yaptığını ancak konuya ilişkin notlarının onun şehadetinden sonra kaybolduğunu aktarıyor.
İslam dairesi içindeki tüm fıkhi ekollerin fıkıh kitaplarında fıkhın üç temel başlık altında işlendiğini, bunların da ibadet, muamelat ve hudud olduğunu, ibadet ana başlığının altında ayrıca taharetin, muamelat başlığı altında ekonominin ve medeni hukukun kapsamına giren konuların, hudud’da da ceza hukukunun işlendiğini, fıkhın bu şekilde bölümlere ayrıldığını, her bir bölüm içinde bireye, gruba ve devlete ilişkin konuların ayrı ayrı ele alındığını, fıkhın birey, grup ve devlet şeklinde mükelleflere göre değil, konularına göre bir ayrıma tabi tutulduğunu hatırlatmakta yarar vardır.
Sanırım Güngör’ün ifade etmeye çalıştığı konu, bu bölümler içinde bireye daha çok ağırlık verildiğini ve harekete taalluk eden konulara değinilmediği konusudur.
Güngör, bir hareket adamı olduğu için, sahada olduğu için, İslam’ın hayata nasıl tatbik edilebileceğini ameli olarak tecrübe etmeye çalıştığı için hareket fıkhına olan ihtiyacı ve bu ihtiyacın karşılanmamsının sonuçlarını doğrudan hissetmiş, yaşamış biridir. Güngör, bir teoriysen olmaktan çok belki hareket adamı olma anlamında bir pratisyendir. Onun gündeme getirdiği konular, salt zihni çabanın sonucu teorik konular değil, aksine yaşamın içinden ve yaşama ilişkin sorunlar ve bu sorunların çözümüne dair meselelerdir. Güngör, oluşturduğu ve oluşmasını istediği hareketliliğin, aktivitenin, dinamizmin içinden konuşan ve yazan biridir. Güngör, meseleler üzerinde sadece kafa yoran değil, aynı zamanda o sorunların merkezinde, ortasında ve sahasında yer alan biridir. Cephe gerisinden değil, cepheden konuşan biridir. Onun gündeme getirdiği konuları bu açıdan değerlendirmekte büyük yarar vardır.
Fidan Güngör, hareket fıkhının eksikliğini sadece gözlemleyen biri değil, o eksikliğin acısını çeken, faturasını ödeyen biridir. Söyledikleri, yaşadıklarıdır. Yaşadıklarını İslami değerler temelinde teorik bir çerçeveye oturturken düştüğü/düşebileceği yanlışlıklar, onun gündeme getirdiği konuların ehemmiyetine ve çözüm ihtaycına bir halel getirmez.
Müdevven bir hareket fıkhının olmamasının doğurduğu acı sonuçlara ve önerdiği çözüm yoluna ilişkin şöyle demektedir:
“Elimizde, müctehid imamların çerçevesini çizip bir usul üzerine bina ettikleri, derli-toplu, müstakil bir hareket fıkıh çalışması yoktur. İslami hareketler, çoğu zaman, bu ihtiyaçlarını hareketin başında bulunan şahsiyetlerin içtihadları, görüş ve kanaatleri ile gidermeye çalışmışlardır. Hareketlerin başında bulunan şahsiyyetler, her zaman yeterli ve yetkin olmayabilirler. Kararları; etki altında, yanlış konum ve pozisyonlarda verebilir; müslümanları kötü durumlara ve maceralara sürükleyebilir. Bu sapmalara karşı çok dikkatli olmak gerekmektedir. Hareketlerin kararlarını, bu tip kişilerin şahsi inisiyatiflerine bırakmamak gerekir. Bunun yerine, bu işi tecrübeli, doygun, İslam hukukuna vakıf alim ve aydın şahsiyetlerin bulunacağı şuralara bırakmak gerekir. Bu kararların daha isabetli olacağı ve en az hata ile işlerin yürütüleceği kanaatindeyim.
Hareket fıkhı yeterince gelişmediği için, İslami hareketler, ehliyetsiz, kin ve ihtiras sahibi cahil insanların eline geçebilmektedir. Bunlar Allah’ın (cc) davasını kendi şahsi menfaatlerine, heva ve heveslerine alet edebilmektedir. “Allah’ın dinine hizmet ediyoruz!’’ iddiasıyla, Allah’ın (cc) dinine ve Allah’ın (cc) kurallarına en büyük zararı vermekte ve en büyük zulmü yapmaktadırlar. İslami hareketi de müslümanların yapıcı eleştiri ve uyarılarına açık ve hareket fıkhına da uygun olarak değil, bir örgüt mantığı içinde yürütmektedirler.”
Fidan Güngör’ün bu uyarılarına ve çağrılarına misdak sayılabilecek bir çok gelişmeye Türkiye, Lübnan, Filistin, Irak, Afganistan, Pakistan ve daha bir çok yerde tanık olduk, oluyoruz. İslami hareketlerde sorumluluk üstlenen yöneticilerin, İslam hukuku temelinde karar alma salahiyet ve yetkinliğinden mahrum olmalarının yol açtığı ciddi zararlar, yıpranmalar, kırılmalar ve gerilemeler yer yer ve zaman devam edegelmektedir.
Güngör, bu sorunun yol açtığı zararları asgariye indirecek çok önemli bir teklif sunuyor. İslami hareketlere ilişkin kararların tecrübeli, doygun, İslam hukukuna vakıf alim ve aydın şahsiyetlerin bulunacağı şuralar tarafından alınmasını öneriyor. Güngör’ün İslami hareketler için hayati derecede önemi haiz önerisindeki şuranın temel özellikleri şunlardır:
1-Şuranın sadece aydınlardan veya sadece alimlerden oluşmaması. Bu özellik, genel olarak Sünni dünya ve ez cümle Türkiye için ehemmiyet arz etmektedir. Zira genellikle sahada olan, mücadelenin içinde olan, aydınlardır. İşin pratiğini ve pratik sorunları göğüsleyen onlardır. Bu boyutuyla mübariz aydınların olması zaruridir. Ne var ki, sözü edilen aydınlar karşılaştıkları sorunları İslam hukuku temelinde çözebilecek birikime sahip olmadıkları için İslam hukukuna vakıf alimlerin olması da bir o kadar zaruridir. Böylesi bir yapıda, teori ile pratiğin birbirini tamamlaması söz konusudur. Teorik ve pratik durum, bu türden bir şurayı iktiza etmektedir.
2-Şurada bulunacak aydınların, tecrübeli, mübariz ve en önemlisi ‘adil’ olması gerekir. İndi ve nefsi kararlar alabilecek zaafları taşımaması icap eder.
3-Şurada bulunacak alimlerin de mübariz, ‘adil’ ve ‘içtihatta bulunacak ilmi birikime’ sahip olması zaruridir. İlmi düzeyi içtihatta bulunmaya müsaid olmayan, adaleti gözetmeyen bir alim böyle bir şurada bulunma hakkına sahip değildir.
4-Şuraya katılacak aydın ve alimlerin bağımsız kişiliklere sahip olması mühimdir. Aydınların alimlere veya alimlerin aydınlara bağlı olması, birinin ötekine bey’atlı olması, o şurayı şura olmaktan çıkarır. Herkes kendi görüşünü özgürce ve delilli olarak savunabilmeli, aydınlar hüküm vermeye kalkışmamalı, alimler de pratik sorunları görmezlikten gelmemelidir. Birbirlerine yardım ederek, birbirlerine katkıda bulunarak, birbirlerinin sorunu doğru anlayıp doğru karar vermelerine yardımcı olmalıdırlar.
Hem Şia hem Sünni tarihinde sultanlara, siyasilere ve komutanlara bağlı ulema geleneği olduğu için bugün de yer yer aynı geleneğin İslami hareketlerde de uygulandığına tanık olabiliyoruz. Görünürde bir hareketin içinde veya şurasında alim var ama, o alim veya alimler aynı zamanda ilgili hareketin siyasi liderine bey’at etmiştir. Doğal olarak bey’atlı bir alim, bey’at ettiği siyasi liderin görüşünün aksine görüş bildiremez. Onun yaptığı şey, siyasi liderin görüşünü fetva haline getirmektir ki, bu durum gerçekten İslam, fıkıh ve ulema adına acı ve üzüntü vericidir. Halbuki ulemanın istiklali hayati derecede önemlidir. Müçtehid alim, hiç kimsenin tesirinde kalmadan, hiç kimsenin baskısı altında olmadan sadece ve sadece karşılaşılan sorunu edille-i şer’iye muvacehesinde İslam ve Müslümanların lehine çözmeye çalışmalı ve hiç kimsenin levmesinden korkmamalıdır. Müçtehid alimin iki temel görevi var: 1-Karşılaşılan sorunu İslam hukuk temelinde çözüme kavuşturmak. 2-Müslümanların yanlışa düşmesini, haram fiillerden korunmasın sağlamak. Dolayısıyla müçtehid alim, yerine göre frenleyen yerine göre yolu açan biridir. Bu misyonu taşıyabilmesi için hakiki anlamda müstakil olması icap eder, tayin edici olması gerekir, başkasına tabi olmaması lazım gelir.
Bu özellikleri taşıyan şuralarca İslami hareketlerin önemli kararlarının alınması, Güngör’ün dile getirdiği sorunları minimum düzeye indirebilir ve kendi gerçekliğimizde uygulanabilecek en makul ve en mümkün yoldur. Ne var ki, bu özellikteki şuraları oluşturmada karşılaşılacak en önemli sorunlardan biri, mübariz, müçtehid ve adil alimi bulma güçlüğüdür. Her mollanın müçtehid olmadığını, ehil olmadığını unutmamak gerekir.
Fidan Güngör, hareket fıkhı kavramını ilk kez Seyyid Kutub’un kullandığını söylüyor ve konuya ilişkin Kutup’tan bir alıntı yapıyor. Ancak yaptığı alıntıda bu kavram yer almıyor. Seyyid Kutup, dinamik bir fıkıhtan söz ediyor, dinin gelişme ve hareket halinin İslam fıkhını ortaya çıkardığını, fıkhın hareketten ayrı gelişmediğini, fıkhın hayattan uzak hükümler yığını olmadığını bu sebeple fakihlerin fekahete sahip olmakla birlikte birer mücahid olduklarını, dindeki derin bilgilerinin dini harekete katılmış olmalarından ileri geldiğini ifade ediyor.
Güngör, muhtemelen Seyyid Kutub’un dinamik fıkıh ve hareket halinde oluşan fıkıh görüşünü hareket fıkhı şeklinde tanımlamıştır. İslam fıkhında ‘hareket fıkhı’ diye bir bab açılıp açılmayacağı konusuna mübariz fakihlerin veya mübariz fakihlerle hareket adamlarının değerlendirip karar vermesi gerekir. Ne var ki, bu konunun çok boyutlu değerlendirme ve tartışmalara ihtiyaç duyacağı kanaatindeyim. Çünkü hareket fıkhına,
a-Hareket fıkhının, İslam fıkhının genel kurallarından müstesna edilerek müstakil bir halde tedvinine gerek olmadığı,
b-Çünkü fıkhi kaidelerin külli olduğu,
c-Bu kaidelerin tatbikiyle çok sayıda özel hüküm çıkarılabileceği,
d-Usuli kaidelerin külli olup hükümlerin istinbat edilmesi için mantıktaki kıyasın kubra denilen kaziyesini oluşturduğu,
e-Bu külli kaideye dayanılarak birçok hükmün çıkarılabileceği,
f-Bu hükümleri de yerine ve zamanına göre fakihlerin çıkarıp uygulayacağı,
g-Toplumu ilgilendiren kaide ve kuralların daha çok devlet hukuku kapsamına girdiği, bunun da “emr-i bi maruf ve nahyi en münker” dairesi içine değerlendirilebileceği, çünkü devletin, bu dairede yer alan öncelikli misdak olduğu, daha sonra hareket ve ferdin geldiği, dolayısıyla harekete ilişkin meselelerin de emr-i bi maruf ve nahyi en münker kapsamında ele alınabileceği şeklinde itiraz edilebilir.
Bu itirazlara karşı, daha öncelerde ‘Ahkamü’ el-Sültaniye’, şimdilerde de ‘Fıkhü el-Siyasiyye’ diye müstakil fıkıh eserlerinin yazıldığı, eğer fıkhın genel kurallarından müstesna edilerek hareket fıkhı yazılamayacaksa, bu eserlerin nasıl yazılabildiği sorulabilir.
Bu eserler, şer’i bir otorite temelinde yazılmıştır. Şer’i hakimin görevleri söz konusu edilmiştir. İslami bir hareketin şer’i bir otorite olduğu, devlet hükümlerini uygulayabileceği kabul görmüş değildir. İslam hukukunun bazı hükümleri, otoriteye, devlet gücüne ihtiyaç duymaktadır. Devlet gücü olmadan o türden hükümlerin uygulanması kaosa, çatışmaya ve masum insanların malına, canına, namusuna zarar vereceği için ilgili hükümlerin uygulanması, şer’i otorite şartına bağlanmıştır.
Fidan Güngör’ün hareket fıkhı ihtiyacı olarak gündeme getirdiği konu, kanaatimce fıkhı yerine ve zamanına göre vaki olan meselelerin hallinde işletebilecek mübariz ve müçtehid alim ihtiyacına tekabül etmektedir. Müdevven hale getirilmiş hareket fıkhı oluşturulsa bile, mübariz ve müçtehid fakih olmadıktan sonra tedvin edilmiş fıkıh sorun çözücü olamaz. Dinamik, hareket ve değişim halinde olan hayatın sorunlarını, yaşayan ve bu dinamizmin içinde yer alan fakihler çözer, eserler değil.
Güngör, İslami harekete ilişkin konuları işlerken teoride Seyyid Kutub’a, pratikte İmam Humeyni’ye sık sık atıfta bulunur ve bu iki zatı referans kaynağı olarak gösterir. İmam Humeyni, İslami bir hareketi başlatıp devlet merhalesine taşımış ve devleti de kurumsallaştırmış biridir. Bu süreçlerin tümünü başarıyla tecrübe eden İmam, hareket fıkhı adı altında bir çalışmada bulunmamıştır ama hareketin her merhalesinde fıkhın gerekli kurallarını mübariz ve müçtehid bir fakih olarak işletmiştir. İmam’ın hayatı, mücadelesi, yöntemi ve kazandığı başarılar eğer hareket fıkhı açısından incelenirse, başarısının fıkhı uygulayabilecek mübariz ve müçtehid fakih olmasından kaynaklandığı görülecektir. Bu da, esas meselenin, fıkıhtan çok fakihte düğümlendiğini göstermektedir. İhtiyaç, fıkıhtan çok fakihedir. Çünkü ihtiyaç duyulan fıkhı fakih oluşturur.
İslami hareketlerin karşılaştıkları ve bir şekilde çözmek zorunda oldukları sorunların varlığı, işin içinde olmayanlar için görülmeyebilir ama işin içinde olanlar açısından aşikardır. Hareketliliğin olacağı yerde, problemlerin de baş göstereceği mukadderdir. Sorunların varlığı bir gerçek, bu sorunların İslam hukukuna uygun bir mahiyette çözülmesi gereği de zarurettir. Güngör’ün gündeme taşıdığı mühim konunun özü budur. Buna ister hareket fıkhı ihtiyacı diyelim ister fakih ihtiyacı, sorunun özünü değiştirmez, önemini azaltmaz; sadece sorunun çözümüne ilişkin arayışları ve geliştirilecek çözüm yollarını etkiler. Güngör’ün gündeme getirdiği konunun İslami hareketler açısından hayati derecede önemli olduğuna ancak çözümünün fıkıhtan çok fakihe ihtiyaç duyduğuna, çözüm yollarının da buna göre oluşturulması gerektiğine inanıyorum.
(Devam edecek)
Not: Yazı izin alınmadan ve aktif link verilmeksizin kullanılamaz.