Maslahat ve Mefsedet
Kaide: “Mefsedetlerin def’i maslahatların celbinden daha önceliklidir.”
Dil ve Istılahta Maslahat ve Mefsedet
Maslahat; menfaat, hayır manalarında kullanılıp, halin, aklın kabul edip davet ettiği üzerinde istikamet etmesi anlamındadır.
Mefsedet de; zarar, bozgunculuk, kuraklık manalarında olup maslahatın zıttıdır. Bu lügat manaları açısından…
Terim manaları ile ilgili olarak İmam Gazali şunları yazıyor: “… Maslahattan kastımız, şeriatın maksadını korumaktır. Şeriatın yaratılıştan maksadı beştir. Onlar; onların dinlerini, akıllarını, canlarını, ırzlarını ve mallarını korumaktır. Bu beş aslı koruyan her şey maslahat, bu beş aslı kaybettiren her şey de mefsedet, ayrıca buna neden olanları def etmek de maslahattır.” El-İzz Bin Abdusselem da; “ şeriat üzerinde çalışan, Kitap ve sünnetin maksatlarını anlayan kimse bilir ki; emredilen her şey bir maslahat veya maslahatların celbi veya bir mefsedet veya mefsedetlerin def’i veyahut ikisi içindir. Nehiy edilen her şey de bir mefsedetin veya mefsedetlerin def’i veya bir maslahat veya maslahatların celbi veyahut ikisi içindir ” der.
Bunların neticesinde şu tanıma varmak mümkündür: “Maslahat, Şari’in maksadının korunması, mefsedet ise bu maksadın korunmamasıdır.”
Maslahatın Çeşitleri
Maslahata mahsus ilkeleri belirlemeden önce maslahatın çeşitlerini bilmek yararlı olacaktır.
Şeriatın tümünün üzerine mebni olduğu maslahat çeşitleri üçtür:
1-Mefsedetlerin def’i. Buna zaruretler denir. O da; din ve dünya maslahatının korunması için olmazsa olmaz cinsinden olan her şeydir. Dinin korunmasını zaruretten saydığı beş husus: Din, can, akıl, nesil ve maldır. İmam Şatibi buna hürriyeti de ekleyerek altıya çıkarmıştır.
2-Maslahatların celbi. Buna ‘haciyat – ihtiyaçlar’ denir. O da; hal veya istikbalde oluşan meşakkat neticesinde arzulanan maslahatın zayi olmasına sebebiyet veren darlıkların genişletilmesiyle hâsıl olan maslahatlardır.
3-Güzel ahlak, iyi adetler kabilinden olanlar. Bu da ‘tahsiniyat, tetmimiyat veya kemaliyat’ yani tamamlayıcılar, güzelleştiriciler diye adlandırılır. Bunların zail olmasıyla din veya dünya hayatı açısından sıkıntı doğmaz, bunlar din ve hayatın daha bir yaşanır hale gelmesine vesile olurlar.
Bu sınıflandırma hem dünyevi maslahatlar ve hem de dini maslahatlar için geçerlidir. Şöyle ki; dünyevi maslahatlar açısından: yeme, içme, giyinme, barınma vs.den kâfi olanın en azı zaruret, bunların en üst limiti kemaliyat ve tetimmat, bu ikisi arasında kalanlar ise haciyat-ihtiyaçlar cinsindendirler. Dini maslahatlar açısından; farzların yerine getirilmesi ve haramlardan kaçınmak zaruret, müekked sünnetler haciyat, bunların dışındaki menduplar ise kemaliyat ve tetimmat cinsindendirler.
Makbul olan ve olmayanlar açısından maslahatlar
Bunlar da üçe ayrılır:
1-Şeriatın nasla itibar edilmesi gerektiğini belirlediği maslahat. Bu tür maslahatın nazar-ı itibara alınması gerektiği ile ilgili bir ihtilaf yoktur. Buna usul ilminde ‘müessir’ veya ‘mülaim’ denir. Cihat, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak gibi…
2-Şeriatın nasla ilga edilmesi gerektiğini belirlediği maslahat. Bu türün ilgasında da bir ihtilaf yoktur. Buna da ‘garip’ denir. İçki, kumar, faiz, bankalara faiz amaçlı para yatırıp gelen faizin hayır işlerine sarf edilmesi, düşmana baskı unsuru olması açısından kadın ve çocukların öncelikle öldürülmesi gibi hususlardan hâsıl olacak maslahatlar nasla mülgadır.
Yukarıdaki her iki halde de maslahata itibar edilmesi veya edilmemesini belirleyen maslahat değil, nassın kendisidir.
3-Şeriatta itibar edilmesi veya ilga edilmesiyle ilgili özel bir nassın bulunmadığı maslahat. Usül âlimleri buna da ‘maslahat-ı mürsele’ adını vermektedirler. Hastane, okul, yol yapımı veya trafik işaretlerinin bulunması ve kullanımı gibi konular bu tür maslahatlardandırlar.
Buna maslahat-ı mürsele denmesinin nedeni; yukarıda mezkûr üç maslahat türü olan zaruret, haciyat ve kemaliyatten birini içermesinden ötürü maslahat, bu maslahatın nazar-ı itibare alınıp alınmamasıyla ilgili herhangi özel bir delilin bulunmamasından ötürü de mürsel denmiştir.
Bu konuda İmam Malik ve mezhebinin daha çok öne çıktığı iddia edilse de, sahabeden günümüz âlimlerine kadar adını ne koyarsa koysun bu maslahat türüne başvurmamış mezhep ve âlim sayısı yok denecek kadar azdır.
Kuran’ın toplatılması ve kitap haline getirilmesi, tahrif ve tashiften korunması için harekelenmesinden dört halifenin seçilme şekillerine kadar, Cuma namazıyla ilgili iki ezanın okunmasından hapishanelerin yapımına kadar nice uygulama bu maslahat çerçevesinde icra edilmiştir.
Maslahatın Genel Kuralları
Şer’i manada istenen maslahat ve def edilen mefsedet bazı ilkelere mebnidir. En önemli olanları şöyle sıralanabilir:
1-Maslahat ve mefsedete nefislerin hevasına göre değil, şeriatın nazarıyla bakmak. Çünkü kulların maslahatlarını en iyi bilen ve takdir eden kulların Halik’ıdır. Bu itibarla O’nun belirlediği emir ve yasaklar dairesi –ki o şeriattır- dışında bir yolla maslahat-mefsedet tespitine çalışmak, mahdut oranda bir fayda doğurabilse de kâmil bir faydadan hali olur. Ayrıca, o an için fayda getiriyor gibi görünse bile, daha sonraki dönemlerde veya dar-ül ukba’da zarara dönüşme istidadını her zaman taşır.
Beşerin maslahat ve mefsedet tespitini Allah’ın öngördüğü şekilde yapabilmeleri için peygamber ve kitapları göndermiştir. Bir hadiste de Peygamber (S.A.S.) şöyle buyuruyor: ( Sizden biriniz, hevası benim getirdiğime tabi olmadığı sürece (kâmil) mümin sayılmaz.) (El-Erbain En-Newewiyye)
Konuyla ilgili İmam Eş-Şatibi şu delilleri sıralar:
a)Şeriatın geliş amacı; kulları, hevalarının kulluğu derekesinden kurtarıp Allah’ın kulluğu derecesine çıkarmaktır.
b)Menfaat ve zararlar hakiki değil, izafidir. Yani; durumdan duruma, şahıstan şâhısa, zamandan zamana menfaat ve zarar boyutu değişkenlik arz edebilir… Bunun da doğru olmayacağı bedihidir. Öyleyse maslahatların durumu şeriatla alakalıdır.
c) Bir işin kendisinde bile amaçlar farklılık arz edebilir. O işte bazılarının amacı tahakkuk ettiğinde menfaatleri hâsıl olabilirken, başkalarının amacına hizmet etmediğinden o başkaları ondan zarar görebilir. Binaenaleyh; şeriatın amaçlara uygunluğu yerine, amaçların şeriata uygunluğu durumunda işler istikamet bulur.
2- Dinin maslahatı diğer maslahatların esasını oluşturur ve ondan öncedir. Bu itibarla; din maslahatıyla çelişme istidadı olan diğer maslahatlar dinin bekası ve muhafazasına matuf olarak dinin maslahatına kurban edilir. Cihat olayında olduğu gibi… Burada kişisel menfaatler olan can veya malın maslahatı dinin maslahatıyla çatışır bir hal alması durumunda, bu çatışmanın çakışır bir hale dönüştürülmesi için can ve mal dinin bekası ve i’lası için feda edilir.
Din asıldır, maslahat ise talidir. Bu yüzden dinin insanların maslahatları ve hevalarına tabiiyeti doğru değildir. Bilakis maslahatlar dinin gölgesi, hâkimiyeti ve maksatlarına göre belirlenir. Din de, mefsedeti çok daha fazla olmadığı sürece makul olan hiç bir maslahatı zayi etmez.
3-Maslahat ile lezzet-hazzın her zaman bir arada bulunması gerekmez. Bazen birinin olduğu bir durumda diğeri olmayabilir. Yine cihat olayı buna örnektir. Allah-u Teâlâ bir ayette şöyle buyuruyor: (Savaş, hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.) (Bakara: 216) Nefis ölmekten, öldürülmekten hoşlanmamasına rağmen Allah dinin maslahatı için bunu farz kılmıştır.
4-Şeriat kullar için maslahat olan bir şeyi ihmal etmez. Bununla ilgili imam İbn-u Teymiyye şunları dile getiriyor: Şeriat herhangi bir maslahatı ihmal etmez. Çünkü Allah bize dini kâmil kıldı. Resulüllah (S.A.S.) de bizi, gecesi gündüzü gibi apaydınlık olan ve helak olanın dışında kimsenin ondan sapmadığı bembeyaz bir hüccet üzerine bıraktı. Ancak, aklın maslahat kabul ettiği bir şeyle ilgili eğer şeriat ondan bahsetmemişse bunda iki ihtimal mevzubahistir.
a)Genel ve icmali bir yolla şeriatın değinmiş olması. Maslahat-ı mürsele gibi… İleride detayına değinilecek inşallah.
b)Aklın maslahat sanmasına karşılık, o maslahatın tercih edilemeyen cinsten olması. İçkideki maslahat gibi…
5- Şeriattaki maslahat – mefsedet mefhumu bu dünyayla sınırlı değil, bilakis dünya ve ahiretin ikisine şamildir. Bu hususiyet, şeriatı diğer beşeri düzenlerden ayıran temel hususiyetlerdendir.
Bu düzenler, İslam ceza hukukundaki kısas ve had cezalarına insan hakları ihlali olarak bakarken, şeriat, suça bulaşmış olan kimsenin bu cezalarla cezalandırılarak hem kendisinin ve hem de başkalarının o suça bir daha bulaşmamaları açısından bir gözdağı olması, ayrıca bu dünyada çarptırıldığı cezaya mukabil uhrevi cezadan muaf tutulması nazarıyla bakar.
6-Bir fiil haddi zatında maslahat olduğu muhakkak olmasına rağmen, kısa, orta veya uzun vadede o maslahatı mefsedete dönüştürecek bazı hususlarla birleşmesinden ötürü mefsedete dönüşebilir. Usul âlimleri buna “sedd-üz zera’i” derler ve ‘maksatların hükmü ne ise ona vesile olacakların hükmü de odur’ şeklindeki kaideyle özetlerler. Yani; sonucun hükmü ne ise o sonuca götüren araçların hükmü de odur.
İbn-ül Kayyim, ‘E’lam-ül Muvakkiin’ adlı eserinde bu kaidenin meşruiyyetiyle ilgili doksan dokuz delil zikretmektedir. Bunlardan sadece bir tanesi şu ayettir: (Allah'tan başka yalvarıp-yakardıklarına (taptıklarına) sövmeyin; sonra onlar da haddi aşarak bilmeksizin Allah'a söverler) (Enam: 108). Müşriklerin taptıklarına sövme ve hakaret etme haddi zatında caiz olmasına rağmen, bu, onların da Allah’a sövmelerine sebebiyet vermesi halinde haram hükmünü alır.
7-Şeriatça muteber olan maslahatlar, maslahat boyutunun daha baskın olduğu maslahatlar iken, şeriatça reddedilen mefsedetler ise mefsedet boyutunun daha baskın olduğu mefsedetlerdir. El-İz İbnu Abdüsselam ve İbn-ül Kayyim’in dedikleri gibi; her şeyiyle maslahat veya her şeyiyle mefsedet olan bir şey yok denecek kadar azdır. Çünkü şeriat daimi surette maslahat-mefsedet muvazenesinde bulunur. Hangisinin baskın olduğuna bakarak menfi veya müspet yönde hükmünü verir.
İçki ve kumarla ilgili olarak Kuran (Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür)(Bakara: 219) buyurmaktadır. Bu ikisinden hâsıl olan dünyevi ve uhrevi fayda, hâsıl olan zarardan daha fazla olmasına bağlı olarak son merhalede ikisi de haram kılınmıştır.
Maslahatlar Arasında Muvazene Nasıl Sağlanır?
İki veya daha fazla maslahatın çatışması halinde hangisinin tercih edileceği ile ilgili şeriat bazı prensipler belirlemiştir. Onlar da şöyle sıralanabilir:
Birinci Durum: İki ve daha fazla maslahatın çatışması halinde, tümünün yapılması mümkünse o yol tercih edilir. Daha önce de dile getirildiği gibi; şeriat hiç bir maslahatın beyhude geçmesine rıza göstermez.
Örneğin:
- Bir kimse için Kuran okumak mı yoksa namaz kılmak mı daha hayırlıdır? En hayırlı olanı namaz kılarak Kuran okumasıdır ki bu şekilde her iki hayırdan da nasiplenmiş olur.
- Bir kimse için malıyla hac yapması mı, fakirlere vermesi mi yoksa cihat için sarf etmesi mi daha hayırlıdır? Tümü için sarf etmesi en hayırlı olandır. Ancak farz olan haccını yapmış ve insanlar fakr-u zaruret içindelerse bu durumda ikincisi daha hayırlıdır.
- Şakir zengin mi yoksa sabırlı fakir mi daha hayırlıdır? Bu ikisinden en hayırlı olanı en takvalı olanıdır. Çünkü takvayla bu iki durum arasında bir tezat mevzubahis değildir.
Buradan hareketle başörtüyle ilgili de aynı şeyler geçerlidir. Başörtülü bir şekilde çalışmak veya okumak şeklinde her iki maslahatın tahakkukunun mümkün olduğu bir durumda aksi düşünülemez. Bu her iki maslahatın tahakkukunun mümkün olduğu yerlerde çalışmak veya okumak kaçınılmaz olduğu gibi, bu yerlerin arttırılması için çabalamak da aynı şekilde kaçınılmazdır.
İkinci Durum: Çatışma halinde maslahatların tümünün icrası mümkün değilse bu durumda muvazene için aşağıdaki kurallara bakılır:
1- Amelin kendisiyle ilgili maslahat, o amelin zamanı ve mekânıyla ilgili maslahattan evladır. Örneğin:
* İhtiyaç halinde iki namazın cem edilmesi. Bu da, iki namazın kendi vakitlerinde kılınması namazın bizzat kendisine zarar veriyorsa cem edilmeleri daha evladır. Bu hallerden bazılarına şu örnekler verilebilir:
- Namaz vaktinin sonlarına doğru hala namaz kıl/a/mamış ve abdestli ama bir hayli sıkışık olan birinin, ibadetin kendisindeki maslahat olan huşunun tahakkuku ile namazın vaktinde edasındaki maslahat arasında mukayesede bulunur ve huşu içinde namazını kılabilmek için namazları cem etme yoluna başvurabilir. Çünkü bir hadiste Peygamber (S.A.S.) buyuruyor ki: (Yemeğin hazır olduğu bir anda da, büyük veya küçük hadesten sıkışık olma halinde de namaz olmaz.) (Müttefekün Aleyhi). Başka bir hadiste: (Namaz ile yemek hazır olduğunda yemeği önceleyin) (Buhari) buyurmaktadır. Ameliyatta olan bir doktor veya onun hükmünde olan herkes yolcu olmadığı halde bu ruhsattan faydalanabilirler.
Âlimler, bu vb. delillerden yola çıkarak; insanı sıkıntıya sokacak ve namazdaki huşusuna mani olacak her durumda, bu sıkıntının giderilmesi ve huşunun tahakkuku da cem ile sağlanabilecekse cem etmenin mümkün olduğu sonucuna varmışlardır. Bunun da iki şartla yapılabileceğini söylüyorlar:
1- Bunu adet haline getirmemek
2- Önceden buna niyet etmemek, bilakis arızi bir nedenden ötürü bunu yapmak.
*Erkekler için ilk safta namaz kılmak teşvik edilen bir durumdur. Ancak kalabalıktan ötürü hem huşunun zail olması ve hem de başaksına eziyet etme ihtimali varsa, bu durumda ilk saftaki yerden hâsıl olacak maslahat, ibadetin kendisiyle alakalı maslahata tercih edilmez.
* Kâbe’ye yakın bir yerde tavaf etmek daha efdaldir. Ancak izdihamdan ötürü bu ibadette aranan huşu azalacak veya zail olacaksa uzakta tavaf daha evladır.
2-Kati maslahat zanni maslahattan öncedir. Binaenaleyh;
a)Biri kati diğeri zanni iki maslahat çatışırsa kati olan öncelik kazanır.
b)Biri kati diğeri zanni iki mefsedetin çatışması halinde de kati olanın def’i öncelenir.
c)Biri kati diğeri zanni bir maslahat ile bir mesedetin çatışması halinde kati olan öncelenir.
Örnek: Namaz vaktinin başında su bulamayan birinin teyemmüm alması mı yoksa bekleyip su araması mı daha yerindedir? Vakit içinde suyu bulması kesinse beklemesi, ihtimal dâhilindeyse vaktin başında namaz kılması daha yerindedir. Namazın bitiminden sonra aynı vakit içinde suyu bulması namazı iade etmesini gerektirmez.
Mevcut başörtüsü sorunu bu üç durumun hangisine tekabül etmektedir? Bunlardan biri olabileceği gibi, bunların dışında bazı durumlar da olabilir.
Başlangıçta; iki kat’i nassın ve bu naslardan hâsıl olan maslahatların çatışması söz konusudur. Biri başörtünün farziyetiyle ilgili, diğeri de ilim talebi ve yeryüzünün imarı, ayrıca çalışma ve nafaka temini ile ilgili ilahi nasların çatışması... Bu çatışma, nasların doğasından neşet eden bir çatışma değil, mevcut sistemin sebebiyet verdiği bir çatışma olduğu zaten ortadadır. Bu çatışmadan ötürü örtülü bayanlar, iki nastan birine öncelik verip diğerini göz ardı etme zorunda bırakılmaktadırlar.
Sonuçta ise; bu iki nassa riayet edilmesinden hâsıl olacak olan maslahatlar veya bu iki nassa riayet edilmemesinden doğacak mefsedetler için biri kat’i diğeri zannidir demek de güçtür. Çünkü başörtülü olmanın getirdiği maslahat veya başörtüsüzlüğün doğurduğu mefsedet ne kadar kesinse, ilim talebi ve sonrasında doğacak olan maslahat veya ilim talebini terk edip cehalete mahkûm olmanın/bırakmanın doğuracağı mefsedet de bir o kadar kesindir.
Dolayısıyla gerek başlangıcı yani kaynakları ve gerekse sonucu yani maslahat-mefsedetleri itibariyle her iki mevzu da zanni değil kat’idir. Bu durumda odaklanılması gereken, her iki mevzudaki maslahat ve mefsedetlerin boyutlarıdır.
3-Umumi maslahat hususi maslahattan önce gelir. Bu itibarla; insanların genelini ilgilendiren bir maslahat, bir veya bir kaç şahısla ilgili maslahattan önce gelir. Bazı örnekleri:
a)Karaborsacılık yapmak, yapan kişiye şahsi menfaat sağlasa bile umuma zarar verdiğinden haram kılınmıştır.
b)Mülki amir, umumu ilgilendiren projelerin icrası için bir ihtiyaç olması halinde şahsi mümtelekata karşılığını vermek kaydıyla el koyabilir.
c)Sahih görüşe göre Müslüman askerlerin, esir alınmış Müslümanları siper edinen kâfirleri vurmak niyetiyle ateş etmeleri caiz görülmüştür. Bu, niyette olmadığı halde esir Müslümanların öldürülmelerine yol açsa bile… Çünkü saldırı yapılmaması halinde tüm Müslümanların canları, malları ve ırzlarının tehlikeye girmesi gibi daha büyük bir mefsedet hâsıl olabilecektir.
d)Müslümanların genelinin faydasına olacaksa bir müslümanın kendine patlayıcı madde bağlayarak düşmanların arasında kendini havaya uçurması vb. bir şekilde kendini öldürmesine bazı âlimler cevaz vermiştir ki bunların başında belki de Allame El-Kardavi gelmektedir.
Hem güncel bir konu olması ve hem de konumuzla belki de en ilintili bir mesele olması düşüncesiyle bunu biraz açmakta yarar olacaktır inşallah.
Bu konuyla ilgili iki görüş dile getirilmiştir.
1-Haram olduğunu savunanlar. Delilleri:
a-(Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın) (Bakara: 195) ayeti. Bu nehye binaen, bu tür bir ölümden hâsıl olacak maslahat şeriat nazarında merduttur.
b-İnsanları haksız yere öldürmenin haram olduğunu ortaya koyan ayet ve hadisler. Buna kişinin kendini öldürmesi de dâhildir.
c-Burada biri kati diğeri ise zanni iki maslahatın çatışması söz konusudur. Kati olan canın muhafazası, zanni olan ise Müslümanların kazanmalarıdır. Bu durumda kati olan zanni olana öncelenir.
2-Caiz olduğunu savunanlar. Delilleri:
a-Yukarıda mezkûr Bakara: 195. ayetin sebeb-i nüzulü şudur: “Ebu Davud’un Süneni’nde geçen bir rivayette, Müslümanlardan bir kişi kendini kâfir ordusunun üzerine atınca insanlar; kendi elleriyle kendini tehlikeye attı dediler. Bunun üzerine Ebu Eyyub El-Ensari dedi ki: Ey Ensar topluluğu, Allah’a yemin olsun ki cihadı terk ettiğimiz ve mallarımız ve ehlimize kendimizi adadığımız bir vakitte bu ayet bize nazil oldu.” Dolayısıyla tehlikeye atılmak düşmanın üzerine atlamak değil, cihadı terk edip dünya lezzetlerine dalmaktır.
b-Buhari’de rivayet edilen uzun Ashab-ı Uhdud hadisi ki hülasası şu: O hadiste anlatılan mümin genç, krala; hangi yolu denese de kendisini öldüremeyeceğini, ancak bir yolla bunu becerebileceğini söyler. Kral ne olduğunu sorunca o mümin genç der ki; bütün ahaliyi topladıktan sonra bir ok alıp ‘gencin Rabbi olan Allah’ın adıyla’ diyerek atman halinde beni öldürebilirsin. Kral da aynen dediğini yapar. Gencin bu şekilde ölümüne şahit olan ahali imana gelir. Bunun üzerine de o mümin ahaliyi imanından döndürmek için ateşten hendekler kurulmaya başlanır.
Bu hadiste eğer mümin genç kendisinin öldürülme yolunu göstermemiş olsaydı kral onu öldüremezdi. Ancak insanların imana gelmeleri için, yani umumi bir maslahat için kendini feda etti.
c-Yemame savaşında Berra bin Malik, sahabeden kendisini bir mancınığa koyup kâfirlerin üzerine fırlatmalarını ister ve bu isteği herhangi bir itiraz olmaksızın yerine getirilir.
Caiz olmadığı görüşünde olan âlimler bu delillere itiraz ederek, bu hadislerde mevzubahis kişilerin kendilerini kendi elleriyle öldürmediklerini, zann-ı galiple kâfirlerin eliyle ölümün vukuu bulmasının söz konusu olduğunu söylemektedirler.
d-Burada çatışık iki maslahat vardır. Biri umumi bir maslahat diğeri hususi bir maslahattır. Diğer taraftan umumi olan aynı zamanda dini bir maslahat iken diğeri canla alakalı bir maslahattır. Fıkhi kaidelerde genel maslahat kişisel maslahata, dini maslahat da can ile alakalı maslahata tercih edilir.
e-Kişinin ister kendini ister de başkasını öldürmesi normal şartlarda haramdır. Ancak; kâfirlerin siper edindiği Müslümanların, niyetlerinde onları bizzat öldürmek olmasa bile yine Müslümanlar tarafından öldürülmeleri nasıl caiz görülmüşse, kişinin kendisini dinin maslahatı için öldürmesi de caizdir.
Bu mevzuuyla ilgili tartışma daha da uzayıp gider. Ancak hülasasında; bazı âlimler ‘intihar operasyonları’ diye tanımlanan bu tür girişimlerin intihar olmadığını, dini ve toplumsal bir maslahatın hâsıl olması yakinen veya zann-ı galiple biliniyorsa bunun ‘istişhad operasyonları’ olarak kabul edilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Bu operasyonları caiz görmeyen âlimlerin, haram olan intiharla ilgili getirdiği delilleri de, dünyevi sıkıntılara dayanamayıp iman, sosyo-psikolojik zafiyetlerinden ötürü kendi canına kıyan kimseler için olduğunu ifade etmişlerdir.
Bu örneğe bakarak konumuzun temelinde olan başörtüsü sorunuyla ilgili olarak bazı çıkarımlarda bulunmak mümkündür.
a)Başörtüsündeki maslahat toplumsal olmasının yanında daha çok bireysel iken, ilim talebindeki maslahat bireysel olmasının yanında daha çok toplumsaldır. Çünkü ilimde esas olan onun insanlığın hizmetine amade edilmesidir. İnsanlığın hizmetine amade edilmemiş bir ilim genel itibariyle mezmumdur.
b)Diğer taraftan mevcut başörtüsü sorunu, daha çok öğrenim gören veya çalışanlarla ilgili bir sorun olup bunların dışındaki bayanları pek etkilemezken, okullar ilim talebinin, özellikle de pozitif ilimlerin yegâne adresleri durumundadırlar. Mevcut okullardan eğitim al/a/mayanların bunu başka yerden temin etme şansı maalesef nerdeyse sıfırdır. Yani gerek okullarda ve gerekse işyerlerinde olan bayanların tümü başörtülerini çıkarmaları halinde bile, toplumdaki başörtülü bayanların tümü öğrenci veya kamu çalışanı olmadığından topyekûn bir başörtüsüzlük meydana gelmez iken, mevcut okullarda okuyan başörtülü bayanların, bu okullardan bilcümle el etek çekmeleri halinde ise dindar kesimin eğitim olanakları nerdeyse sıfıra iner.
c)Buna ek olarak; bazı okullarda ve kurum-kuruluşta yasağın esnetildiği göz önünde bulundurulduğunda yasağın kapsama alanının daraldığı görülebilir. Tüm okul ve işyerlerinde katı bir şekilde yasağın uygulandığı varsayılsa bile, okul ve iş yerinin dışındaki yer ve zamanlarda yine başörtülü olunabilmektedir. Ama aynı şeyi okulların terk edilmesi hali için söylemek ne kadar mümkündür?! Okul alanlarının terk edilmesinden sonra matematiğin, fiziğin, kimyanın, sosyal ve siyasal bilimlerin vb. ve bunlara mebni olan mesleklerin öğrenilebileceği-öğretilebileceği bir adres var mıdır?
Bu mukayeselerden hareketle tercihin hangisinden yapılması gerektiği veya yapılabileceği netleşir.
d)Başörtüsünden dolayı bu alanlardan bilcümle el etek çeken dindar kesim, bu alanlardaki ihtiyaçlarının giderilmesi için kimin kapısına gideceklerdir? Bu yasağı koyan, bu yasağa sıcak bakan, bu yasağa tepki vermeyen veya bu yasağa isteyerek veya istemeyerek uyanların kapısına… Bu, fasit bir daireden başka bir şey değildir. Bu alanların terk edilmesiyle dindar kesimin bu alanlardaki fakr-u zaruretini bilen bu kesimlerin, dindar kesimin başına örecekleri çorapları tahayyül edememek akıllara ziyan olur.
e)Ve gelelim düşman elindeki Müslüman esirlerin kasıt olmaması şartıyla öldürülebilmeleri ve ‘istişhad operasyonları’ diye tanımlanan örneklere… İlk örnekte masum ve suçsuz, aynı zamanda müslüman olan esirlerin, müslüman kardeşleri tarafından öldürülmeleri söz konusu… Hâlbuki sahih bir hadiste buyruluyor ki; (bir müslümanın kanı ancak üç şeyle helal olur: zina eden evli, can karşılığında can ve dinini terk edip cemaatten ayrılan.) (Buhari ve Müslim). Esir alınmış müslümanlar bu suçlardan hiçbirini işlemedikleri halde nasıl oluyor da kanları helal olabiliyor? Bu, şeriatın muhafaza altına aldığı beş unsurdan olan can güvenliğinin açık ihlalinden başka bir şey değildir.
Düşmanın siper edindiği o müslüman esirlere, bu nazarla bakılarak düşmana saldırı yapılmaması halinde doğacak olan sonuç şudur: Düşman bütün İslam topraklarına girecek, elindeki esirlere ilaveten kalan diğer bütün Müslümanları esir alacak, dilediğini öldürecek dilediğini köleleştirecek, bütün müslüman bayanların ırzları tehlikeye girecek, Müslümanların tüm servetlerine el koyacak. Dolayısıyla şeriatın muhafaza altına almayı gaye edindiği din, can, mal, ırz, akıl ve hürriyetin artık esamesinin bile okunamadığı bir durum oluşacak. Bu sonuç, düşmanın, uğrunda savaşıp varmak istediği sonuçtur zaten.
Düşmana niyet ederek müslüman esirlerin öldürülmesi bir mefsedettir. Ancak bunun yapılmamasının doğuracağı mefsedet ise çok daha büyük ve tehlikelidir. Burada Müslümanları mefsedeti daha az olana sevk eden esaslar şunlardır:
1-Zaruret: Düşmana karşı yapılabilecek başka bir çare yok.
2-Kesinlik: Düşmanın neler yapacağı kesin.
3-Genellik: Düşmanın yapacakları, tüm Müslümanlara şamil olacaktır.
Bu esaslara bağlı olarak tüm Müslümanların maslahatı bazı Müslümanların maslahatına öncelenebilmiştir.
İkinci örnek olan ‘istişhat operasyonları’ ise çok daha tehlikeli ve netameli bir konudur. Caiz olduğunu savunan âlimlerin vakıasal delillerinin tümünde öldürme eylemi kesin bir şekilde veya zann-ı galiple düşman eliyle meydana gelmektedir. Caiz görmeyen âlimler de haklı olarak bu delillere itirazlarını yükseltiyorlar.
Geriye, bu yola başvurma ile teslim olma arasında başka bir seçeneğin kalmamasının dayattığı bir zaruret oluşu, tüm Müslümanların maslahatının nazar-ı itibara alınıp ferdi maslahatlara öncelenmesinin dışında bir çıkar yol görünmüyor. Bu konuyla ilgili sorulan bir soruya Sayın Hayrettin Karaman şöyle cevap veriyor: “Filistin'de bulunan ve intihar eylemi yapanlar başka bir çare bulunmadığı, toptan yok olmaktansa az zayiatla kurtulmanın tek yolunun bu olduğu, her bakımdan güçlü olan bir düşmana karşı -teslim olmayacaklarsa- başka türlü bir savaşım imkânına sahip olmadıkları kanaatinde iseler yaptıkları zarurete girer.” (http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat2/0082.htm)
Bu her iki örnekten hareketle başörtüsü sorunuyla alakalı bazı sonuçlara varmak zor olmasa gerek. İşin özünde din ve tüm Müslümanların veya ezici çoğunluğunun maslahatı mevzubahis olduğunda Müslümanların, kendi kardeşlerini veya kendi canlarını kendi elleriyle feda etmelerine müspet yaklaşılabiliyorsa; başörtülü cehalet ile başörtüsüz ilim tahsilinden birine zorlanan müslüman bayanların, tercihlerini yaparken kişisel maslahattan ziyade amme maslahatını düşünce merkezlerine alarak karar vermeleri, daha sahih ve daha selim bir neticenin doğmasını sağlayacaktır inşallah.
Başörtüsü sorunu ve eğitim-iş konusuna ilişkin olarak da yine üstat Karaman şunları dile getiriyor: “Genel olarak müslümanların zalimlere, inançlarını yaşamak isteyenlere baskı yapanlara karşı direnmeleri, din ve vicdan hürriyetinin gereği bulunan haklarını almak için gerekeni yapmaları farzdır, bu da bir cihaddır ve cihadın toptan terkedilmesi büyük günahtır. Ferdi (bireye ait) veya ictimaî (İslâm toplumuna ait) önemli bir ihtiyaç ve zaruret bir kızın veya hanımın başını açarak okumasını, resim çektirmesini, görev yapmasını gerektiriyorsa, başka bir çare ve yol mevcut değil ise baş açılır, görev yapılır, okunur ve resim çektirilir. Zaruret ortadan kalkar kalkmaz da İslâma göre normal olan uygulamaya dönülür. Ancak gücü ve imkanı olanlar -baskıya rağmen- direnmeye devam ederler, haklarını ararlar, din ve vicdan hürriyetlerini korumak için ellerinden geleni geriye koymazlar. Onların bu cihadları sayesinde bir gün bâtıl gider hak gelir, zulüm kalkar adalet gelir, kin gider sevgi gelir, savaş gider barış gelir, vahşet ve ilkellik gider medeniyet ve insanlık gelir.” (http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/laikduzen/1/0180.htm)
4-Amaçlanan maslahat aracı maslahattan daha önceliklidir. Yani amaçlar araçlara önceliklidir. Buna bağlı olarak âlimler, “maksadından ötürü haram olan bir şey ancak zaruret halinde mubah olur. Araçlarından ötürü haram olan bir şey ise ihtiyaç veya baskın maslahattan ötürü mubah olur” demişlerdir. Örnekleri:
a)Nikâh niyetiyle bir bayana bakılması. Asıl olan; bir bayana bakmanın araçsal anlamda haram oluşudur. Çünkü o bakış daha büyük çirkinliklere vesile olabilir. Bu durum, şahitlik, tedavi vb. haller için de geçerlidir.
b)Namaza başlama tekbirini (tekbiret-ül ihram) imamla birlikte idrak etmenin maslahatı ile camiye yürümedeki adımların maslahatı arasındaki tercih. Biri yakın diğeri uzak iki cami civarında oturan birinin uzak camiye gitmesi, attığı adım sayısı daha fazla olacağından daha karlıdır. Ancak diğer taraftan başlama tekbirine yetişmeme riski varsa yakın olan camiyi tercih etmesi daha isabetlidir. Çünkü tekbiret-ül ihramın da ondan bir parça olduğu namaz amaç, ona yürümek ise sadece bu amaca ulaştıran bir araçtır.
Başörtüsü sorunuyla ilgili olarak; başörtüsü, ilim tahsili ve nafaka temini amaç oldukları gibi, bunlarla varılmak istenen gayeler için de birer araçtırlar aynı zamanda. Bireyin ve toplumun iffetini koruyarak, her türlü müfit ilimde ilerlemiş müreffeh bir müslüman topluluğunu meydana getirmek bunların genel gayesi olsa gerek. Bu gayeye ulaşmak, bunların bir bütün olarak icra edilmesi ile mümkündür. Bu bütünlüğün sağlanamadığı durumlarda hangisinin araç, hangisinin amaç olarak telakki edileceğine karar vermek gerekecektir.
5-Özneyle sınırlı olmayan maslahat, özneyle sınırlı olan maslahata önceliklidir. Örnekleri:
a)İlimle iştigal etmek, nafile ibadetlerden daha hayırlıdır. Çünkü ilkinin maslahatı failine münhasır değilken ikincisinin maslahatı failine münhasırdır.
b)Aynı şekilde dava, davet, tebliğ çalışmalarıyla iştigal etmek, nafile ibadetlerle iştigalden daha evladır.
6-Vacip olan maslahat mendup olan maslahattan önceliklidir. Örnekleri:
a)Farz olan beş vakit namaz, geniş vakitli vacipler olduklarından vakitleri girdikten sonra, vaktin bitimine kadar edaları mümkündür. Bu vakitte farzın edasından önce istendiği kadar nafile kılınabilir. Efdal olan ise, vaktin girdiği ilk anda kendisinden önceki ve sonraki nafilelerle eda edilmeleridir. Ancak farz namazın vakti daralmışsa, o daralan vaktin nafileyle geçirilmesi caiz değildir. Bilakis o vaktin farza ayrılması ve nafilenin terk edilmesi gerekmektedir.
b)Oruç ise dar vakitli bir vacip olduğundan Ramazan’da nafile oruç tutmak caiz değildir.
c)Cemaatle namaz vaciptir diyen âlimlerin görüşüne göre farz namaza kamet edildikten sonra nafileye niyet getiren birinin namazı geçersizdir. Bozup cemaate katılması gerekmektedir.
Başörtüsü sorunuyla ilgili biri mendup diğeri vacip olan değil, iki vaciple karşı karşıyayız. Hem başörtüsü ve hem de ilim tahsili veya nafaka temini ile ilgili deliller vacip hükmündedirler. Dolayısıyla, biri mendup diğeri vacip olan değil, ikisi de vacip olan deliller arasında bir tercih söz konusudur.
7- Vakitle veya yerle sınırlı maslahatın edası, mutlak olan maslahattan daha evladır. Örnekleri:
a)Kuran okunması tespih, tekbir, tahmid (elhamdulillah demek), tehlil (kelime-i tevhit getirmek)ten daha hayırlıdır. Ancak belirli vakitleri olan bu tür zikirler, vakitlerinde Kuran okumaktan daha evladır. Farz namazlardan sonraki tespihat, ezanla birlikte yapılan zikirler gibi…
b)Peygamber (S.A.S.)’e en hayırlı amelin hangisi olduğu sorulduğunda, soran şahsa, zamana, duruma göre cevap vermiştir. Bu gösteriyor ki; bir zaman diliminde en iyi olan her zaman en iyi olmak durumunda değildir. Bir insan için en iyi olanın herkes için en iyi olması gerekmez. Bunu belirleyecek olan, her şahıs, vakit ve/veya durumla ilgili önceliklerdir. Örneğin; yeri gelir İslami ilimlerin eğitim ve öğretimi diğer ilimlerin eğitim ve öğretiminden daha hayırlı olurken, yeri gelir tersi bir durum olur. Savaş halinde muharebe teknikleri, silahların üretimi vs.nin daha ehemmiyet arz etmesi gibi…
Önümüzdeki yazıda peruk konusu ve tüm bu yazılanların sonuçlarını çıkararak bu konuyu bitirmeye çalışacağım inşallah.