Fidan Güngör, İslami hareketin ilkeleri babından gündeme getirdiği bir diğer konu İslami harekette sınıfsızlık mevzusudur. Konuya ilişkin makalesinde beşer tarihi boyunca vaki olan toplumsal hareketleri, dayandıkları temel değerler itibariyle beşeri ve ilahi diye ikiye ayırmakta, beşeri ideolojiler temelinde gelişen hareketlerin iftirakına ve ilahi temelde gelişen hareketlerin dayandıkları düşünsel arka plan itibariyle tevhidine işaret ettikten sonra beşeri hareketlerin sınıfsallığına, belirli bir sınıf temelinde ve belirli bir sınıfın çıkarlarını gözettiğine dikkat çekmektedir.
Sınıfsal hareketlere örnek olarak yakın tarihten sosyalist, faşist ve burjuva hareketlerini örnek göstermekte, bunların işçi, belli bir ırk ve sermaye sınıfı temelinde şekillendiğini hatırlatmakta, tarih boyunca gelişen irili ufaklı beşeri hareketlerin de genel olarak sınıfsal temelde vaki olduğunu ifade ettikten sonra İslami hareketin bu konudaki yaklaşımını şöyle özetlemektedir:
“Vahye dayalı devrimler, peygamberler ve onların takipçilerinin oluşturduğu devrimlerdir. Bunların en olgun ve mütekamil olanı ise, Hz. Muhammed @ tarafından oluşturulan devrimdir. Bu devrimin en belirgin özeliklerinden biri, belli bir sosyal sınıfa dayalı olmamasıdır. Burada her hangi bir sosyal sınıfın çıkar ve menfaatleri gözetilmez. Bir sınıfın diğerine üstünlüğü de söz konusu değildir. Halkın bütün kesimlerinden insanların katılımı söz konusudur. Dolayısıyla bu, bir ‘İslami halk hareketi ve devrimi’dir denilebilir.”
Kanaatimce Fidan Güngör, tırnak içine aldığı cümleyle hem bütün İslami hareketlerin sahip olması gereken üç özelliğe(İslam, halk, hareket) dikkat çekmekte hem de bizzat kendisinin banisi olduğu yapıyı bir şekilde ifade etmekte, isimlendirmektedir.
Bir hareketin İslami olması için, İslam’ın temel değerlerine dayanması, İslam’ın hedeflerini hayata aktarmayı amaçlaması gerekir. İslam, İslami olan her hareketin değerler manzumesini oluşturur. Elbette soyut anlamda rahat belirlenen bu genel çerçeve, somut olgulara indirgendiğinde kimin ve hangi hareketin ne kadar İslami olduğu konusu aynı oranda kolay saptanamıyor, çok sayıda meselenin analizine ve değerlendirilmesine ihtiyaç duyuluyor.
Halk kelimesi de iki temel anlamı ifade ediyor. Birincisi, İslami hareketin sınıfsız olduğunu, toplumu oluşturan tüm katmanlara dayandığını, belirli bir sınıf, zümre veya ırk yerine tüm toplumun, ümmetin ve daha üst seviyede tüm beşerin salahını gözettiğini ifade ediyor. Güngör, İslam’ın bidayesinde Peygamber’in (s.a.v.) oluşturduğu çekirdek kadroyu da sınıfsızlığa örnek göstererek şöyle diyor:
“Resulullah’ın @ başlattığı kadro çalışmalarının ilk mensupları çok dikkat çekicidir. Tacirler sınıfından Ebubekir, Mekke site-Devleti’nin dış işlerinden sorumlu bürokratlardan Ömer, işçi sınıfından köle olan Bilal, kadın sosyal sınıfından Hatice ve genç kuşağın temsilcisi sayılan Ali…Bunlar aynı zamanda ilk müslümanlardır. Birbirleriyle kardeş kılınmış, homojen bir toplum, uyumlu bir kadro oluşturmuşlardır. Hareketin bütün merhalelerinde bu özellik korunmuş ve devrim sonrasında kurulan Medine İslam Site- Devleti’nden de her hangi sınıf farkı söz konusu olmadığı gibi bu doğrultuda bir temayül de görülmemiştir.”
İkincisi de İslami değerler manzumesinin hayata anlam katması, bu değerler üzerinden bir aktivitenin oluşması ancak halk eliyle olabileceğidir. Halkın rol almadığı, halkın olmadığı yerde değerler soyut alemden somuta inemez. Beşeri ideolojiler için halktan çok belirli bir sınıfın örgütlenmesi ve misyon üstlenmesi önemliyken Din açısından toplumun iman ederek, inanarak misyon üstlenmesi anlam ifade ediyor. Çünkü Din; zor, zer ve tezvirle değil ancak ve ancak kendisine iman edilerek yaşanabilen, uğrunda mücadele verilebilen, kendisiyle kuşanılabilen bir şeydir. Dolayısıyla inanan bir halk olmadığı sürece İslam hayatın içinde anlam bulamaz. Beşeri mücadele yöntemleriyle İslami mücadele verilemez. Güç, çıkar ve hile ile halkın katılımını sağlamak veya onu katılıma zorlamak, İslam’ın özüne aykırıdır. Gayri İslami yöntemlerle siyasal anlamda başarılar sağlansa bile, o başarılar İslam’a yarar değil, zarar verecektir. Çünkü İslam adına İslami olmayan icraatlar, özünde faydadan çok zararı barındırır.
Güngör, ümmet bütünlüğü içinde lokal sayılabilecek siyasi, kültürel ve ekonomik sorunların İslami hareket için eksen alınamayacağı, bu tür konular üzerine hareketin bina edilemeyeceği, bu türden sorunların davet metodu ve söylem çerçevesinde çözülmesi gerektiğini savunuyor:
“İslami hareketler oluşturulurken bir kavmin sosyo-kültürel ve ekonomik durumu, sadece davet açısından göz önünde bulundurulur. Hareket açısından ulusları dar ve katı sınırlar içine almak, mümkün değildir. Bu Rabbani hareket metoduna aykırıdır. Soy ve kavimler nisbetinde küçülteceğimiz İslami topluluklar, emperyalizmin parçalayıp yutma politikalarına çok uygun düşmekte ve onların ekmeğine yağ sürmektedir. İmam Humeyni Hazretleri de bu anlayışın tamamen karşısında olmuştur. Bütünü parçalayıp, parçaları sonradan bir araya getirmek gibi çok zor ve yanlış politikalar yerine, bütünlerin kurtuluşu daha tutarlı ve küfrün karşısında güçlü olmak için daha uygun mütalaa etmiş ve bu politikayı İran’da ve diğer coğrafyalarda ısrarla sürdürmüş, başarılı da olmuştur.”
‘İslami hareketler oluşturulurken bir kavmin sosyo-kültürel ve ekonomik durumu, sadece davet açısından göz önünde bulundurulur’ cümlesi, mübhem olduğu için tartışma götürür mahiyettedir. Ne ki, yazarı çok yakından tanıdığım için maksadını anladığımı umuyorum. Güngör, etnik sorunlar dahil her türlü problemin İslami değerler ve ilkeler muvacehesinde çözülebileceğini, kalkış noktasının İslam olması gerektiğini, kültürel, sosyal, ekonomik vb sorunların İslami harekete temel oluşturamayacağını ifade etmek istiyor. Örneğin bir ulus, haklarından mahrum bırakılmışsa, bu hakların İslam ile geri alınacağını, ulus hakları üzerine bina edilmiş bir hareketin artık İslami hareket olamayacağını, çünkü o durumda temel belirleyicinin ulus olduğunu, oysaki ‘İslam’ın bir sınıf veya bir şahsın çıkar ve menfaatleri için gelmiş bir din olmadığını’ savunuyor. Maksadının etnik ve benzeri problemlere sadece söylem bazında eğilmek olmadığı kanısındayım.
Kürd sorunuyla ilgili görüşlerini değerlendirirken de ifade ettiğim gibi ulus-devlet olgusunun İslam dünyasına intikalinden bu yana İslami değerler çerçevesinde uygulanabilen, genel tarafından kabul gören somut projeler ümmet içerisinde üretilemedi.
Güngör İran örneğine olumlu atıfta bulunuyor. İran’da geçmişe kıyasla çok önemli iyileştirmeler yaşandı ancak problem hem İran ölçeğinde tam olarak çözülemedi hem de İslam dünyasına model olacak yeni bir olgu oluşturulamadı. Ben, Batıdan intikal eden ulus-devlet fikrini İslam dünyasından dışlayacak çapta güçlü bir çözüm formülünün İslam dünyası mütefekkirleri tarafından geliştirilemediği kanısındayım.
Fidan Güngör’ün de özelde Kürd sorunu genelde etnik sorunla ilgili yaklaşımları, genel ilkeler muvacehesinde bir değerlendirmedir. Sorunun pratikteki çözümü, hem çok derin bir teorik birikimi hem de ulaşılacak neticeyi hayata aktarabilecek pratik bir gücü gerektiriyor. Pratik güç ve örneklik oluşturma açısından en avantajlı konumda olan İran İslam Cumhuriyetidir. Her ne kadar onu da tahdit eden unsurlar varsa, yine de ulaşabileceği doğru sonuçları uygulama, test etme ve pratikte gösterme imkanına sahiptir. Bu bakımdan olsa gerek, ulus çeşitliliği bakımından zengin bir yapıya sahip olan İran’ın, ümmetin bir asrı aşkındır yaşadığı soruna çözüm üretmesi bekleniyordu.
İslami hareketin sınıfsızlığı, tartışılmayacak kadar açıktır. Ne ki, bu sınıfsız hareketin içinde sınıfların problemlerini çözmek günümüz dünyasında o kadar kolay değildir. Ciddi anlamda teorik ve pratik çabalara ihtiyaç vardır.
(Devam edecek)
Not: Yazı izin alınmadan ve aktif link verilmeksizin kullanılamaz.