Fidan Güngör, ‘Teoriden Pratiğe İslami Hareket’ adlı eserinin birinci bölümünde ikinci konu olarak ‘İslami Harekette Merhalecilik’ ilkesini işliyor.
Fidan Güngör’ün düşünceleriyle ve adı geçen bu eseriyle yeni tanışanlar için bu kitabın onun farklı dergilerde yayınlanan makalelerinden oluştuğunu ve kendisinin kaybından sonra basıldığını tekrar hatırlatmakta yarar vardır.
Merhalecilik konusunu dergide yayınlanan bir makalede işlediği için konuyu mahdut ele almıştır.
Fidan Güngör, İslami harekette üç temel merhalenin olduğuna inanırdı:
1-Kadrolaşma
2-Kitleleşme
3-Devletleşme
Bunu da Siret-i Nebi’ye dayandırırdı.
Her merhalenin de kendine özgü davet ve tebliğ stratejilerinin olduğunu, her merhalenin kendine has psikolojisinin olduğunu, her merhalenin kendine has dilinin ve kavramlarının olduğunu bu konulara dikkat edilmesi gerektiğini vurguluyordu ki, bu çok yerinde bir tesbittir.
Soyut olarak bakıldığı zaman, bu türden bir merhalecilik, sadece İslami hareket için değil, siyasi iktidarı hedefleyen tüm hareketler için de geçerli bir konudur. İslam’ı bir bütün olarak hayata tatbik etmek isteyen hiç kimse, bu sıralamaya karşı çıkmaz. Hakeza siyasi iktidar hedefi olmayıp toplumsal düzeyde hedefleri olan tüm hareketler için de en azından kadrolaşma ve kitleleşme merhaleleri kaçınılmazdır.
İslami harekette merhaleciliğin üzerinde ittifak sağlanabilir ama bu sürecin nasıl uygulanacağı, nasıl tatbik edileceği konusunda aynı ittifakı sağlamak çok zordur. Bir defa her bir ülkenin koşulları birbirinden farklıdır. İkincisi aynı ülkedeki koşulların değerlendirilmesi ve buna bağlı çıkarımlar da farklılık gösterecektir. Aynı ülkede yaşayan ve aynı şartlar altında bulunan herkesin içinde bulunduğu şartları değerlendirmesi aynı olamaz. Doğal olarak bu sürecin işletilmesine ilişkin farklı görüş ve yöntemler söz konusu olacaktır.
Fidan Güngör, ilk nazil olan ve okumayı emreden ayet-i kerime ve bu minvalde şekillenen Sünnet-i Seniye’ye ittibaen bilgilendirme, aydınlatma, şuurlandırma, eğitme ve gelecekte ağır sorumluluklar üstlenme hedeflerine mebni olarak güç oranında insanların yetiştirilmesi gerektiğine inandığı gibi bu işi kendisi de gücü yettiğince hayata geçirmeye çalıştı.
Merhalecilikle ilgili makalesinde şöyle diyor:
“Kur’an “Yaratan rabbinin adıyla oku!” (Alak:1) emriyle başlar. Resul’ün @ ilk aldığı emir okumaktır. Risalete ve göreve bu emir ile başlanması oldukça anlamlıdır ve üzerinde düşünülmemsini gerektirir. Hareketin daha ilk günlerinde, işe okuyarak başlamasını istiyor Rabbimiz… Bu, şu anlama gelir: Çalışmalar, bilgilenmeyi, kültür edinmeyi ve buna dayalı olarak düşüncenin gelişimini sağlamayı amaçlamaktadır. Bu işleri yaparken, Allah’ın adıyla başlamak, yani O’nun rızasını kazanmak ve O’nun emirleri doğrultusunda hareket etmek gerekir.
Hareket elemanlarının çalışmalara başladıkları andan itibaren, kültürel faaliyetleri başlatmaları gerekir. Doğaldır ki, kültürel çalışmaların akabinde ilmi çalışmalar ve araştırmalar söz konusudur. Hareketin bu ilk dönemlerinde müslümanlar tamamen gizlenmişler, ibadetlerini gizlice yapmışlardır. Erkam’ın evinde çok mahrem şartlarda, Resulullah @ tarafından bizzat eğitilmişlerdir. Bu döneme ait siyer ve hadis kitaplarında geniş bilgi ve örnekler vardır.”
Sadece Fidan Güngör değil, Türkiye’deki İslami uyanış sürecinde Müslümanların cemaatleşmesi gerektiğine inanıp bu inancını hayata aktarmaya gücü olan birçokları da aynı işi yapmaya çalıştı ve herkes kendi imkanları oranında belli bir mesafe kaydetti. Bu süreci tecrübe edenlerin çoğu, zamanla ve bazıları çok kısa süre sonra ikinci merhaleye geçeceğini, hatta bazıları yakın zamanda üçüncü merhaleye bile ulaşacağını umuyordu.(Fidan Güngör’ün teşvik amaçlı da olsa böyle yakın vaadlerde bulunduğuna şahid olmadım) İslami cemaatler arasındaki çekişme ve çekememezliğin ve yer yer de çatışmaların altında gerçekte bilinç altındaki ikinci ve üçüncü merhaleye tek başına ulaşma umudu yatıyordu. Bu bir yanılgıydı ve bu yanılgıyı daha önce sol hareketler fazlasıyla tecrübe etmişti. Devlet de bilinçli olarak güvenlik boşlukları oluşturup muhaliflerinin yanılmasına zemin hazırlıyor böylece muhalefetin güçlenip gelişmesi yerine bir iç çatışmaya sürüklenip güç kaybetmesini sağlıyordu. Yığınla tecrübeye rağmen şimdi de bazılarının bilinç altında aynı yanılgıyı korudukları pratiklerinden anlaşılmaktadır.
Kadrolaşama sürecini tecrübe edenler, var olan imkanlarla, kendi evlerine Dar’ül Erkam misyonu yükleyerek bu süreci tamamlayacaklarını umuyorlardı/umuyorlar. Evlerimize Dar’ül Erkam misyonu yükleyebilir ve bunu gerçekten de yapabilir ve birçoğumuz hakkıyla yaptı da. Ama bir eksiği göz ardı edemeyiz. Bizim Dar’ül Erkamlarımızı Peygamber ziyaret etmiyor. Kendi koşullarımızı Asr-ı Saadetle kıyaslayacak isek, kıyasın öğelerinden biri eksiktir. Öyleyse aynı koşulları paylaşmıyoruz. Aynı koşulları paylaşmadığımıza göre o gün yaşananların aynısını tekrar edemez ve aynı sonuca ulaşamayız. Bu, iki kere iki dört edercesine açıktır. Bu açıklığa karşın yol da açıktır. Bir tıkanıklık söz konusu değildir.
Bu konuya ilişkin düşüncelerimi çok sayıda makalede ifade ettiğim için burada tekrar etmeyeceğim ama özce şunu vurgulamak isterim:
İslam’ın bidayesindeki kadrolaşmayı oluşturan ve İslami hareketi diğer iki merhaleye taşıyan Peygamber’in kendisiydi ve Peygamber de vahiyle yönlendiriliyordu. Bizim aramızda ne Peygamber var ne de bize vahiy nazil oluyor. Peygamberin yolunu izleyebilmek için mektebi anlamda faaliyet göstermeye ihtiyaç vardır.
***
Güngör, İslami hareketle ilgili her konuyu işlerken metodun birliğine veya metoddaki birliğe dikkat çekiyor. Merhalecilik konusunu işlerken de aynı vurguda bulunarak şöyle diyor:
“Yeri gelmişken belirtelim; İslami hareketin usul ve metodu birdir. Sanıldığının aksine birden fazla metod yoktur. Birden fazla olan, hareket değil, davet ve tebliğdeki usuldür. Coğrafi, kültürel, siyasi ve benzeri şartlara göre değişen davet çeşitlerini, müslümanlar hareketle karıştırmışlardır. Bu farkı iyi kavramış müslümanların oluşturacağı hizmet birimleri, uzun vadeli ve kalıcı çalışmalar yapabilir.”
İslami hareket metodunun İslam’ın genel ilkelerine mütenasib ve genel ilkelerin belirlediği çerçeve içinde olması herkesin kabulüdür. Ne ki, İslam’ın genel dairesi içinde bir tek metodun olduğunu savunmak, metodun birliğinde ısrar etmek, ittifak konusu olmadığı gibi metodun zaman ve zemine göre değişebileceği, aynı zamanda ama farklı zeminlerde farklı metodların uygulanabileceği, metodun tartışılmaz bir ilke olmayıp içtihadi bir mevzu olduğu, içtihadi olan her konuda da farklı görüşlerin olabileceği yönünde ulemanın ekseriyeti görüş bildirmiştir.
Güngör, davet ve tebliğde farklı metodların uygulanabileceğini ama hareket metodunun tek olduğunu, kişilere göre değişmeyeceğini, değişmez ilahi hükümlerle sabit olduğunu ifade ediyor ve ‘Müslümanların hareket metodu, şu veya bu şahsın indi görüşleri değil, Allah’ın ve Resulü’nün koyduğu hükümlerdir’ diyor.
Oysa ulemanın ekseriyetinin görüşü, hareket metodunun da aynen davet ve tebliğ metodu gibi değişken olduğu yönündedir.
Metod bu şekilde tekleştirilip ilahileştirildiği zaman iki ciddi mahzuriyet baş gösterir. Birincisi, zaman ve zemin gözetilmeksizin tüm Müslümanlar aynı kalıp içinde mücadeleye zorlanır ki, uygulanabilir değildir. İkincisi, gerçekte kendi içtihadımızla belirlediğimiz metodu, ilahi telakki edip diğerlerini gayri ilahi görmek durumunda kalırız ki, bu da başka tartışma ve zararlara yol açar.
Güngör, aynı makalesinde Siret-i Nebi’ye binaen gizliliğe de işaret ediyor ve şöyle diyor:
“Hareketin ilk merhalesi, az sayıda müslümanın özel bir gayret ve çaba sonucu eğitilmeleridir. Bunlar, ileri dönemlerde öncü görevi üstlenecek kadrolardır. Özellikle eğitim, ahlak ve amel konusunda sağlıklı yetişmeleri ve baskı görmemeleri için, bu dönemdeki çalışmaları hemen fark edilemez. İslam düşmanlarının da böyle bir hazırlıktan uzun süre haberdar olmamaları da bir fayda ve gerekliliktir. Kadronun korunması ve belli bir keyfiyet ve kemmiyete ulaşması şarttır. Bu dönemi, Resulullah @, Mekke’de Erkam’ın evinde geçirmiş ve zamanı çok iyi değerlendirmiştir.”
Gizlilik, açıklık, hicret, silahlı veya sözlü mücadele gibi konular konjonktüre ait konulardır. İslam’ın doğuşundan İslam devletinin teşekkülüne kadar geçen zaman ve zeminde cereyan eden hadise ve süreçlerin tarih boyunca aynıyla tekrarını gerektiren müttefekün aleyh bir delil yoktur. Benzer süreçler yaşanabilir ama aynıyla tekrarı söz konusu olamaz.
Mevdudi, Cemaat-i İslami’yi kurarken gazetede ilan vermişti. İçinde yaşadığı koşullar, gizli değil açık çalışmayı gerektiriyor kanaatindeydi. Mevdudi, Seyyid Kutub’un ilham kaynaklarından biridir. Özellikle de onun “Dört Terim Kitabı”.
Hakeza hicret de bir ilke değildir. Koşullara bağlı gelişen bir süreçtir. Kaldı ki, İslam’ın doğuşunda var olan dünya düzeniyle bugünkü dünya düzeni kıyas edilemez. O zaman ne ulus-devletler vardı, ne pasaport ne de vize.
Fidan Güngör’ün düşüncelerine ilişkin yaptığım değerlendirmeler, aynı zamanda bu satırların sahibini de kapsayan bir öz eleştiridir. Ben bu değerlendirmeleri Güngör’ün ilgili yazıları yazmasından yaklaşık on yıl sonra yapmaya başladım. İfade ettiklerim, geçen zaman içinde ulaşılan farklılıklardır. Fidan Güngör, eğer bugüne kadar mücadelesine devam etseydi, on beş yıl önce savunduklarını aynen savunurdu diye kimse bir iddiada bulunamaz. Böyle bir iddia, insanın tekamül sürecine aykırıdır. Her alimin ve aydının istimbatları zaman içinde değişir ve değişmek zorundadır. Aksi halde fikri tekamül dumura uğrar. Değişmeyecek olan, İslam’ın sabiteleridir.
(Devam edecek)
Not: Yazı izin alınmadan ve aktif link verilmeksizin kullanılamaz.