Her yıl ötelerden gelen bad-ı sabahlar gibi gelen kutlu doğum günleri, hayatımızın tek düzeliğine bir anlık nefes gibi nefeslendiğimiz bir farkındalıkla gelir. Resulullah’ı anımsamak ve anlamak gündelik hayatımızın gündemine girer. Birden bire bir silkiniş, bir uyanış olmuşçasına hareketlilik başlar yüreğimizde… Bir yerlerde bir şeyleri yanlış yaptığımız ya da eksik devam ettiğimiz hissi gelir yapışır yakamıza.
İşte o zaman düşünürüm, biz Resulümüzü hayatımızın hangi safhasına dâhil ettik? Ya da Resulün yeri yaşamımızın neresindedir? Neden sadece yılda birkaç günlük anmayla O’na olan sadakatimizi gösterdiğimizi varsayıyoruz? Oysa O’nun yeri çok daha ulvi, çok daha önemli olmalı değil miydi? O bize Rabbul Âleminin mesajını ulaştırmamış mıydı? O bizim önderimiz, rehberimiz, öğretmenimiz değil miydi? İlkokuldaki ilk öğretmenimizi bile hala unutamamışsak, hidayetimizin müsebbibi olan Resulü nasıl unutabiliriz? Nasıl hayatımıza dâhil etmeyiz?
Resulümüze karşı bir sorumluluk hissi beni daima teyakkuzda tutuyor. Ancak toplum olarak gafletimiz derinden ve sinsice devam ettiği için, Resulullah’ı zaman zaman gündemlerimize alsak bile yeterince idrak edemediğimizin sancısını duyumsatıyor. Oysa anamızdan babamızdan daha fazla hakkı vardı Resulün üzerimizde… O’nun ümmeti olmakla gururlandığımız, şefaatini garanti sayarak kendimizi avuttuğumuz şu demler, Resul’ün hakkını daha fazla vurgulamamızı gerektiriyor. Çünkü Risalet hakikatinden uzağa savrulmuşluk, bizi Resulü anlamaktan, O’na hakkıyla itaat etmekten de uzaklaştırıyor.
Şunu anlamak için kendimizi zorlamamız mı gerekiyor acaba? Biz son Resule tabii olmaklığımızı sadece atalarımızdan tevarüs eden bir alışkanlık olarak aldık ne yazık ki. Özgür irade ve seçimimizin olmadığı böyle bir inanışın bize çok fazla bir getirisi olmuyor. Sadece vicdan rahatlatma babından sürdürdüğümüz tekdüze ve monoton bir ibadetler ritüelinde birkaç salâvatla sınırlı kalıyor Resulü hatırlamak…
Ancak Kur’anın ilahi vahasına eriştiğimiz zaman, Resulün örnekliği ve rehberliğinin hayati bir anlam taşıdığının farkına varabiliyoruz. Yüreğin aydınlanmaya başlamasıyla, insan- peygamber olan O nadide elçiyi anlamaya ve kıymetini takdir etmeye başlıyoruz. Biraz geç kalmış gibi hissetsek de, nihayetinde Rabbimizin hidayetine kavuşmuş olmaklığın huzuru bizi teskin ediyor. İşte tam da bu demlerde Resulullah’ın hayatımıza etkisini anlamaya başlıyor ve büyük bir şuur ile inkişaf etmeye başlayan imanın semeresi, O’nu hak ettiği yere getirmeye başlıyor.
Önce O’nun sadece bir postacı olmadığını anlıyorduk. O öyle bir örneklikti ki, hem dünyamızın hem ahiretimizin mimarıydı. O’nun sözleri sıradan ve kalıplaşmış kimi ifadeler değildi. Hayat bahşeden kaynaktan fışkırıyordu. Duruşu öylesine farklı, dinamik ve muhalifti ki hayran olmamak elde değildi. Tevhidin mesajını yaymak için gecesini gündüzüne katarken bitmeyen bir sabır ve sebatla Rabbine olan bağlılığını her daim ispatlıyordu. Biz O’nda gördük samimiyeti, vefayı, azmi, küfre karşı tavizsizliği, sevgiyi, insan olmanın yüceliğini…
Biz O’nda gördük, sapkın topluluklar içinde yaşasak da kurtuluşun mümkün olduğunu… Rabbimizin bizi hiç unutmadığını hep yanımızda, şahdamarımızdan bile daha yakın olduğunu… O’nu tanıyınca anladık, Rabbimizin aslında bizi çok sevdiğini, değer verdiğini, bizi hep nimetlendirmek istediğini... Geleneğin asık yüzlü, cezalandıran, yakan ve sanki merhameti yanına yaklaştırmadığını sezdiren bir Rab öğretisine rağmen…
Biz ise hala yolun başındayız. Hala badireleri atlatmış değiliz. Hala elimizden tutulup Rabbe yöneltilmemiz gerekiyor. Sanki yürümeyi öğrenememiş bir çocuk gibi emeklemeye devam ediyoruz. Ayağa kalkmaya yürümeye ve koşmaya korkuyor gibiyiz. Resulün rehberliğine ulaşınca anlıyoruz, aslında insan denen mahlûkta ne cevherler olduğunu… Bizi cevherimizle tanıştıran Resule selam olsun… O, Hira’dan inip yaşantımıza girince her şey değişti. Hakikat yolunu bulduk. Ümidimiz kuvvetlendi, karamsarlığımız, Rabbimizin rahmet yağmuruyla paklandı. Yüreklerimizin üzerine çöreklenmiş yüzyılların ağırlığı kalktı.
Artık önümüze güvenle bakıyoruz. Çünkü bir Resulümüz vardı artık. Bize Rabbimizden haberler getiren, bizim için hüzünlenen, bizim için endişelenen. Rabbimizin ayetleriyle bizi ışığa kavuşturan, bizi temizleyip, paklayan, ötelerin iklimine bağlayan bir Resul… Ashabının can-ı gönülden söylediği “anam, babam sana feda olsun Ya Resulullah!” dediği gibi, hatta daha fazlasını diyesim geliyor. Anam, babam, eşim, çocuklarım ve nefsim sana feda olsun ya Resulullah! Hakkını nasıl ödeyebiliriz ki?
Sana binlerce Salât-ü selamlar, salâvatlar olsun! Sadece sözde değil, amelen de Sana olan sadakatimizin, itaatimizin ve sevgimizin ispatı olarak Seni desteklediğimizin, yardıma hazır olduğumuzun, arkanda saf tutuğumuzun nişanesi olarak Sana selam olsun diyorum. Rabbim şefaatçi olacaklara izin verdiği ahiret divanında Senin şefaatine nail olanlardan eylesin.