Fidan Güngör’ün fikri yapısında İslami hareket metodu ve bu hareketin ilkeleri çok önemli bir yer tutardı. Konuşmalarının ve derslerinin önemli bir kısmını hep bu konulara ayırırdı. Kaleme aldığı yazıların önemli bir kısmı da mezkur konulara ilişkindi.
Güngör’ün kitabındaki tertibe binaen, değerlendirmelerime İslami hareketin rabbaniliğine ilişkin görüşlerinden başlayacağım.
Fidan Güngör, İslami hareketin rabbani olması fikrini savunurken, bütün İslami hareketler için geçerli olacak genel ilahi kurallara vurgu yapıyor, herkesin gözetmesi gereken genel çerçeve ve ilkelerden söz ediyordu. Belirli bir hareketi rabbani kabul edip diğerlerini gayri rabbani ve İslam dışı görme gibi bir eğilimi ne teoride ne de pratikte taşımıyordu. Bu konuda teorik bakımdan Seyyid Kutup’tan ilham almakla beraber aynı kaynaktan beslenen ve kendi çıkarımlarına uymayan hareket ve şahsiyetleri dışlayanlardan farklı bir yaklaşımı vardı.
İslami hareketin rabbaniliğini işleyen yazının sonunda sadece bir somut örneğe işaret ediyor ve şöyle diyor:
“İslam inqılabı bu konu için çok müsbet, uygun ve somut bir örnektir. Üzerinde çalışılması ve araştırmalar yapılması gerekmektedir. İnqılab’ın saygın öncü kadrosu ve büyük önderi İmam Humeyni Hazretleri’nin (r.a) konuyu bütün bir derinliği ve inceliğiyle kavradığını ve bu anlayışı büyük bir başarı ile pratiğe geçirip uygulayabildiğini görüyor ve takdir ediyoruz.”
Bir önceki yazıda Fidan Güngör’ün teoride Seyyid Kutub’a, pratikte İmam’a büyük ilgi duyduğunu, İmam’ın pratikleriyle Kutub’un görüşlerinin birbiriyle uyumlu olduğuna inandığını ifade etmiştim.
Kitabında da hareketin rabbaniliği konusunu işlerken İslami hareketin genel çerçevesine işaret eden on ayet naklediyor.(1) Bu ayetler incelendiğinde konunun özel bir hareket bağlamında ele alınmadığı görülecektir. Dinin ikamesi için çalışanların dinin sahibi olan Allah tarafından konan ilke ve esaslara riayet edilmesi zorunluluğuna dikkat çekmekte ve dinin bu alanda da bir usulü olduğunu ifade etmektedir:
“Yaşamamızla ilgili en ince ayrıntılarına kadar esaslar ve hükümler koymuş olan bu dinin, mensuplarının inançlarını hayata nasıl hakim kılacaklarına dair esaslar koymamış ve usul belirlememiş olması düşünülemez. Düşünülürse, bu, din için büyük bir eksiklik ve zaaf olur. İşte, irdelemek ve tartışmak istediğimiz husus budur. Hareketin rabbanilik ilkesi deyince bunu anlıyoruz.”
Sözünü ettiği ilkeler bağlamında Uhud Savaşı’nda olduğu gibi Resule itaatsizlik ve savaş stratejilerine uymamanın ağır sonuçları, toplu halde mücadele verilmemesi halinde duçar olunacak azaplar, peygamberleri yurdundan çıkaranların bu amellerinden sonra cezalandırılacakları, peygamberlerin yalanlanması, onların buna sabretmesi ve mücadeleyle birlikte sabrın ilahi yardımın gelmesini sağlayacağı, bir milletin kendi durumunu değiştirmedikçe Allah’ın da onların durumunu değiştirmeyeceği, bizden önceki kavimlerin başına gelen sıkıntıların da bizim başımıza geleceği, müstekbirlerin bütün peygamberlere karşı çıktıkları gibi bugünkü dava adamlarına da karşı çıkacakları gibi konuları ilgili ayetlerin ışığında ele alıyor, bunların birer ilke ve esas olduğunun altını çiziyor, günümüz koşullarına uyarlamaya çalışıyor.
Güngör, İslami hareketle ilgili temel kuralları sünetüllah muvacehesinde değerlendiriyor, bu bakımdan ilgili kuralların bir hareketten diğerine değişmeyeceği, tümü için geçerli olduğu inancını dile getiriyor:
“Sonuç olarak; Sünetullah’ın en önemli özelliği, değişmez ve sürekli oluşudur. İlahi yasalar Allah (c.c) tarafından konmuş olup iman etmeyi, teslim olmayı ve kendisine uyulmayı gerektirir. İslami hareket metodunun da sünetullah’a uygun olması şarttır. Bu metod ile yapılacak çalışmaların başarılı ve netice alıcı olması yine de ilkelere olan sıkı bağlılık ile mümkündür.
Cenab-ı Hakk, ancak bu şartlara uygun hareket edilmesi sonucunda yardımın geleceğini ve sünnetullah’ın tahakkuk edeceğini yukarıda örneğini verdiğimiz ayet-i kerimelerde buyurmuştur. Yapılacak şey, Müslümanların iradelerini en iyi şekilde kullanmaları, nasslara uygun hareket etmeleri, davranış ve pratikler ortaya koymalarıdır.”
Rahmetli Molla Mansur’un Fidan Güngör’ün kaybından yaklaşık bir yıl sonra kaleme aldığı ‘İslami Hareket Metodunun Usulü’l Fıkıh Açısından Tahlili’ adlı makalesinin muhtevası dikkate alındığında Fidan Güngör’ün, İslami hareketin rabbaniliğini ilahi olan genel ilkeler çerçevesinde değerlendirirken işaret ettiği iki konu biraz muğlak kalıyor. Güngör, konuya ilişkin makalesinde şöyle diyor:
“Müslümanlar için önemli olan, metodun kavranması, Rabbani olduğuna inanılmasıdır; İslam’ı hayata hakim kılmak için kendisine has, orjinal ve usule sahip olduğunun bilinmesi ve sindirilmesidir. Kimi efendi, üstad veya ağabeylerin kendilerince ortaya koydukları bazı prensip ve ölçülerin, İslami hareket metodu bilinmesi yanlıştır. Bu yanlışlık onlarda oluşturulmuş olan parçalı ve bölmeli bir düşünce ve anlayışın sonucudur. Yanlışın ancak kendilerini bağlayacağı, Müslümanları bağlamayacağı açıktır.
Müslümanların ise, Kur’an’ın va’zettiği, Resulullah’ın @ bütün bir hayatı boyunca adım adım yaşadığı ve yaşattığı, ümmete usul ve yol olsun diye miras bıraktığı bir metodları vardır. Müslümanların bu değişmez ve eskimez metoda inanmaları ve bunu bütün anlayışları ile sindirip özümsemeleri gerekmektedir.”
Molla Mansur da metodun İslam’ın genel ilkeleri içinde olması zorunluluğunu ifade ediyor ancak bu genel daire içerisinde metodun tayininin mücadele adamlarına ait olduğunu, dolaysıyla herkesin kendi koşullarını gözeterek genel ilkelere uygun ama kendi şartlarıyla mütenasib farklı yol, yöntem ve metod izleyebileceğini çok sayıda delille ortaya koyuyor. Konuya ilişkin kadim ve cedid ulemadan bol miktarda nakilde bulunuyor ve kendi görüşünün de aynı yönde olduğunu belirtiyor.
Bu zaviyeden bakıldığında Güngör’ün, ‘üstad, efendi veya ağabeylerin kendilerince ortaya koydukları bazı prensip ve ölçülerin İslami hareket metodu bilinmesi yanlıştır’ şeklinde ifade ettiği cümlede muhatapların kim olduğu ve belirledikleri ölçülerdeki farklılıklar genel dairenin içindeki farklılıklar mıdır yoksa genel prensiplere muğayır ilkeler koyanlar mıdır belli değil. Molla Mansur’un konuya getirdiği açılımdan baktığımızda aynı dönemde ve hatta aynı koşullar altında mücadele verenlerin tıpkı fıkıhtaki içtihat farklılıkları gibi hareket metoduyla ilgili içtihatlarda da birbirinden uzak sonuçlara ulaşabileceklerini görüyoruz. Nasıl ki, fıkıhtaki müdellel ama farklı içtihatlar meşru görülüyorsa, hareket metoduyla ilgili müdellel farklı içtihatlar da meşru görülmeli.
İkinci konu da metodun tayininde siret ve sünnetin yeridir ki, Molla Mansur aynı makalede bu konuya da geniş yer veriyor ve siret ve sünnette var olan her fiilin ‘şer’i hüküm olup vakıa ve toplumsal şartlar çerçevesinde değerlendirilip düşünülmesi ve şekillendirilmesi gerekmektedir’ diyor. Ve ‘o zaman İslami hareket kendi süreci içinde farklı metodla ortaya çıkabilir ve herhangi bir tenakuz, istikrarsızlık ve metodsuzluk da söz konusu olmaz’ diye ekliyor.
Molla Mansur yine aynı konuyla ilgili şöyle diyor:
“Tüm bu nakillerden şu anlaşılıyor: Resulullah’ın siretinden, fiillerinden çıkardığımız metod, taabbüdi ve tevkif-i şer’iye değildir. Siyasi, askeri, taktik, plan, stratejiler olup aynı zamanda bir kısmı da zemin, zaman, vakıa ve değişik ortam ve toplum şartlarına göre şekillenmektedir. Eğer metod taabbüdi şer’iye veya tevkif-i şer’iye olsaydı, her zaman, her mekan ve her toplumdaki İslami çalışmamızda metodun alfabetik sırası ile bir metod fotokopisi ile hareket etmemiz gerekirdi. Yani İslami çalışmalarımızı akıl ve mantık mihengine vurmadan mutlak bir teslimiyet içinde hareket ederek ihtiyaç ve zaruret iktiza etsin veya etmesin bir gizliliğe başvurmamız, cehriyetten sonra hicret etmemiz, İslam devletinin oluşumunu da hicret diyarında kurmamız lazım gelirdi. Halbuki bu durumlar o asrın, vakıa ortamının ve o günkü toplumsal şartların doğurduğu metodlardır; teabbüdi ve tevkif-f değildir.”
Bir noktayı hatırlatmakta yarar var. Fidan Güngör ve Molla Mansur 1990 yılından itibaren birlikte çalışmaya başladılar. Molla Mansur, o zamana kadar herhangi bir yapının içinde yer almamış, İslami mücadelenin içinde ağır sorumlulukları tecrübe etmemişti. Molla Mansur için bu süreç 1990 yılından itibaren başladı.
Fidan Güngör ve Molla Mansur sık sık görüşür ve fikir teatisinde bulunurlardı ancak o günün yoğun olan gündemi ve pratik sorunlar onların teorik konular üzerinde uzun boylu konuşmasına pek imkan vermiyordu. İkisi de teoriden çok pratik bir çabanın içindeydi. Molla Mansur, birikimi çok olan biriydi. Ne ki, bu birikimini derli toplu bir şekilde sunması için hem pratik tecrübelere daha çok ihtiyacı vardı hem de zamana ve hareket deneyimi olan insanların teorik sorunlarını ona iletmelerine, çözüm istemelerine.
Ben Molla Mansur’un adı geçen makaledeki muhtevayı ayniyle Fidan Güngör ile paylaşamadığı inancındayım. Molla Mansur, Fidan Güngör’ün olayından sonra gittiği hicret diyarında hem düşünmek için geniş vakit buldu hem de önemli tecrübeleri geride bırakmıştı. Makalenin yazıldığı tarih ve koşullara bakarak, her iki durumda da onlarla olan yakınlığıma dayanarak Molla Mansur’un metod meselesini bu denli detaylı ve müdellel olarak Güngör ile paylaşmadığını söylüyorum. Eğer bu manada bir paylaşım yaşansaydı, Güngör’ün metodla ilgili yaklaşımlarının bir kısmını yeniden gözden geçireceği muhakkaktı. Çünkü Molla Mansur’un görüşlerine çok değer veriyor ve kabul ediyordu. Molla-aydın birlikteliğine çok güzel ve çok uyumlu bir ikili oluşturmuşlardı. Yaşasalardı, çok güzel fikirler üretip verimli pratikler geliştirirlerdi.
Fidan Güngör’ün İslami Mücadelede karşılaşılacak zorluklarla ilgili naklettiği ayet ve o çerçevede ifade ettikleriyle ilgili farklı değerlendirmelerin olabileceği inancındayım. Konuya ilişkin yazısında şöyle diyor:
“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara Öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu ki, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inananlar; ‘Allahı’n yardımı ne zaman?’ diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara:214)
İslami kaygı ve kavgamızın bağlı olduğu ilkelerden biri de bizden öncekilerin başına gelenlerin bizim başımıza geleceğidir. Allah’ın yasalarında bir değişiklik bulamazsın!
Yıllar var ki Müslümanlar yanlış bilgilendirildiler. Burunları dahi kanamadan, konfor ve rahatları kaçmadan, zindan, zülüm, işkence ve fakirlik görmeden, sihirli bir değnek yöntemiyle kurtulacakları ve hakim olacakları anlayışı empoze edildi. Müslümanlar bu sebeple hep kolay ve rahat olana tabi oldular. Ucuz yollardan kurtulacaklarını umdular ve hala ummaktalar…
Allah’ın (c.c) emirlerine, kanun ve yasalarına kesinlikle aykırı olan bu maslahatçı ve uzlaşmacı anlayışın Müslümanlara nasıl kazandırıldığını, buna nasıl inandırıldıklarını biliyoruz. Müslümanların bu afyonlaşmış anlayıştan ve düşüncelerden ne zaman kurutulacaklarını da doğrusu büyük bir merakla ve umutla bekliyoruz.”
Bütün peygamberler imtihana tabi tutulmuştur ve bu imtihanların kahir ekseriyeti sıkıntı ve meşakkat içermektedir ancak bunun istisnası da vardır. Hz. Süleyman da bir peygamberdir ve onun imtihanı zahmet ve meşakkatle değil, nimet ve rahmetledir. Bir kuralda bir istisnanın varlığı, başka istisnaların olabileceğine işaret eder. Zaten bir kuralın külli olması için akli olması, yani külliyat-ı akıldan olması gerekir. Akli olanla makul olan farklıdır. Akli demek, külli aklın koyduğu kuraldır. Makul olan, aklın kabul ettiği demektir. Bu sebeple akli kurallar küllidir.
Güngör, yukarıdaki ayetten sonra, ‘İslami kaygı ve kavgamızın bağlı olduğu ilkelerden biri de bizden öncekilerin başına gelenlerin bizim başımıza geleceğidir. Allah’ın yasalarında bir değişiklik bulamazsın!” diyor ve geçmiş kavimlerin başına gelenlerin bizim başımıza gelmesini sünnetüllah muvacehesinde değişmez bir kural olarak tanımlıyor. Oysaki zorluk ve meşakkatle imtihan külli kural olmadığı için, değişmez bir ilahi yasa olarak tanımlanamaz. Aksi halde Hz. Süleyman’ın durumunu nasıl izah edeceğiz? Mal bolluğu, evlat bolluğu, güç, kudret, nimet ve sıhhat da birer imtihan vesilesidir. Elbetteki maksadım mücadelenin kolayına kapı aralamak veya zorluklardan kaçmak değildir. Biz zorluklarla büyümüşüz. Konu, İslami hareketin ilkeleriyle ilgili nazari bir mevzunun sıhhatiyle ilgili değerlendirmedir. Güngör’ün bu konudaki çıkarımının sıhhati tartışma götürür.
(Konu devam edecek)