Fidan Güngör’ün İslami hareketle ilgili düşüncelerinin detayına ve analizine giriş yapmadan önce mukaddime hükmünde bir iki konuya işaret etmekte yarar vardır.
İhvan hareketi ve Hizb’ü Tahrir’in ürettiği fikirlerin tercümesi Türkiye’deki İslami uyanış sürecine hem önemli bir katkı sağlamış hem de ilk kıvılcımları oluşturmuştur.
Cumhuriyetin evvelinde şekillenen İslami hareketlerin fikri arka planı yerliydi. Şeyh Said ve Said Nursi’nin oluşturduğu hareketler, İslam dünyasının bir başka yerindeki İslami hareketin etkisiyle oluşmamıştı.
Şeyh Said hareketinin tamamen yok edilmesi, Nur hareketinin kendi mecrasını bulması ve Cumhuriyetin üzerinden otuz yıl gibi bir zamanın geçmesinden sonra, yani 1960’lardan sonra şekillenmeye başlayan yeni İslami akım, büyük ölçüde İhvan ve Hizb’ü Tahrir hareketlerinin tetiklemesiyle şekillenmeye başladı.
1960-1978 yılları arasında yetişen kuşağın kahir ekseriyeti şu veya bu oranda İhvan’dan etkilenmiştir. Fidan Güngör de bu kuşaktan olup İhvan hareketinin ürettiği yeni İslam düşüncesinden büyük ölçüde etkilenmiş biridir.
Arap dünyasındaki İslami uyanışın etkisi zaman içinde kendini üç ayrı çizgi halinde göstermeye başladı:
Hizb’ü Tahrir çizgisi
Hasan el-Benna ve Said Havva çizgisi
Seyyid Kutup çizgisi
Bu üç çizgi başından beri var olmakla beraber daha çok İran İslam İnkılabından sonra şekillenmeye başladı. Birinci çizgiye bağlı olanlar, Hizb’ü Tahrir’in İran İslam Devriminin başında İmam’a sunduğu anayasanın İran’da uygulanmamasından ötürü tavır almasıyla birlikte doğal olarak bu parti çizgisindekiler de İran’a karşı rezervli bir yaklaşım içine girdiler.
İkinci çizgiye bağlı olanlar, İran İslam inkılabından bir süre sonra tedricen muhalif veya çekimser ve rezervli bir tutum izlemeye başladılar. Muhalif gruba, Vahdet Kitapevi çevresi; çekimser ve rezervli gruba da Talebe Kitapevi çevresi örnek gösterilebilir.
Hasan el-Benna ve Said Havva çizgisine bağlı olup da İran İslam İnkılabına yakın duran istisna bir örnek, İlim Kitapevi çevresiydi. Bu çevre 90’lı yıllara kadar teorik olarak mezkur çizgiye bağlı olmakla birlikte İran İslam İnkılabına karşı da oldukça yakın bir duruş sergilemişlerdi.
Üçüncü çizgiye yani Seyyid Kutup çizgisine bağlı olanların bir kısmı tekfir ve selefi düşünüş tarzına doğru evrildiği için onlar da İran İnkılabına karşı ya mesafeli veya olumsuz bir yaklaşım içine girdi.
Bir kısmı da Seyyid Kutup çizgisiyle İran İslam inkılabını uzlaştırdı, Kutub’un düşüncelerinin İran’da hayata geçtiğine inandı. Fidan Güngör bu çizgiyi savunanlardandı. O, Seyyid Kutub’un savunduğu hareket metodunun İmam Humeyni tarafından hayata aktarıldığı inancındaydı. Bu tezini, İmam’ın Kutup’tan etkilenmesi şeklinde bir temele dayandırmıyordu. İki ayrı şahsiyetin İslami hareketin ilkeleriyle ilgili aynı çıkarımda bulunduğunu, birinin teoride, ötekinin pratikte önemli bir başarı gösterdiğine inanıyordu.
İslami harekette merhalecilik, İslami harekette sınıfsızlık, İslami hareket fıkhı, İslami harekette konum tespiti, İslami harekette tez ve antitez gibi konularda İmam’ın pratikleriyle Kutub’un düşüncelerinin bire bir uyuştuğuna inandığı için teoride Seyyid Kutub’a, pratikte İmam Humeyni’ye büyük ilgi duyardı.
Ehl-i Sünnet dünyası menşeli teorik birikim ve çıkarımlarla Şii düşünce temelinde şekillenmiş büyük bir hareketi uzlaştırmak, herkes için kabulü mümkün bir yaklaşım olmayabilir. Bu, bir. İkincisi, Mezkur farklılığı göz ardı edip İslam temelinde konuya bakılsa bile, iki ayrı şahsiyetin çıkarımları ve pratiklerinin veya birinin çıkarımlarıyla ötekisinin pratiklerinin bire bir örtüşmesi kolay değildir. Örneğin Seyyid Kutub’un düşünce yapısında ‘cahiliye’ ve ‘cahiliye toplumu’ kavramları önemli bir yer tutmakta, çerçevesini çizdiği hareket metodunda bu iki kavram belirleyici olmaktadır. Kutup, içinde yaşadığı toplumu cahiliye toplumu olarak nitelendirip alternatif İslam toplumunun teşekkülünü önermektedir. Şehid Seyyid Kutub’un cahiliye toplumu tanımı ve bu kavrama yaptığı vurgu, doğrudan olmasa da dolaylı olarak tekfir düşüncesine zemin hazırlamıştır denebilir.
İmam Humeyni, Seyyid Kutup kadar kitap yazmamıştır. İmam’ın yazdığı kitap sayısı mahduttur. İslami harekete ilişkin yazdığı en önemli ve hatta tek eser, Velayet-i Fakih adlı kitaptır. İmam’ın düşünce dünyasında Kutub’un gündeme aldığı mezkur iki kavram yoktur. Tam aksine İmam, içinde yaşadığı toplumun yanında yer alıp rejimin karşısında durmuştur. Rejim ile toplum arasına kalın ve kesin bir çizgi çizerek kendisi toplumun yanında yer almıştır. İmam’ın hareket anlayışında toplum çok önemli bir yer tutmaktadır. İmam, devrimden önce de sonra da bu anlayışını korumuştur. 15 yıllık sürgünden sonra İran’a döndüğünde havaalanından Beheşt-i Zehra mezarlığına arabayla giderken milyonların arasında ilerliyor ve Güney Tahran’daki kalabalıkların arasından geçerken, ‘Benim işim bu insanlarladır’ diyor.
İmam devrimden sonra da devrime ters düşen insanlara toplumun ve toplumsal taleplerin yanında yer almalarını tavsiye ediyor, toplumsal talebi gözetmemeleri halinde toplum tarafından cezalandırılacaklarını söylüyor.
İmam’ın toplumu esas aldığı kadar, toplum da İmam’ı esas almıştı. Karşılıklı bir dayanışma, yardımlaşma, bağlılık oluşmuştu. Şunu unutmamalıyız ki, bu karşılıklı bağı oluşturan İmam ve onun teorik ve pratik yaklaşımlarıydı.
İmam, İslam ahkamının ve İslam devletinin uygulanmasını, toplumsal talep şartına bağlı görüyor diyebilirim. İmam’ın ancak toplumun istemesiyle İslam devleti hayatiyet bulabilir şeklinde bir düşünce içinde olduğu savunulabilir. Bu yaklaşımı, onun pratiklerinden çıkarıyorum. İmam, devrimden birkaç ay sonra İran İslam Cumhuriyeti’ni referanduma sundu. Bir konuyu referanduma götürdüğünüz zaman, toplumun çoğunluğunun görüşünü esas alıyorsunuz demektir. Referanduma götürdüğünüz konunun uygulanabilmesi için toplumsal talebi esas alıyorsunuz demektir. Şu noktaya dikkat edilmesi gerekir: İmam, İslam’ın kendisini referanduma sunmuyor. İslam ahkamına ve düşüncesine dayalı bir devlet düzeninin uygulanıp uygulanmamasını referanduma sunuyor. Topluma, ‘Siz böyle bir uygulamayı istiyor musunuz istemiyor musunuz’ diye soruyor. Her referandumda evet çıkma kadar hayır çıkma ihtimali de vardır. Bu ihtimaller bir yana, referandumun kendisi önemlidir. Bir konuyu referanduma götürdüğünüz zaman, o konunun uygulanması için toplumsal çoğunluğu şart görüyorsunuz demektir. Bu, referandumun tartışılmaz bir yanıdır. İmam, referanduma gitmekle hayır çıkma riskini kabul etmiş demektir. Çünkü referandumdan önce çok çetin tartışmalar yaşandı. Şah rejiminin yıkılması için faaliyet gösteren farklı ideolojik temeldeki tüm hareketler İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı çıkıyor, farklı anayasal düzenler savunuluyordu. Tartışmalar çatışmalara kadar uzadı. Bu sebeple referandumu boykot kararı alan gruplar da vardı, hayır çıkması için çalışanlar da. Eğer referandumda hayır çıksaydı, İmam anayasayı değiştirmek zorunda kalacaktı ve değiştirecekti de. Çünkü İmam, devrimi halkın yaptığına inanıyor ve ancak halkın kabul edeceği bir anayasanın ve devlet biçiminin uygulanabileceğine inanıyordu.
Devrimin İmam tarafından referanduma sunulması, İmam’ın bir yandan topluma yüklediği misyonun mahiyetine, öte yandan da devleti toplumsal bir sözleşme olarak gördüğüne işaret ediyor ve bu konuda İmam’ın Şehid Seyyid Kutup’tan çok farklı bir düşünce yapısına sahip olduğunu gösteriyor.
Fidan Güngör’ün Seyyid Kutub’un İslami hareketle ilgili ele aldığı temel konuları İmam’ın pratikleriyle uyumlu görmesi, toplum meselesi hariç genel hatları itibariyle doğru sayılır. Ancak İslam düşüncesi temelinde belirlenen genel çerçevenin içini doldurmak kaçınılmaz olarak farklılık gösterecektir.
Üzerinde önemle düşünülmesi gereken bir diğer konu da, Sünni dünyada aydın Müslümanlar tarafından geliştirilen ve üretilen değerli fikirlerin hayata geçirilmesiyle ilgili aşılması güç problemlerdir. İslami hareket, İslam temelinde geliştirilen tüm aktiviteleri kapsadığına göre, bu alanlarda ciddi gelişmeler kaydedebilmek, toplumsal talebi yönlendirebilmek için ulemanın önemli rol üstlenmesi gerekir. Ne var ki, Sünni dünyada ulema örgütlü değildir, kurumsal bir yapıya sahip değildir. Sünni uleması, mektebi gücünü kaybettikten sonra onu yeniden kazanma yolunda hatırı sayılır bir çaba içinde de değildir. Bu sebeplerden dolayı Sünni ulema, fikir üretme açısından Sünni aydınların gerisinde, Şii ulemaya nisbetle de hem fikir hem de pratik bakımından geridedir. Bu farklılıktan ötürü Sünni aydınların fikirleriyle Şii alimlerin pratiklerinin önemli ölçüde örtüşmesi doğaldır.
Eh-i Sünnet dünyasındaki ulema, örgütlenmediği, mektebi bir yapıya kavuşmadığı sürece aydınların gerisinde kalacak, Sünni aydınlar da İslami hareketi toplumsallaştırmada belirli bir düzeyi aşamayacaktır.
İslam dünyasındaki aydınların ez cümle Fidan Güngör’ün İslami hareketle ilgili düşüncelerini değerlendirirken hadiseye bir de bu açıdan bakmakta yarar vardır.
Gelecek bölümden itibaren doğrudan Fidan Güngör’ün İslami hareketle ilgili yaklaşımlarını değerlendirmeye çalışacağım.