Fidan Güngör’ün fikri ve hareki kişiliğiyle ilgili değerlendirmelere bu bölümde de devam edeceğim. Onun hareki boyutunu incelerken gerçekçi değerlendirmeler yapabilmek için muhiti ve şartları göz önünde bulundurmak gerekir. Şahsiyetleri değerlendirirken onların hangi koşullar içinde yetiştiği, nasıl bir donanıma sahip olabildikleri ve hangi zorluklarla kuşatıldıkları dikkate alınmalı ki, ne bir abartıya kaçılsın ne de bir haksızlığa yol açılsın.
Cumhuriyetin bidayetinden günümüze kadar mücadele temelinde İslami kaygılarla ortaya çıkan öncüler, çökmüş bir imparatorluktan geriye kalan yıkıntıların arasındaki boşluklardan yararlanıp başkaldıran fidanlara benzer. Şeyh Said, Süleyman Hilmi Tuna, İskilipli Atıf Hoca ve Said Nursi gibi öncüler, Osmanlı döneminde kazandıkları birikimleriyle Cumhuriyet döneminde şekillenen koşullara itiraz ederken sonraki kuşaklar Cumhuriyet döneminde elde edebildikleri birikimle seslerini yükseltmeye çalıştılar. İlk kuşakla sonraki kuşaklar arasında donanım imkanları bakımından kıyas kabul etmeyecek bir fark vardır. Önceki kuşaklar münbit bir muhitte donanım imkanına kavuşmuşken sonraki kuşaklar enkazın altında yetişmiştir. Sonraki öncüleri değerlendirirken onların enkaz altındaki koşullarda yetiştikleri unutulup onları çok daha verimli ortamlarda yeşeren ve matlub düzeyde donanan öncülerle kıyas etme yanlışlığına düşülmemeli.
Fidan Güngör adı geçen ilk kuşak öncülerinde olduğu gibi İslami ilimlerin tedris edildiği medreselerde yıllar boyu eğitim görme imkanını bulan biri değildi. Arap dünyasında yetiştiği için Arap edebiyatına hakim olup doğrudan kaynaklara ulaşma imkanı olan Arap kökenli öncülerin şansına da sahip değildi. Çok daha verimsiz ve zor koşullar içinde ve sadece Türkçe kaynaklardan yararlanarak edindiği donanımla bir inşa hareketine başladı.
Fidan Güngör, İslami harekette merhaleciliğe ve ilk merhalenin de sahih İslam düşüncesi temelinde bir kadro yetiştirmek olduğuna inandığından ötürü çabalarının çok önemli bir kısmını uzun yıllar insan yetiştirmeye, insan terbiyesine ve çekirdek kadro oluşturmaya ayırdı. Kadrolaşma şeklinde ifade edilebilecek bu süreci tecrübe ederken önünde geçmiş kuşaklardan devraldığı önemli bir birikim yoktu. Matlub bir kadro çalışmasını yapmayı büyük ölçüde sekteye uğratan koşullar da ayrı bir zorluk olarak önünde duruyordu.
Güngör, MTTB döneminde öğrenci hareketleriyle ve öğrencilerle irtibatlı bir çalışma yürütüyordu. MTTB’den ayrıldıktan sonra ve özellikle de 1980 askeri darbesinden sonra 1985’e kadar daha çok orta sınıf diye tanımlanabilecek memur, işçi ve esnaf kesimiyle ilgili çalışma yürüttü. Çünkü sosyo-ekonomik alt yapının oluşması bu sınıfla sağlanabilirdi. O günün koşullarında dernek vakıf gibi legal zeminler yoktu. Kültürel çalışmalar ağırlıklı olarak ev merkezliydi. Bunun için evini uzun yıllar kültürel faaliyetlere açabilen, ailesini bu yükü taşımaya hazırlayabilen, evini Dar’ül Erkam’a çevirebilen, kazancından infakta bulunabilen samimi insanlara ihtiyaç vardı. Dar’ül Erkamlar olmadan öğrenciler üzerinde çalışma yapmak, onları eğitmek imkansız gibiydi. Önce öğrencilerin yetiştirilebileceği koşulların oluşturulması gerekiyordu.
O dönemlerde Diyarbakır’da bildiğim kadarıyla zaten sadece iki fakülte vardı ve öğrenci sayısı da azdı. Sonraki yıllarda üniversite ve öğrenci potansiyelinde önemli gelişmeler oldu.
Öğrenci sınıfı seyyal olduğundan ötürü onlarla bir temel atılamazdı. Okulu bitiren öğrenciler doğal olarak iş ve hayat gereği her biri bir tarafa gitmek durumundadır. Öğrenciler üzerinden kalıcı bir alt yapı oluşturulamaz. Sabit bir kadro olmadan farklı bölgelere dağılan öğrencilerle irtibatı sürdürmek de mümkün olmazdı. Bu sebeplerden dolayı önce sabit bir kadronun ve alt yapının teşekkülü zorunluydu. 1985’e kadar öncelikle orta sınıf üzerinde yoğunlaşmasının nedenleri bu kabilden olsa gerek. Ancak orta sınıf üzerinde temel atmanın dezavantajı da vardı. Orta sınıfta yer alan insanların kahir çoğunluğu tahsil bakımından düşüktü. Yüksek öğrenim görmüş olanı çok çok azdı. Ekseriyeti lise, orta ve ilkokul mezunuydu. Ayrıca bu sınıftaki insanlar belli bir yaşa ulaştığı için kültürel bakımdan fikir üretecek bir düzeye çıkmaları çok zordu. Kendileri aydınlanıyordu ama başkalarını aydınlatmaları kolay değildi. Kendileri gönül vermişlerdi, baş koymuşlardı bu davaya ancak başkalarını da aynı satha çıkarmaları derin bir bilgi ve beyan gücünü gerektirirdi ki, doğal olarak onların gücünü aşıyordu. Orta sınıf, sahip oldukları imkanları itibariyle gelişebilen öğrencilere zemin hazırlamada önemli bir rol üstleniyordu.
Orta sınıfa ilgisinin yanında az ve öz bir oranda ortaöğretimden yetiştirdiği bir grup gencin varlığını da kayda geçmek gerekiyor.
Fidan Güngör’ün ilk merhalede orta sınıf üzerinde yoğunlaşmasını ve yıllarını onlara vermesini kınayan ve alaya alanlar da vardı. Üniversite mezunu olan, bilgi ve birikimli olan ama sorumluluk altına girmeyenler, bir yapı oluşturmanın, bir temel atmanın ne olduğunu pratikte denemeyenler onun neden yıllarını bu sınıfa ayırdığını anlamıyorlardı. Güngör’ün emekleri, yedi yıl sonra semeresini vermeye başladı.
1978’de başlattığı temel atma çabaları, 1985’te yeni bir merhaleye girdi. Ortaöğretimden yetiştirdiği beş öğrenci 85’te Dicle Üniversitesi’ne kayıt yaptırdı. Bu tarihten itibaren üniversite gençliğinin sahih İslam ile tanıştırılması üzerinde ciddi çalışmaları oldu. Çünkü öğrenciler üzerinde çalışmak için gerekli alt yapı imkanları belirli oranda oluşmuş ve bizzat yetiştirdiği gençler üniversiteye girmişti.
1985-1989 yılları, orta sınıfın yanında yüksek öğretim öğrencileri üzerinde yoğunlaşılan, daha nitelikli insanların yetiştirilmesine çalışılan yıllar oldu. Fidan Güngör, bu dönemde üniversite öğrencilerine çok emek verdi. Üniversite öğrencilerinin sahih İslam düşüncesini kazanmaları ve sorumluluk üstlenebilecek düzeye gelmeleri için onun ne kadar zaman ayırdığı, ne kadar özveride bulunduğu indellahta saklıdır.
Üniversite öğrencileriyle ilgilenmesi, doğal olarak onun öncelikle bölgede daha yakından tanınmasını sağladı. Öğrencilerin çoğu Doğu Anadolu, Güneydoğu ve Ak Deniz bölgelerinden olduğu için daha önce uzaktan tanınan Güngör, öğrenciler dolaysıyla çok daha geniş bir bölgede tanınmaya, ilgi odağı haline gelmeye başladı. Bu açılım, mezkur bölgedeki duyarlı ve sorumlu Müslümanlarla irtibatı beraberinde getirdi. Bölgesel düzeyde karşılıklı ziyaretler, düşünce paylaşımları, yöntem ve hedeflerde ortak anlayışa ulaşma kabilinden olan konularda ciddi yakınlaşmalar yaşandı.
Zaman ilerledikçe Fidan Güngör’ün sorumlulukları ağırlaşıyordu. Bir yandan Diyarbakır’daki iki yönlü çalışmaları, öte yandan bölgesel düzeyde oluşan ilgi, beklentileri arttırıyor, ilgi ve beklentiler de sorumlulukları ağırlaştırıyordu.
1989’dan sonra yeni bir döneme girildi. Zira Güngör’ün emek verdiği gençler mezun olup öncelikle bölge ağırlıklı olarak geniş bir alana dağılmaya ve gittikleri yerde etki oluşturmaya başlamışlardı. Bu tarihten itibaren Güngör’ün bölgesel ilişkileri artmaya, çok daha geniş bir alandaki Müslümanların sorumluluğunu taşımaya başladı.
1989’dan 1993’e kadar olan dört yıllık bir sürede Erzincan ve Kars hariç Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin tamamı ile güneyden Adana’ya kadar uzanan bölgede ciddi bir çaba ortaya koydu, önemli bir oluşuma öncülük etti ve adı geçen bölgede önemli etkiler bıraktı.
Bu dönemde Diyarbakır’dan başlamak üzere hemen hemen tüm bölgede ortaöğretim öğrencilerinin de sahih İslam ile tanışmalarını sağlayacak çok verimli çabalar geliştirildi. Artık her yerde tüm sınıflar üzerinde ciddi çabalar gösteriliyor. Her yaştan ve her sınıftan insanlar arınma sürecine aktif olarak katılıyordu.
Bu dönemde adı geçen bölgede çok sayıda kitapevi açıldı. Kitapevleri vesilesiyle hem İslami uyanış sürecinin teorik araçları hükmünde olan kitap ve dergiler en ücra ilçelere kadar ulaşıyor hem de çok sayıda insan bu kitapevleri merkezli aydınlanma süreciyle tanışıyordu.
92-93 yıllarında eğitim çabaları ilkokul öğrencilerine kadar indirildi. Artık çekirdekten bir nesil yetiştiriliyordu. Bu çocuklar üniversiteye geldiklerinde önceki kuşağa göre en az on yıl önde olacak, önemli bir birikim ve tecrübeyle üniversiteye başlayacak ve üniversiteyi bitirdiği zaman takriben 15 yıllık bir deneyime sahip olmuş olacaklardı.
1993’e gelindiğinde bölgeye egemen şiddet ve terör baskısına rağmen davet ve tebliğ çabaları, arınma ve aydınlatma gayretleri artık kitlesel bir düzeye ulaşacak sınıra gelmişti. O zamanlar bölgede legal faaliyetler adetten değildi. Bugünkü gibi dernek ve vakıflar da yoktu. İlk kitlesel açılım Diyarbakır’daki Sümer Camisi’nde halka açık bir etkinlikle/seminerle start aldı. Bayağı bir katılım olmuştu. Artık her vesileyle daha geniş platformlarda sahih İslam düşüncesi sunulacaktı ki, uzun yıllar bölgede tezgahlanan ve baskısı fiili olarak hissedilen oyunlar devreye sokuldu ve çok daha verimli bir döneme girmek üzere olan yılların çabaları bambaşka bir mecraya çekildi, yangının içine itildi.
Fidan Güngör’ün mücadelesini beş ayrı dönemde değerlendirmek mümkündür:
Birinci dönem, ilk gençlik yıllarından 1978’e kadar olan dönemdir Bu dönem MTTB, Akıncılar ve parti çizgisi içinde olmuştur. İlk deneyimini bu çizgide edinmiş, şahsiyeti bu dönemde tebarüz etmeye başlamıştır.
İkinci dönem, 1978’den 1985’e kadar olan dönemdir. Bu dönem, altyapı dönemidir. Altyapı çalışmaları gözükmez, ses getirmez ama belli bir süre sonra çok verimli çalışmaların oluşmasını sağlar. 93’te gelinen düzey, bu dönemdeki çabaların sonucudur. Temel bu yıllarda atıldı. Bu dönemdeki çabaları, akranı tarafından anlaşılmadı veya anlaşılmak istenmedi.
Üçüncü dönem yani 1985-1989 arası olan dönem, ilk adımın semeresini vermeye başladığı birinci açılım dönemidir. Üniversite gençliğinin aktif olarak katıldığı ve bölgesel açılımın başladığı dönemdir.
Dördüncü dönem yani 1989-1993 yılları arası olan dönem, açılımın ikinci merhalesi hükmündedir. Eğitim ve aydınlatma çabaları toplumun tüm katmanlarına yayılmış, çok geniş bir bölgede karşılıklı sorumluluk anlayışı üzerinde birliktelikler sağlanmış, sahih İslam düşüncesinin kitlesel düzeyde sunumuna başlanmış, örnek bir toplum oluşturma sürecine yaklaşılmış bir dönemdir.
Beşinci dönem, 1993’ün ortalarından 1994’ün Eylül ayına kadar olan bir yıllık dönemdir. Bu kısa sürede yaşananlar, Fidan Güngör’ün planladığı merhaleler arasında olan şeyler değildi. Tamamen tahmili bir süreç yaşandı ve etkisini uzun yıllar gösterecek hadiseler cereyan etti.
Fidan Güngör’ün büyüklüğü, onun sahip olduğu donanım düzeyi ve kendisini kuşatan zorluklara rağmen İslami uyanış sürecine verdiği katkıyla ilgilidir. Güngör, bir alim değildi. Yıllarını medreselerde İslami eğitimle geçirip İslami ilimlerle donanıp o ilminin gücüyle etkinlik oluşturan biri değildi. Eğer böyle bir ilimle donanmış olsaydı, çok daha farklı etkiler bırakabilir, çok daha farklı katkılar sunabilirdi.
Fidan Güngör, modern eğitim sisteminde doktora düzeyine kadar eğitim görmüş bir akademisyen de değildi. Böyle bir eğitim görmüş olsaydı, belki daha önemli katkılar sunacaktı.
Fidan Güngör, büyük ariflerin irfan halkalarında tehzib ve terbiyeden geçmiş biri de değildi.
O, bütün bu alanlarda donanım imkanı bulamadığı halde adı geçen alanlarda donanmış insanlardan bir çoğunun yapamayacağını yaparak, onların üstlenmediği sorumlulukları üstlenerek, onların katlanmadığı zahmetlere katlanarak, onların göğüs geremeyeceği risklere göğüs gererek, onların gösteremediği sebat ve istikrarı göstererek bir nesil yetiştirdi, bir örneklik oluşturdu, İslami uyanış sürecine önemli katkılar sundu. Fidan Güngör’ü değerlendirirken onu kendini ilme vermiş bir alimle, kendini akademik çalışmalara adamış bir akademisyenle, kendini irfana adamış bir arifle kıyas etmemek gerekir. Onu, sahip olduğu az donanımla yaptığı çok işlere bakarak değerlendirmek gerekir.
Fidan Güngör’ü ihtiyaçları başkaları tarafından karşılanan ve böylece tüm vaktini çalışmalarına ayıran hareket adamlarıyla da kıyaslamamak gerekir. O çalışan, kazanan ve kazandığını inandığı yola harcayan biriydi. Eğer tüm vaktini ayırabilseydi, katkısı da daha çok olabilirdi.
Fidan Güngör’ün doğrudan ve dolaylı yetiştirdiği insanlar, bugün Türkiye’nin her ilinde ve birçok ilçesinde bir şekilde Müslümanca yaşama gayreti içindedir.
Fidan Güngör, donanım mahdudiyetine ve kendisini kuşatan zorlu koşullara rağmen sadaka-i cariye hükmünde bir çığır açarak gitti.