1- İslami hükümlerin ve bu hükümlerden istinbat yollarının, amaç ve sonuçlarının ne olduğu ve ne olabileceğinin iyi bilinmesi.
2- Yaşanan vakıanın hemen her yönüyle iyi tanınması, anlaşılması.
Bu iki temelden ya da birinden mahrum olan, hakkını veremeyen birinin bu fıkhı kavraması zor olacaktır.
Diğer taraftan bu ilim dalının bağlantılı olduğu üç mevzu vardır. Bunlar:
1- Şeriatın amaçları
2- Meşakkatin izalesi
3- Araçlar-sonuçlar.
Bunlara kısaca değinelim:
1- Şeriatın amaçları:
Şeriatın amacı, kulların dünya ve ahiret maslahatlarının sağlanabilmesidir. Maslahat, menfaatin meydana gelmesi, oluşumudur.
İmam Gazali maslahatla ilgili şunları söyler: ‘Maslahat aslında menfaatin celp edilmesi ve mefsedetin-zararın defedilmesidir. Ancak bizim kastettiğimiz bu değil. Çünkü menfaatin celp edilmesi ve zararın defedilmesi kulların amacıdır. Kulların maslahatı amaçlarını gerçekleştirebilmelerindedir. Ama bizim maslahattan kast ettiğimiz, şeriatın amacının korunduğu maslahattır. Şeriatın kullarla ilgili amacı beş tanedir:Dinlerini korumak, b) canlarını korumak, c) akıllarını korumak, d) ırzlarını korumak, e) mallarını korumak. İşte bu esasların korunmasını sağlayan her şey maslahat, bunların heder olmasına götüren her şey de mefsedettir. Ki, bunların defedilmesi haddizatında maslahattır.
Maslahat konusu, usul kitaplarında pek çok kategoride ele alınmıştır. Bu kategorilerin en iyisi ve öncelikler fıkhıyla en ilintili olanı, maslahatların ehemmiyet ve kuvvet derecesine göre sınıflandıran kategoridir. Bu kategoriye göre maslahatlar üç kısımdır:
a- Zaruret kabilinden olan maslahatlar
b- İhtiyaç cinsinden olan maslahatlar,
c- Tamamlayıcı ve güzelleştirici nitelikte olan maslahatlar.
a) Zaruri Maslahatlar:
Din ve dünya menfaatlerinin meydana gelmesinde olmazsa olmaz kabilinden olanlardır. Bunların kaybedilmesi ya da korun/a/maması, dünya hayatının alabora olması ve ahirette de kurtuluşun elden gitmesini kaçınılmaz kılar. Zaruri maslahatlar yukarıda geçtiği gibi beştir. Dinin, canın, aklın, ırzın ve malın korunması.
Şeriat, bu maslahatların muhafazasını farz kılmıştır. Bunların kati surette korunması için ceza hukukunda bazı müeyyideler salık vermiştir. Dinin korunması için cihadı ve irtidat cezası, canın korunması için kısas ya da diyet cezası, aklın korunması için uyuşturucu madde cezası, ırzın korunması için zina cezaları, malın korunması için gasp ya da hırsızlık cezalarını ön görmüştür.
Bunların korunmasına halel getirebilecek durumlara karşı bir taraftan müeyyide uygulayan şeriat, bir taraftan da bunların muhafazasının tehlikeye girdiği durumlarda da ferde acil çıkış kapılarını göstermiş, çaresiz bırakmamıştır. Dinin muhafazası için zorluk karşısında kerhen küfür kelimelerinin telaffüz edilmesini, hayati tehlike karşısında domuz eti vb haram yiyeceklerin ihtiyaç kadar alınmasını, su ile abdest ya da guslün alınması, bedenin tümü ya da bir cüz’ü için hayati bir tehlike oluşturacaksa teyemmüm yapılması vb gibi zaruret hallerine de ruhsat vermiştir.
Dinin neyi öncelediğini bilmekten yoksun olan, dinin korunmasını emrettiği maslahatların zayi olmasına sebebiyet verebilir. Filhakika küfür ve zulüm karşısında hayata mal olması pahasına bile olsa hakkı haykırmak bir azimet ve erdemlilik iken, su kullanımıyla canı tehlikeye atmak erdemlilik ve azimet değil cana kasıttır.
b) İhtiyaçlar:
Dinde ve hayatta genişliğin sağlanması, darlık ve sıkıntıların izalesini sağlayan maslahatlar bu kabildendir. Bunlar, zaruri ihtiyaçların tamamlayıcısı hükmündedir ve bunlarla fert veya toplumun zaruretler hususunda ifrat ya da tefrite kaçmamaları sağlanır.
c- Tamamlayıcı ve güzelleştirici nitelikte olan maslahatlar:
Bu kısım da, güzel adet ve üstün ahlaklardan sayılan ve adap diye tabir edilen maslahatlardan müteşekkildir. Temizliğe riayet etmek, güzel giyinmek, güzel koku sürmek, güleç yüzlü olmak, evlilikte denklik, guslün adapları vb. bu kabilden olan maslahatlardandır. Bu kabilden olan maslahatın zayi edilmesi, ilk iki maslahatın zayi olmasını beraberinde getirmez.
Bu sıralamaya bakıldığında ihtiyaçların zaruretleri, tamamlayıcı olanların da ihtiyaçları kemale erdirdiği görülecektir.
Bu kategori, öncelikler fıkhıyla sıkı bağlantılıdır. Çünkü alime düşen bu sıralamayı bilmesi ve koruması, zaruri olanları ihtiyaç olanlara, ihtiyaç olanları da tamamlayıcı olanlara tercih etmesidir. Bu sıralamanın tefeqüh edilmemesi (anlaşılmaması, bilinmemesi) insanların dini ve dünyevi konularda sıkıntı ve darlıklara düşmelerini beraberinde getirecektir.
Kuran ve sünnetten bu sıralamaya dair deliller:
“Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad edenin (yaptıkları) gibi mi saydınız? (Bunlar) Allah katında bir olmazlar. Allah zulmeden bir topluluğa hidayet vermez.” (Tevbe: 19-20)
Ayetteki maslahatlar: hacılara su verilmesi, Mescid-i Haram’ın imarı ve cihat. Allah-u Teâlâ cihadı diğer ikisine takdim ve tercih etmiştir. Çünkü din, ancak cihatla ayakta durur, diğer iki maslahatla değil.
Kuran’ın tümüne analitik bir nazarla bakıldığında görülecektir ki, bir Müslüman’ın, yaşamında ihtiyaç duyabileceği konulara temas etmiş, genel itibariyle teferruata girmemiştir. Peygamber kıssalarına bakıldığında, ilk Peygamber’den son Peygamber’e (S.A.S.) kadar tümünün hayatında belli bazı pasajlar sunmuş geri kalan kısımlarını aktarmamıştır. Musa (A.S.)’a eşlik eden ve toplumda ‘Hızır’ diye bilenin ismini, Ashab-ı Kehf’in sayılarını vb. bilgilere yer vermez. Hatta bunun etrafında kopan tartışmaları “ğayba taş atmak” olarak niteler ve şiddetle eleştirir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür Bundan amaç, yaşam için ehemmiyet arz eden kısımları sadece aktarmaktır.
Sünnetten Deliller:
Doğrusu sünnette çok çarpıcı örnekler mevcuttur. Bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
1- Mekke döneminde Müslümanların karşılaştığı enva-i türlü çile ve işkencelere rağmen Müslümanlara defansif maksatlı bile olsa cihada müsaade edilmemişken, Ben-i Kureyza gazvesinde dinin direği olan namazın bile önüne geçmiştir ki Peygamber (S.A.S.) “Allah’a ve ahiret gününe iman eden ikindiyi Ben-i Kureyza topraklarında kılsın” demiştir. Bazı sahabeler, bu hadisin maksadına bakarak sadece acele edilmeye matuf söylendiğine hükmederek namazı yolda kılarlarken, bazıları ise hadisin zahirine bakarak vakit geçtiği halde namazı, Ben-i Kureyza topraklarına varana kadar kılmamışlardır. Böylelikle cihadı namaza öncelemişlerdir.
Bu hadis gösteriyor ki öncelikler zaman ve zemine göre değişen ahval ve şerait ölçüsünde değişim arz edebilmektedir.
2- Hudeybiye antlaşmasında Kureyş’i temsil eden Süheyl bin Amir ile Peygamber (S.A.S.) arasında bazı anlaşmazlıklar oluşur. Kureyş cenahı o sorunları zaruri ad ederken, peygamber (S.A.S.) onları şekilsel olarak görmüş ve maslahatın, antlaşmanın tamamlanmasında olduğunu idrak etmiştir. O sorunlar da; Kureyş’in besmele yerine “ey Allah’ım Senin adınla” ifadesinin, “Allah’ın Resulü Muhammet” yerine de “Abdullah’ın oğlu Muhammet” ifadesinin yazılması hususlarıydı. Peygamber (S.A.S.), şekilcilikten ve lafızlara takılmaktan kaçınarak, maslahatın, pek çok sahabenin itirazına rağmen antlaşmanın deklare edilmesinde olduğunu gördüğünden bu tekliflerini kabul etmiştir.
3- Bir hadiste Peygamber (S.A.S.) şöyle buyuruyor: “İman 70 küsur bölümdür. En yüce / üstün olanı la ilahe illallah’tır. En düşük olanı ise yoldan eziyet veren şeyleri kaldırmaktır.” Burada amellerin önem derecesine göre bir sıralama yapılmıştır. ……………………….
4- İmam Hüseyin (r.a.) hac yolundayken, Kerbela’ya yönelmesi gerektiğine kanaat ettiğinde, hacdan vazgeçip cihadı öncelemiş ve oraya yönelmiştir.
2 - Meşakkatlerin kaldırılması, izale edilmesi:
Şeriatın nezdinde; olması gerekenin üstünde beden, nefis ve malda, hal (mevcut durum) veya gelecekte oluşan/oluşabilecek her türlü meşakkat, “herec” yani sıkıntı olarak kabul edilir. Şeriatın amaçladığı; bu fazlalığın atılması ve meşakkatin tahammül sınırları içine çekilmesidir.
Bu hususun da öncelikler fıkhıyla çok yakın alakası vardır. Ki müçtehide düşen, imkân olduğu sürece sıkıntı olmayacak-vermeyecek görüşü tercih etmesidir. Çünkü şeriat, sıkıntı ve zarar içeren hiçbir hükmü öngörmez. Zararlı ya da sıkıntılardan birine mutlaka düşülecekse, bunlardan en az zararlı ve en hafif sıkıntılı olanını tercih etmesi icap etmektedir.
Bu noktadan hareketle fukaha; konuyla ilgili varit olan fer’i meselelerden yola çıkarak şu fıkhi kaideleri oturtmuşlardır (tümevarım prensibi) :
A - “Zaruretler, mahzuratlardan daha düşük olmadığı sürece mahzuratları mubah kılar.” ‘Mahzuratlardan daha düşük olmaması’ ından kasıt; mahzurlu olanın işlenmesinin doğuracağı zarar ile o mahzurun mubah kılınmasıyla doğacak olan maslahatın muvazene edilmesi, karşılaştırılmasıdır. Eşit olması durumunda mahzur olan mubah olmaz. Maslahatın fazla olması durumunda da mahzur olan mubaha dönüşür.
Bunlara örnek olarak; zaruret halinde -ihtiyaç kadar- haram olan domuz etinin yenmesi ya da içkinin içilmesi verilmektedir. Çünkü canın muhafazasından hasıl olan maslahat, bu mahzuratların işlenmesinin doğuracağı zarardan daha büyük ve önemlidir.
Ancak; bir kişinin başkasını öldürmeye ya da zinaya zorlanması halinde, bu zaruret o mahzuratların yapılmasını mubah kılmaz. Çünkü bu fiilin doğuracağı zarar, o fiilin yapılmaması halinde oluşacak olan zarara eşit ya da daha fazladır. Bu durumda yapılması mubah olmaz.
B - “Zarar izale edilir.” Bunun manası; bir zarar meydana geldiğinde izale edilmesinin, meydana gelme ihtimaline karşılık da tedbir almanın ve korunmanın gerektiğidir.
C - “Zarar zararla izale edil/e/mez.” Çünkü zararın zararla izalesi, var olan zararın izalesini sağlasa bile, başka bir zararı yerine ikame ettiğinden zarar izale edilmiş olmaz.
D - “İki mefsedetin çakışması halinde en çok zararlı olan terk edilip, en az zararlı olan işlenir.” Bu kaidenin hakkıyla işleyebilmesi için öncelikler fıkhını bilmek elzemdir. Çünkü en çok-en az zararlı oluş bir an için değil, hal ve istikbal için de bu özelliklerini koruması gerekir. Aksi takdirde, şimdi daha az zararlı görünüp de işlenen bir mefsedet, bilahare çok daha zararlı bir hale dönüşebilir.
Kız kaçırma olayı buna bir örnek olarak gösterilebilir. Böyle bir olaya teşebbüs eden biri, kaçırma olayından sonra nikâhın kıyılacağı, ailelerin de barışacağı kanı ve beklentisindeyken, ailelerin sulha yanaşmaması, kaçırma olayına bulaşan kız ve erkeği ya da birini öldürmeleri, daha büyük bir mefsedetin doğmasına çanak tutmuş olur.
Bu kaideye âlimlerin verdiği örneklerden biri şudur: Gayri Müslimlerin bir savaşta, İslam ordusuna karşı Müslüman esirleri siper edinmeleri halinde, o Müslüman esirlerin vurulması pahasına bile olsa, gayri Müslimlere niyet edilerek ateş edilmesi caizdir. Çünkü ateş edilmemesi, tüm Müslümanların esir düşmesine ve akabinde öldürülmelerine, İslam topraklarının işgale uğramasına ve İslam’ın bizzat kendisinin yok olmayla karşı karşıya kalmasına kadar götürebilir.
Bu kaidelere bağlı olarak İbn-i Teymiyye şöyle der: ‘Akıllı kişi, hayır ve şerri bilen değil, iki hayırdan en hayırlı olanını, iki şerden de en şerli olanını bilin kişidir’ (Mecmuat-ül Fetava:2/504). İmam Gazali de: ‘Hayırlar arasında sıralamanın, kaybedilmesi kötülerin özelliklerindendir’ der.
Bu kaidenin delillerinden biri; Peygamber (S.A.S.) ‘in vefatıyla birlikte, Peygamber (S.A.S.)’in defnedilmesi ile halifenin seçilmesi arasında iki maslahatla karşı karşıya kalan sahabeler, canlarını uğruna feda ettikleri Nebilerine olan saygı ve sevgilerine rağmen, ümmetin genelini hatta İslam’ın varlığını direk etkileyebilecek halife seçimini öncelediler. Bu da, öncelikler fıkhının onlarca nasıl bilindiği ve anlaşıldığının güzel bir örneğidir. Kimi ve neden seçtikleri konusu ise mevzuumuzla alakalı değil…
(Devam Edecek...)