Geçen yazının sonunda Şehid Molla Ubeydullah Dalar’ın adı geçmişti. Söz Molla Ubeydullah Dalar’dan açılmışken bir parantez açıp yaygın olan ama bir o kadar da yanlış olan bir durumun doğrusunu kamu oyuyla paylaşmam gerekir. Molla Ubeydullah’ 1992 tarihinde faili meçhul bir şekilde şehid edilmesinden sonra, medya organları Molla Ubeydullah’ı sürekli Menzil’den gösteren haber, yorum ve raporlara yer verdi ve kamuoyunda da bu yönde bir kanaat oluştu. Ubeydullah Dalar’ın Menzil’in ruhani lideri olduğu, Fidan Güngör ile birlikte Menzil’in kurucu lideri olduğu ve buna benzer çok sayıda yalan ve yanlış bilgi kayıtlara ve raporlara geçti. Bunun nedeni sanıyorum Hira Dergisi’nin Ubeydullah Dalar’ın öldürülmesine şiddetle tepki göstermesindendi. Hira Dergisi, bu türden saldırıya uğrayan herkese sahip çıkıyor, yanlışların karşısında duruyordu. Bölgede cereyan eden hadiseleri iyi bilmeyenler, Hira’nın sahiplendiği herkesi Menzil camiasından sanma gibi bir yanlışa düşebiliyorlardı ki, bazen bu yanlışlar galat-ı meşhur gibi yaygınlık kazanıyor, doğru sanılıyordu. Buna benzer başka yanlış bilgilendirmeler de vardır ki, yeri geldikçe gerçeğini açıklayacağım.
Merhum Ubeydullah ile 1983 yılında tanıştım. Diyarbakır’a imam olarak tayin edilmişti. Diyarbakır’a gelişi 1982 olabilir. 1984 yılının başlarında üç arkadaş ile birlikte onun yanında Arapça öğrenimine başladık. Ben, iki yıl boyunca onun yanında ders okudum ve benim medrese tahsilimde ilk üstadımdır. Bu sebeple onu çok iyi tanırım. Molla Ubeydullah’ın Menzil ve Fidan Güngör ile hiçbir ilişkisi veya bir süre birlikte çalışması söz konusu olmamıştır. Doğal olarak Fidan Güngör ile tanışıyorlardı ama herhangi bir şekilde ortak bir çalışmaları olmadı. Görüşmeleri de söz konusu değildi. Bir iki kez birbirlerini tesadüfen görmüş olabilirler. Birbirlerine gidip geldiklerini hiç görmedim ve duymadım. Dalar, alim ve aydın olmasına rağmen cemaat çalışmalarına sıcak bakmıyor ve hatta bu türden çalışma içinde olanları da zaman zaman eleştiriyordu. Bu sebepten dolayı Fidan Güngör’e karşı da oldukça mesafeli duruyordu. Molla Ubeydullah Dalar, bilinenin aksine Hüseyin Velioğlu ile yakın arkadaştı. Ankara’da birlikte okumuş, aynı yurdun aynı odasını paylaşmışlardı. Molla Ubeydullah iktisat bölümünde, Velioğlu da siyasalda öğrenciydi. Yurtta kaldıkları zamanlarda Velioğlu ile nasıl şakalaştıklarını, nasıl defalarca kavga edip küstüklerini, nasıl tekrar barıştıklarını, çok yakın ve samimi arkadaş olduklarını muhtelif vesilelerle bana anlatmıştı.
Yüksek öğrenimden sonra birkaç yıl birbirlerini görmüyorlar. Ta ki, Velioğlu Diyarbakır’a yerleştikten bir süre sonraya kadar. Velioğlu, 1980’den sonra Batman merkezli olmak üzere bölgede cemaatsel faaliyetlerde bulunmuş, belirli bir yapı oluşturmuş ve kendi çevresinde saygınlık kazanmış biri olarak yıllardan sonra okul arkadaşı ve hemşerisi Molla Ubeydullah Dalar’ı ziyaret ediyor Diyarbakır’da. Molla Ubeydullah dalar da her türlü cemaat çalışmalarından uzak duran ve oldukça rahat davranan biriydi. Velioğlu’nu karşısında görünce, ona yine üniversite yıllarındaki gibi samimi davranıyor ve Velioğlu’na Hüsso diye hitap ediyor. Çünkü yurtta birlikte kaldıkları zaman da hep Hüsso diye çağırırmış onu. Kürdlerde böyle isimleri değiştirme adeti yaygındır. Velioğlu bu duruma çok bozuluyor ve bildiğim kadarıyla bir daha da birbirleriyle görüşmediler. Bunları bizzat merhum Molla Ubeydullah Dalar anlatmıştı bana.
Velioğlu’nun oluşturduğu yapı, 1989 yılının yaz mevsiminden itibaren kendileri için zararlı gördükleri Müslümanlara karşı programlı bir şekilde ve küçüklerden büyüklere doğru fiili müdahale stratejisini uygulamaya başladı. Böyle bir siyaset tarzı Türkiye Müslümanları için yabancıydı. Türkiye Müslümanları, farklı ideolojiler arasındaki çatışmalar ile beşeri bir ideolojinin farklı versiyonları arasındaki çatışmalara aşina idiler ama İslami mücadele zemininde yer alanların birbiriyle çatışması şeklinde kötü bir geleneğe sahip değillerdi.
Molla Ubeydullah, bu yeni durum karşısında çok sert bir tavır aldı ve her yerde açıkça bu saldırıları kınadı, yapanları ve yaptıranları sarahaten eleştirdi. O, bir alim olarak bu sürece karşı çıkmayı, Müslümanlar arası fiili çatışmanın bir siyaset haline gelmesine sessiz kalmamayı tercih etti. Eleştirilerinin muhtemel sonuçlarını bilerek veya kestiremeyerek olayın üzerine gitti, bir çokları gibi susmayı yeğlemedi.
Molla Ubeydullah’ın evi, Diyarbakır’da imamlık yaptığı Şehitlik Camisi’nin hemen yanındaydı. Cami cadde kenarında ve caddeye oranla yaklaşık on basamak aşağıda idi. Caminin bahçesinden merdivenleri çıkarak caddeye çıkılıyordu. Caminin etrafı duvarla örülüydü. Önceden istihbarat çalışması yapılmış ve Molla Ubeydullah’ın sabah namazlarından sonra bu merdivenlerden çıkarak evine gittiği tespit edilmiştir. 1992 yılında bir gün sabah namazından sonra yine merdivenleri çıkarken duvarın arkasında pusuda bekleyen iki kişi ellerindeki sopalarla aşağıdan yukarıya doğru çıkan Molla Ubeydullah’ın kafasına yukarıdan aşağıya doğru sopayla vurmaya başlıyorlar. Molla Ubeydullah, oldukça uzun boylu idi. Onun için eylem yeri olarak merdivenin üzeri seçilmiş ki, eylemi yapanlar rahatça ve kuvvetlice kafasına vurabilsinler. Molla Ubeydullah uğradığı saldırı sonucu şehid oldu. Saldırıdan hemen sonra şehid olmadı.Bir süre Diyarbakır Devlet Hastanesinde kaldı sonra Ankara’ya kaldırıldı ve orada şehadete ulaştı.
Olayın failleri yakalanmadı, belki yakalanmaları istenmedi. Failler yakalanmadı ama herkes karinelerden yola çıkarak olayı kimlerin yaptığını tahmin ediyordu. Cenazesi Mardin’de defnedildi. Şehadet haberini ve na’şının Mardin’e getirildiğini öğrendiğimde şehir dışındaydım. Cenaze merasimine yetiştim. Fidan Güngör de oradaydı. Merasimden sonra yakındaki camiye geldi herkes. Taziye camide yapılıyordu. Kalabalık oldukça fazlaydı. Ama herkes susuyordu. Suskunluk, bilgidendi, bilgisizlikten değil. Herkes olayı kimin yaptığını tahmin ediyor ve şoke olmuştu ama kimse konuşmayı salah bilmiyordu. Hatırladığım kadarıyla sopalı saldırı sonucu ölümün yaşandığı ilk olaydı. O güne kadar saldırıya uğrayan çok Müslüman oldu ama ölüm olayı yaşanmamıştı. Müslümanın Müslümanı öldürmesi, üstelik alim, aydın ve imam olan bir insanın sabah namazı sonrası camiden çıkarken cami avlusunda öldürülmesi doğal olarak şok etkisi yapmıştı. Alışılmış bir şey değildi. Cenaze merasimine katılanlar, tarihte buna benzer hadiseleri duymuş veya okumuştu ancak yaşamamıştı.
Konuya ışık tutması bakımından bir olayı aktarmakta yarar görüyorum. Molla Ubeydullah Dalar’ın öldürüldüğü yıllarda İstanbul’da çıkan aylık İslami dergilerden biri de bu olayı ve olayı her kim yapmışsa onları çok sert bir yazıyla eleştirdi ancak herhangi bir örgüt veya şahıs ismi vermedi. Bu derginin sahibi ve yazı işleri müdürüyle tanışıyordum. Onu yıllar sonra gördüğümde bana bir olayı anlattı:
“Bir gün dergide otururken iki genç geldi ve Hizbullah adına geldiklerini söylediler. Buyurun hoş geldiniz dedim. Niçin aleyhimizde yazı yazıyorsun diye sordular. Hangi yazı diye karşı soru sordum. Ubeydullah Dalar ile ilgili yazı dediler. Ubeydullah Dalar’ı siz mi öldürdünüz diye sordum. Hayır dediler. Peki neden geldiniz diye sordum ve ekledim. Ben Ubyeydullah Dalar’ı kimin öldürdüğünden söz etmedim ve kimsenin adını anmadım. Her kim yapmışsa onları eleştirdim. Olayı eğer siz yapmamışsanız neden üstünüze alıp geldiniz dedim. Hiçbir cevap veremediler ve gittiler.”
Sözünü ettiğim dergi ve sahibinin adını kendisinden izin almadığım için yazmadım. Eğer bir gün onu görür ve izin verirse, derginin ve sahibinin adını zikredebilirim.
Konu buradan açılmışken Mehmet Dayan olayını da paylaşmakta yarar var. Mehmet Dayan 1979’da Diyarbakır İmam-Hatip Lisesi’nden mezun oldu ve aynı yıl Konya İlahiyat Fakültesini kazandı. Fakülteyi bitirdikten sonra da öğretmenliğe başladı. 1993 yılında da tayini Diyarbakır’a çıktı. 80 öncesi Diyarbakır’da okuduğu yıllarda aktif olarak MTTB ve Akıncılar içinde bulunduğundan Fidan Güngör ve arkadaşlarıyla tanışıyordu. Ben de İmam-Hatip’ten onu tanıyordum. Ben orta birinci sınıfta iken o, lise sondaydı. Hemşerim olduğu için babasını da tanıyordum. Babası, Ramazan ve Kurban bayramları hariç yılın on iki ayını oruçla geçiren salih ve abid bir insandı.
Dayan Diyarbakır’a geldikten sonra eskiden tanıştığı için Fidan Güngör’ün bazı arkadaşlarıyla zaman zaman eski dostlar olarak görüşüyor olabilirdi ama hiçbir şekilde onlarla organik bir birlikteliği söz konusu değildi. Ben onu ortaokuldan tanıdığım ve ailece tanıştığımız halde Diyarbakır’a döndükten sonra onu sadece bir kez gördüm. Kişilik ve çalışma yöntemi olarak da daha çok müstakil bir davetçi özelliğini taşıyordu. Görev yaptığı yerlerde de cemaat türü çalışmalar yerine bireysel davet çalışmaları yapmıştı. Anlaşıldığı kadarıyla hakkında yeterli bilgi toplanmadan Menzil’den olduğu varsayılarak bir sabah evinden okula giderken silahlı saldırıya uğradı ve şehit oldu. Kendi payıma çok derin teessür duydum. Kesinlikle bir ihtilafın tarafı olmadığı halde abid bir insanın salih bir evladı hiç yere öldürülmüştü. Yaşasaydı daha nice gençlerin İslam ile sahih bir şekilde tanışmasını sağlayabilirdi.
Yangın çıkmaya dursun, çıktıktan sonra kurunun yanında nice yaşların da yanması söz konusu olmaktadır. Görüş farklılıklarını, yöntem farklılıklarını yangın sınırına taşımamak gerekir. Ateşin bacayı sarması, büyük ve ağır sorumluluklar getirmektedir. Yangın çıkarıldıktan sonra bu tür yanlışlıkların karşılıklı vaki olmuş olması da muhtemeldir. Şunun unutulmaması gerekir: İnsanlar arasında fiili çatışma çıktığı zaman, ihtilafın tarafı olmayanlar da büyük zarar görür ve hayatını kaybeder. Bir insan öldüğünde sadece bir insan ölmez. Onunla birlikte nice insanlar da onun ölümünden sonra ölüler gibi yaşar. Bir insanın ölümü, bin insanı yaralar. İnsan hayatı çok değerlidir ve insan hayatına son vermek, en ağır şer’i kararlardandır. Çatışma ve ölüm hükmü en son çaredir ve mutlaka İslam ahkamının öngördüğü koşullar içinde olmak zorundadır. İnsanların hayatının söz konusu olduğu yerlerde siyaseten veya maslahaten karar verilemez. Siyasi önderlerin bir insanın, özellikle de bir müslümanın hayatıyla ilgili ilk kararı verme hak ve yetkisi yoktur. Yani savunma ve kısas söz konusu değilse, siyasi önderler bir çatışma ve ölümü başlatma emrini sadır etme yetki ve salahiyetine sahip değildir. Kaldı ki, savunma ve kısas hükmünü uygulama konusu da öyle basit ve herkesin karar verebileceği bir mevzu değildir. Adil bir müçtehidin hüküm vermesi gerekir. Hiçbir Müslüman, ölümle sonuçlanabilecek türden siyasi kararların başlatıcısı olmamalı ve bu kabilden kararlara kimse itaat etmemelidir. Böyle karar verenler her iki dünyada da ağır sorumluluk altındadır.
Parantezi kapatıp tekrar başa dönersek…
