Sanayileşme ve kentleşme süreciyle birlikte çevreden merkeze, kırsaldan şehirlere doğru bir yöneliş başladı ki, bu süreç henüz de devam etmektedir. 1949 yılında Diyarbakır’ın Hazro ilçesinde dünyaya gözlerini açan Fidan Güngör de kırsal ile kent arasında kurulan köprüden geçerek lise öğrenimi için bölgenin merkezi durumundaki Diyarbakır’a, üniversiteyi okumak üzere de kadim zamanlardan beri din ve medeniyetlerin başkenti İstanbul’a gider.
Kendisini çevreleyen koşullar, mimarlık ve mühendislik dalındaki yüksek öğrenimini dünya başkentlerinden biri olan İstanbul’da sürdürmesine engel olur. Eğer İstanbul’da kalabilseydi, kim bilir belki de kaderin tecelli tarzı bir başka şekilde olacaktı. Ama nasıl? Allah u a’lem.
O, Davudi meslekte zanaatkar ve mütedeyyin bir babanın evladıydı. En sert madde olan demiri gah ısıtıp yumuşatarak gah soğutup sertleştirerek sabır, emek ve alın teriyle ona şekil veren, ondan yararlı alet ve edavat yapan bir ustanın eli altında büyümüş olması, F. Güngör’ün kültürel ve siyasi yaşamı boyunca demiri işler gibi sabırla, kararlılıkla, azimle, emekle insanı işlemeye yönelmesinde etkili olduğunu sanıyorum.
Rahmetli babasını, yaşamının son yıllarında birkaç kez görmüştüm. Zorlukları aşmış olmanın güzelliği ve yorgunluğu, hayat ve meslek deneyiminin vermiş olduğu vakarı yüzünde taşıyordu
Mimarlık ve mühendislikte hem ibda, hem inşa hem de zarafet var. Fidan Güngör’ün bir süre böyle bir branşta öğrenim görmüş olmasının, bir demir ustası hassasiyetiyle eğittiği insanları bir mimar ve mühendis titizliğiyle yapılandırmasında, onları birbirine kenetlemesinde , onlardan ‘bünyanün mersus’ vücuda getirmesinde müessir olduğu kuvvetle muhtemeldir.
Mimarlık ve mühendislikte yarım kalan tahsilinden sonra eğitim enstitüsü tarih bölümünü bitirmiş olması da onun bir öğretmen duyarlılığıyla gençlere ve insanlara yaklaşmasını sağlıyordu.
Baba mesleği ve yüksek öğretimdeki branşları, gelecekte üstleneceği zorlukları taşımasına yardımcı olacak mahiyetteydi.
1974 yılında memurluğa başladıktan sonra Eğitim Enstitüsüne de kayıt yaptırıyor. Memurluk ile öğrenciliği bir arada sürdürüyor. Yüksek öğrenim dönemi ve sonrasında yaklaşık yedi yıllık memurluk hayatı ve deneyimine sahip oluyor. İş ve öğrenciliğin yanında Milli Türk Talebe Birliği’nde de mücadele ediyor. Memurluk gibi iş hayatını, öğrenciliği ve siyasi mücadeleyi bir arada götürüyor; hayatın üç farklı veçhesini aynı dönemde tecrübe ediyor. Bu yoğunluk ve tecrübe birikimi, onu akranına nisbetle daha kısa sürede olgunlaştırıyor, mücerreb hale getiriyor, ona ağırlık kazandırıyor ve büyük sorumluluklar üstlenebilecek düzeye yükseltiyor.
MTTB, o dönemlerde nisbeten ileri sayılabilecek İslami bir hareket ve aktiviteyi temsil ediyordu. MTTB’deki milli kelimesi de o günkü siyasi ve kültürel koşullar ve kavramlara yüklenilen anlamlar bakımından ulusalcılık yerine İslam ve ümmet anlayışına vurguyu ifade ediyordu. En azından büyük bir kesim için böyleydi. Milli kavramını ulusalcılığa vurgu olarak telakki edenler de söz konusuydu. Bu yüzden MTTB ve Akıncılar içinde milliyetçiliğe yakın duranlar ile milliyetçilik ve muhafazakarlıktan arındırılmış İslam fikriyatını savunanlar gibi iki farklı düşünce tarzı ve savunucularının varlığı söz konusu idi. Fidan Güngör, ulusalcılığın bulaştırıldığı İslam anlayışına karşı saf ve ümmet temelindeki İslam anlayışını öne çıkaran hattın güçlü savunucusu konumundaydı. MTTB çatısı altında siyasi faaliyetini yürüttüğü yıllarda aynı yapının içinde de sahih bir İslam anlayışının ve düşüncesinin ağırlık kazanması yönünde mücadele ediyordu.
Fidan Güngör’ün Diyarbakır’daki mücadelesi, İslami düşünce ve yapılanmanın Türkiye genelinde izlediği seyrin bölgesel tezahürü mahiyetinde sayılır. Hilal Dergisi ve Hilal yayınlarının 1960’lı yıllardan itibaren İslam dünyasındaki İslami hareketlerin fikri ve ameli yönde kaydettikleri mesafeleri Türkiye Müslümanlarına aktarmaya başlamasıyla Türkiye İslami uyanış sürecinde de yeni bir dönem başladı sayılır. Bu dönem, 1970’lerden sonra yavaş yavaş netleşmeye ve 1980’lere doğru muhafazakar, mukaddesatçı, milliyetçi ve devletçi çizgiden ayrışmaya başlar.
Fidan Güngör teorik açıdan Kur’an ve sünnet temelli, pratik bakımdan ise, İslami uyanış sürecine cemaatsel bir örneklik oluşturacak yeni bir arayış içine girer. Bu nedenle 1978 yılında MTTB’den ayrılır. Çünkü MTTB’de sağcılık, milliyetçilik, muhafazakarlık, taklitçilik ve devletçilikle karışık bir İslam anlayışı baskındı. Ayrıca MTTB, Akıncılar ve Milli Görüş Hareketi’nin ana merkezinde parti yer alıyordu.
F. Güngör, yakaladığı billurlaşmış İslami düşünceyi temsil edecek alternatif bir açılım arayışı içine girerken önünde kendisinden yararlanacağı fazla bir deneyim ve birikim yoktu. Hareki olarak kadim zamanlardan devam eden tarikat çalışmaları, Cumhuriyetten sonra şekillenen Nurculuk ve Süleymancılık hareketleri, sonra bir adım daha ileride olan Milli Selamet Partisi ile MTTB ve Akıncılar gibi hareketler vardı ki, bunların hiç biri o gün belirginleşen yeni arayışlar için model olacak durumda değildi.
O dönemlerde düşünce ve siyasi içerikli dergi çıkarıp dergi merkezli yoğunlaşma şeklinde bir çalışma modelinden söz edilebilir. Bu yöntemden hem muhafazakarlar hem de inkılabi İslami savunanlar istifade ediyordu. Büyük Doğu, Diriliş, Yeniden Milli Mücadele gibi muhafazakar dergilerin yanında Hilal, Düşünce Dergisi, Kriter ve Talebe Dergisi gibi İslami uyanışta inkılabi çizgiyi savunan dergiler ve bunların temsil ettiği çekirdek yapılar vardı.
Diyarbakır, gerek matbaa ve baskı gibi teknik imkanlar bakımından ve gerekse entelektüel birikim açısından dergi ve yayınevi faaliyeti yapmaya, alternatif arayışı kapsamında bu türden bir yönteme başvurmaya uygun değildi.
Milli Türk Talebe Birliği ve İstanbul Fatih’te açılan İlim Kültür Birliği(İKO)’nun dışında dernek de yoktu. Müslümanlar dernek ve vakıf gibi araçlardan yararlanma tecrübesine de sahip değildi.
İran İslam İnkılabı gerçekleşmemiş, İhvan hareketinin deneyimleri de yeterli oranda Türkiye Müslümanlarına aktarılmamıştı. Hem teorik hem pratik bakımdan yeni bir dönemi bu koşullarda başlatmak, sonraki kuşaklara bir yol açmak kolay olmayacaktı ve olmadı da.
F. Güngör, MTTB’den ayrıldığı yıl içinde yani 1978’de yakın arkadaşlarıyla yaptığı istişareler ve arayışlar sonucu bir kitapevi açmaya karar verir. Amaç:
a)Dünyada ve Türkiye’de İslami uyanış sürecine ilişkin düşünsel gelişimin taşıyıcısı olan kitap ve dergilere ulaşma ve onları bölge insanına ulaştırma imkanını oluşturmak.
b)Kur’an ve sünnet temelli İslam anlayışını benimseyen Müslümanlar arasında kültürel ve sosyal ilişkilerin kurulmasını sağlayan uygun bir mekan teşkil etmek.
c)Bağımsız ve saf İslam’ı temsil edecek bir cemaat ve yapılanmaya zemin hazırlamak.
Fidan Güngör ve bir grup arkadaşı, İslami uyanış sürecinde yer alan ve alacak olanlar arasında diyalogu sağlamak, sahih İslam temelinde birliktelik oluşturmaya imkan sunabilmek için alternatif arayışları çerçevesinde kitapevi açmaya karar verince Atasoy Müftüoğlu ile de istişare ediyorlar ve kitapevinin isminin Menzil olmasını Atasoy Abi öneriyor. Menzil kelimesinin bir anlamı da konaklama yeri demektir. Müslümanların diyalog sürecinde konaklayacağı yer olması umuduyla böyle bir isim seçiliyor ki, Menzil, gerçekten öngörülen misyonu fazlasıyla yerine getirdi.
1978 yılında Menzil Kitapevi açıldığı zaman ne bölge ne de Türkiye genelinde İslami eserler satan kitapevlerinin, İslami uyanış sürecinde cemaatleşmelere zemin ve mekan olma/oluşturma gibi bir misyonları yoktu. Zaten bu türden kitapevleri yok gibiydi. Menzil Kitapevi, mezkur misyonla açılan ilk örnektir. Bu ilk örnek, etkisini sonraki yıllarda gösterecek ve Türkiye çapında bir döneme damgasını vuran bir yönteme örneklik oluşturacaktır ki, bu konuya sonra tekrar döneceğim.
Fidan Güngör’ün öncülüğünde bir grup duyarlı Müslüman gerekli finansmanı oluşturarak Menzil Kitapevi’ni açıyor ve işletme sorumluluğunu da uygun birine tevdi ediyorlar. Ne var ki, daha bir yıl dolmadan kurucu üyelerden bazıları Menzil’in sorumluluğunu taşıyamayacağını bildirerek ayrılıyor. Hatta bazıları, kitapevinin açılışında verdiği para miktarını bile geri alıyor. Kültürel, sosyal, ekonomik, siyasi ve güvenlik bakımlarından sorumluluğu ve riski olan böyle bir merkezin maddi ve manevi mesuliyetini uzun süre taşımak herkes için mümkün olmuyor.
Menzil’in açılışından sonraki iki üç yıl içerisinde takriben Fidan Güngör’den başka kurucu üyelerden kimse kalmıyor. Çünkü Menzil’i kuranlar, uzun bir birliktelik ve mücadele sürecini geride bırakmış bir kadro olmaktan çok arınma sürecinde düşünsel olarak birbirine yakın bir ekip özelliğini taşıyordu. Zaten o yıllarda Kur’an ve sünnet temelli cemaatler şekillenmiş değildi. Bu yönde arayışlar söz konusuydu. Şehid Sedat Yenigün’ün cemaatleşmenin gereğine ilişkin çabaları ve düşünce Dergisindeki tartışmalar bu arayışlara örnek gösterilebilir. Dolayısıyla Fidan Güngör’ün birlikte yola çıktığı ekip, cemaat bilinci ve tecrübesi bakımından yeni sayılırdı. Yol uzun ve meşakkatli olunca çoğunun kenara çekilmesi doğal karşılanabilir.
F. Güngör, Menzil’in açıldığı 1978 yılından 1981 yılına kadar bir yandan TRT’de memurluk görevini sürdürürken öte yandan başlattığı yeni tecrübeyi her türlü zorluğa rağmen kararlılıkla sürdürmeye devam eder. Kurucu arkadaşlarının teker teker sorumluluklarını bırakmaları, kitapevinin işletmesi için istihdam edilenlerin, bir sorunla karşılaşmaları veya iyi bir iş fırsatı bulmaları durumunda hemen bırakıp gitmeleri ve karşılaşılan finansman sorunları gibi bir dizi probleme rağmen Fidan Güngör, alternatif arayışı çerçevesinde attığı adım üzerinde azimle durur ve bütün sorunları ve sorumlulukları yeri geldiğinde tek başına göğüslemeye devam eder.
Fidan Güngör bir yandan Menzil’i bir kültür merkezi, duyarlı Müslümanların diyalogunu sağlayan bir irtibat yeri olarak korumaya ve geliştirmeye çalışırken öte yandan da Menzil’in kuruluşuyla birlikte sahih İslam temelinde eğitim, terbiye ve kadro faaliyetlerini başlatır. Memuriyet koşulları içinde bir yandan kendini geliştirmeye, öte yandan eğitim ve kadro çalışmaları yapmaya, beri yandan da Menzil’i güçlendirmeye çalışır. Bu zorluklara bir de yalnız kalması, akranının kendisini yalnız bırakması eklenince, onun hangi azim ve emekle bir temel attığı tahmin edilebilir.
78’li yıllarda olmasa da sonraki yıllarda bilgi ve birikim açısından etkin şahsiyetlerin önemli bir kısmının sahih İslam düşüncesinin cemaat düzeyinde hayata geçmesi, somut bir örnekliğe kavuşması yönünde çekimser kalmaları veya bu konuya rezervli yaklaşmaları, Fidan Güngör’ü hem tek başına yeni bir dönemin zorluklarını üstlenmek durumunda bırakıyor hem de onu bir kadro yetiştirmeye sevk ediyordu. Fidan Güngör ile 1983 yılının baharında yollarımız kesiştiğinde, o zamanlar Diyarbakır’da Hasan Aktürk, Hizbullah Kaplan, Şefik Korkusuz, merhum Memet Atlan ve şehid Molla Ubeydullah Dalar gibi şahsiyetler dikkatle bu türden çabaların dışında kalıyorlardı. Türkiye’de çok sayıda birikimli şahsiyet ve hatta aksiyon sahibi mübariz insanlar, savundukları sahih İslam düşüncesinin cemaat düzeyinde hayatiyet bulması konusuna bilinen ve bilinmeyen, görünen ve görünmeyen nedenlerle ya ilgisiz kalıyor veya olumsuz bakıyorlardı.
Molla Ubeydullah Dalar’ın adı geçmişken…