İnsan inançsız yaşayamaz. Mutlaka birisine dayanır, tabi olur, güvenir, sığınır... Her şeyden en önemlisi insanı hayata bağlayan ümitleridir... Ümidimiz bize yol açar. Hedefe yönlendirir, cesaretimizi artırır, güvendirir. Ümidi elinden alınan veya yitirmiş olan fark etmez, yaşamanın dolayısıyla bunun akabinde ölmenin anlamını kaybetmiştir. Ne hayat ne de ölüm onun için bir şey ifade eder. Sahi anlam olmayınca gayret niçin? Başarı, fedakârlık, yürümek niçin?
İşte insan sorguluyor. Hayatın tüm boyutlarını sorgulayınca ortaya tek cevap, tek seçenek çıkıyor. Her şeye anlam kazandıran yalnızca Allah’u Teâlâ’dır. Düşünen insanlar için her yerde insanı Allah’a bağdaştıran, ulaştıran, yakınlaştıran bir ibret, bir vesile, bir mana vardır.
Hangi yöneliş, hangi izm, hangi akım bize bu cevabı verebilir. Hayatımızın kaçta kaçına anlam kazandırabilir. Ama insan anlamak veya sorgulamak istemiyorsa hakikati, ne kadar açıklasanız da anlamaz. Anlamak istemeyenler şöyle dursun, ben hayatı sorgulayan ve arayışta olanlar için kaygılanıyorum. Neden mi?
Evet, hayatlarında bir şeylere inanıyorlar, dayanıyorlar, inandıklarına bir takım sunumlar yapıyorlar. Belki de tüm bunları Allah’a yapıyorlar. Ama bu sundukları doğru mu? Kabilin yanılgısına düşmesinler. Ve ya Mekke müşrikleri gibi Allah yakınlaşalım diye başka İlahçıklara sarılmasınlar. Ya da İsrailoğulları gibi yürürken kendimizi İslam yolunda zannetmeyelim. Ya da Emeviler gibi dini sulandırıp, zülüm ile yoğrulmuş sistemi, “budur istenen ilahi din” diye kendimizi kandırmayalım. Ya da batı ve doğunun evliliğinden türeyen bir din üretmiş olmayalım.
Gerçekten dini biz kendimiz mi üretiyoruz? Acaba gerçek din semalardan indirilen değil midir? Yoksa yeryüzünde ürettiğimiz ve kendi kendimize çıkardığımız yaşam tarzlarımızı din diye Allah’a sunarak dindar olduğumuzu mu sanıyoruz...
İnzal kelimesi Kuran-ı Kerim de çok geçer. İndirmek anlamına gelen bu kelime çok şeye dikkatimizi çeker. Gerçek din inzal olunan dindir. Yani Allah katından gelendir. İnsanların kendi elleri ile üretmiş olduğu değildir. Her yaşam tarzı bir din anlamına gelir. Çünkü bu yaşamın sınırları onun güvendiklerini, sevdiklerini, bağlandıklarını, sınırlarını çizer. Bu nedenle her yaşam tarzı o insanın dinidir. O halde seçilen yaşam tarzları İslam değilse kendisi bir din üretmiş anlamına gelir. Dikkat çekiyorum eğer bir insan seçtiği yaşam tarzı İslam’ın sınırları değilse kendisinin çizdiği sınırlar ise, kendisi bir din üretmiş anlamına gelir. Zaten bu gün ümmet olamamanın, vahdet oluşturamamanın tek sebebi bu... Kendimizi İslam üzerinde düşüneduralım, diğer taraftan istediğimiz hayat tarzlarını yaşayalım. Önüne gelen istediği sınırları koysun, yapsın, sunsun... İşte Kuran, bir çeşit yaşam tarzı sunarken bizler binbir çeşit İslam üreteduralım. Sonrada Allah bizden razı olsun. Bizden iyi Müslüman olmasın...
Bugün yaşadığımız tüm bireysel ve toplumsal sorunlarımızın temelinde bu yatmaktadır. Kendi ellerimizle din üretiyoruz. Kuransız yaşamak buna denir.
Hangi sorunu masaya yatırırsanız yatırın o sorunun altında yatan sebep bu. Çünkü bizim ürettiklerimiz bize cevap veremez. Biz Allah gibi kapsayıcı hükmedemeyiz. Bizler Allah gibi geçmişe ve geleceğe malik olamayız. Bizler olayları her boyuttan inceden inceye bilemeyiz. Bizler sınırlıyız, sınırlı.
Bu yüzden bizler yaşam tarzlarının sınırlarını koymaya yeterli değiliz. Neden burada Allah’a güvenmeye çalışmıyoruz. O’nun bütün eksikliklerden münezzeh olduğunu unuttuk mu?
Kendi kendimize zindanlar örme yerine Allah a teslimiyet daha çabuk sorunlarımızı çözecektir. Sözde değil de, gerçekten Allah’a güvenmek ve O’na tabi olarak yaşamaktır, istenen din.
İnzal edilen değil, insanların kendi elleriyle yaşam tarzları ürettiği her yerde gözyaşı var, kan var, zülüm var. İnsan büyük ızdırapların pençesinde, uçurumların diyarlarında intihar sırasına girmiş durumda. Ümit ışığı çok cılız. Etrafına aydınlık veremeyecek kadar zayıf. Kendilerini boğan boynuna doladıkları hep kendi elleriyle yaptıklarıdır...
Bunun bir sonu olamaz mı? Sorunlarımız çözülemez mi? Elbette çözülür. Allah’a dönüş, ümitleri coşturabilir. Yeni başlangıçlar yaptırabilir. Yeter ki artık din üretmeyelim. Artık, var olan, zaten hazır olan asıl dine dönersek, Allah’a sunduklarımız O’nun istediği gibi olursa Allah yardımcımız olur. Allah dostumuz olur, kudret ve kuvvetini tarafımıza verir.
Bir Japon arkadaş ile konuşuyorduk. Kendisinin hangi dinden olduğunu sormuştum. O da Budist olduğunu söyledi. Peki dininizi ifade eden bir deliliniz var mı? Diye sordum. “ delilimizi kaybetmişiz, onu bulmayı bekliyoruz.” Dedi. Sonra bana sordu. “sizlerin aile bağları çok güzel. Toplum olarak nasıl başarıyorsunuz.” Bende şöyle cevap verdim. “ İslam’ın değerleri bizleri bir arada tutuyor. Bağlarımızı kuvvetlendiriyor. Şimdi Kuran ile bağlılık gevşediğinden şimdi ailelerimizde de çözülmeler başladı. Siz toplumumuzun önceki halini bir görecektin.” O da şu tespiti yapmıştı. Belki aramızda hala fark etmeyenlerin aksine şunu anlamıştı. “siz öyle şanslısınız ki, sizler ne kadar bozulsanız da yinede hemen toparlanabileceğiniz, dönüş yapabileceğiniz bir kitabınız var. Bir Kuran’ınız var. Bizim o da yok. Bozuldukça bozuluyoruz ve dönüş yapamıyoruz.”
Elbette ki “Kuran” hepimizin. Dileyen herkes onu bağrına basabilir. Hayatına getirebilir. Bu onların tercihi idi. Bizim açımızdan da dikkat etmemiz gereken şu idi. Ellerimizin arasında “ilahi bir kitap” olsun, biz hala bu zillet içerisinde olalım. Ekmeği elinde olan fakat açlıktan ölen insan gibi... yanı başında nehir coşkulu aksın, su içmeyelim. Yüreğimiz kavrulsun. Olacak iş değil. Kendi kendimize zülüm etmekten başka bir şey değil.
En acil iş. Sızlanmayı bırakalım. Dizlerimize vuracak güç ve enerjimizi dirilişimize harcayalım. Kendi nefsimizin tatminliğini bir kenara bırakıp, bireysel ve toplumsal kurtuluş reçetemiz olan Kuran’a yönelelim , onu hayatımıza getirmenin yollarını araştıralım. Allah yaratan ve yaşatan. Elbette ki bizim hayrımızı irade etmesinden daha doğal ne olabilir. Bu nedenle Allaha muhalefet etmeyi bırakıp O’nun taraftarı olarak hayata müdahil olalım. Cesaretimiz, kaygılarımız, emeklerimiz, gayretlerimiz bu yönde olsun. Ki Allah ta bize ümit versin, sevgi versin, tatminlik versin, mana versin. İşte o zaman hayat en kazançlı yere yatırılmış olur. Ve hayatın akabinde ölüm anlamlı olur.
Hayatlarına şahit olduğum fakat şu anda aramızda olmayan insanları düşünüyorum. Acaba şu anda Allah’a karşı nasıl bir konumdalar. Hayat şekilleri biraz fikir vermekte. Allah’ımız da vaad ettiklerini zaten hatırlatmaktadır Kuran-ı Kerim de.
Bazen de ölüm şekillerine de şahit olmaktayım. Hangi düşüncelerle ve kaygılarla öldüler diye. Ölüm anında gözler geleceğe mi heveslenmekte yoksa arkasında bıraktıklarına mı odaklanmakta. Tabi ki insan nasıl yaşamışsa, o şekilde ölmekte. Aynı düşünce ve kaygılarla...
Yaşamak ta, ölmek te bizlere ait. Bu yüzden bu başımıza geleceklere vurdumduymaz olamayız. Elbette ki hayatımızı ve ölümümüzü düşünmek zorundayız. Onlara yükleyeceğimiz değer ve kalite bize ait bir sorumluluk. Ve biz bu sorumluluğun hesabını vereceğiz. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. O halde her şey bu kadar net iken daha neyin peşindeyiz, neyi bekliyoruz? Beklerken beklenmeyen bir şey gelmesin. Allah hepimize fırsat vermişken, fırsatları değerlendirmenin derdine düşelim. Bence bu en önemli derdimiz olmalı. İnzal olunan yaşam tarzına dönmek dileğiyle... Allah’a emanet olunuz.