Daha önce de bahsi geçtiği gibi, gerek bu şeriat ve gerekse sabık şeriatlar beş zaruretin muhafazası için gelmiştir. Onlar da; din, can, akıl, mal ve ırz/neseptir. Bunlar şeriatın beş gayesidir. Şeriatın getirdiği tüm hükümler bu beş esasın muhafaza ve selameti içindir. Kitap ve sünnet bununla ilgili delillerle doludur. Onlardan bazıları:
1- Sadece şu ayetin kendisinde bile mezkûr beş esasın muhafazası istenmektedir: “De ki: Gelin de Rabbiniz, size neleri haram etti, ben okuyup anlatayım: Sakın ona hiçbir şeyi eş ve ortak saymayın (dinin muhafazası), ananıza, babanıza karşı iyilikte bulunun ve yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin (canın muhafazası), sizi de ancak biz rızıklandırırız, onları da. ve açığa çıkan kötülüklere de yaklaşmayın, gizli kalan kötülüklere de (ırzın muhafazası). ve hiçbir cana kıymayın, çünkü Allah, haklı olmadıkça haram etmiştir bunu (canın korunması). İşte aklınızı başınıza alasınız diye size bunları emretmiştir o (aklın muhafazası). Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar -o en güzel (şeklin) dışında yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın (malın muhafazası). Hiç bir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsa adil olun. Allah'ın ahdine vefa gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz (aklın muhafazası). Bu benim dosdoğru yolumdur. Şu halde ona uyun. Sizi O'nun yolundan ayıracak (başka) yollara uymayın (dinin muhafazası). Bununla size tavsiye etti, umulur ki korkup-sakınırsınız.” (Enam: 151-152-153)
2- “Ey Peygamber, mü'min kadınlar, Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp-uydurmamak (gayri meşru bir çocuğu kocalarına dayandırmamak), ma'ruf (iyi, güzel ve yararlı bir iş) konusunda isyan etmemek üzere, sana biat etmek amacıyla geldikleri zaman, onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan mağfiret iste. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir." Bu ayet, Peygamber (S.A.S.)’in bu beş esasın muhafazası üzerine biat aldığını ortaya koymaktadır.
3- Yukarıdaki ayet kadınlar ile ilgili olsa bile; Buhari, sahihindeki ‘menakib-ül ensar’ bölümünde rivayet ettiği hadiste Ubade bin Samit (r.a.)’in, “Peygamber (S.A.S.)’e aynı şartlar üzerine biat ettikleri” dediğini rivayet etmektedir.
Bu ve daha pek çok delilden yola çıkarak fıkıh âlimleri, her ahval ve şeraitte bu beş gayenin muhafazası için taharet bölümünden cinayet bölümüne kadar tüm fıkıh bölümlerini içerecek şekilde, tümevarım yöntemiyle belli bazı kaideler ortaya koymuşlardır. Bu kaidelerden “zaruret halleri” ile ilgili olanlarına öncelikle bakıldıktan sonra konuyla bağlantılı diğer kaideleri ele almaya çalışalacağız inşallah.
Zaruret halleriyle ilgili kaidelerden biri temel, diğerleri ise tâli kaidelerdir:
Temel kaide: “Zarar İzale Edilir”, yani zararın izale edilmesi vaciptir. Çünkü fakihlerin sözlerindeki haber cümleleri vücubiyet için kullanılır.
Bu kaide, İmam Malik’in Muvatta’sında mürsel olarak, Hakim’in Müstedrek’inde, Beyhaki, Dar-ül Kütni ve İbn-i Mace’nin rivayet ettiği “İslam’da zarar vermek ve zararlaşmak yoktur” hadisinden mütevellittir.
Bu Kaidenin Bazı Tâli Kaideleri:
1- “Zaruretler mahzuratları(sakıncalı olanları) mubah kılar. Mubah kılınanın mahzurlu olandan daha mahzurlu olmaması koşuluyla…”
Bu kaideye pek çok örnek verilmektedir. Onlardan bazıları:
-Ölümcül açlık veya susuzluk hallerinde domuz etini veya ölü etini yemek, içki vb. içmek.
-Boğaza takılmış bir lokmanın başka bir şey yoksa içki içerek çıkmasını sağlamak.
-Zorlama karşısında küfrü gerektirecek kelimeleri sarf etmek. “Kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanan hariç, kim imanından sonra Allah'a (karşı) inkâra sapıp da, inkâra göğüs açarsa, işte onların üstünde Allah'tan bir gazap vardır ve büyük azap onlarındır” (Nahl: 106)
-Bir yerde haramın şüyu edip, helalin nadir bulunabildiği oranda genelleşmesi halinde, ihtiyaç duyulan mal, yiyecek, içecek vs. gibi herhangi bir şeyin kullanılması caizdir ve bu, zaruretle sınırlı tutulmaz.
Bu kaidenin ikinci kısmında zikredilen ‘Mubah kılınanın mahzurlu olandan daha mahzurlu olmaması koşuluyla’ ifadesine şu örnekler verilebilir:
- Açlıktan ölmek üzere olan birinin, bir peygamberin na’şının dışında bir şey bulamaması halinde onun na’şından yemesi caiz değildir.
- Bir kimsenin zorlama halinde bile başkasını öldürmesi veya onunla zina etmesi caiz değildir.
Bu vb. iki halden meydana gelecek olan zarar, kişinin ölmesinden meydana gelecek olan zarardan daha büyük olduğundan işlenmesi caiz değildir.
2- “Zaruretten mubah kılınmış olanın miktarı, zaruret ölçüsüncedir.” Bu kaideye şu örnekler verilebilir:
-Zor durumda kalan birinin ölü etinden yemesi, onu ölümden kurtaracak kadar olmalıdır. Fazlası, o mahzuratı mubahlıktan tekrar harama taşır.
- Tek bir yerde toplanamamaktan ötürü cumanın birden fazla yerde kılınması caizdir. Ancak bu cevaz, cumanın her yerde kılabileceği manasında değildir. Cumayı, cemaatini kaldırabilecek kaç yere ihtiyaç duyuluyorsa onunla sınırlı tutulmalıdır. Örneğin; üç farklı yer bu ihtiyacı karşılıyorsa dört ve yukarısı yerde cumanın edası, zarurete mebni olmayacağından mahzurlu hükmünde olur.
3- “Zarar, zararla izale edil/e/mez.”
Bu tali kaidenin de kendi içinde tali kaideleri vardır: Onlar:
a)İki mefsedetin çakışması halinde, zararı en fazla olan bakılarak en az zararlı olan işlenir.
b)Mefsedetlerin defedilmesi maslahatların celp edilmesinden daha iyidir. Peygamber (S.A.S.) buyuruyor ki: “Size bir şeyi emrettiğimde gücünüz oranında onu yerine getirin. Size bir şeyi yasakladığımda da ondan kaçının.” (Müttefekün Aleyhi)
c)Maslahat mefsedete galip olduğunda maslahat gözetilebilir.
Örneğin; Taharet, setr-i avret, kıbleye yönelme vb. namazın sıhhat şartlarından birinin eksik olması ve tamamlanmasının imkânsız veya çok zor olması durumunda namaz onlarsız kılınmalıdır. Çünkü namazın maslahatı o eksiklikten oluşan mefsedetten daha önce gelir.
Ya da; yalan bir mefsedettir. Ancak ne zamanki bu mefsedetten daha büyük bir maslahat içerirse caiz hükmünü alır. İnsanlar arasında husumetin giderilmesi, karı-koca arasının ıslahı ve düşmanın elindeyken Müslümanların maslahatı için yalan konuşulması hallerinde olduğu gibi...
Bütün bunlardan sonra, yukarıda mezkûr kaidelerin günümüz meselelerine uygulandığı bazı örneklerin zikrinde de fayda olacağı kanısındayım. Onlardan birkaç tanesi:
1-Ölü veya diri bir insandan diri bir insana organ naklinin yapılması: Gerek kurumsal ve gerekse de ferdi fıkhi otoritelerce genel itibariyle caiz görülmüştür.
2-Kolonlama: Bununla ilgili fıkıh mercileri, insan kolonlamasının daha büyük zararlar doğurduğuna kanaat ederek adem-i cevazına; hayvan ve bitkilerin ise belli bazı şartlar altında daha çok fayda sağlayacağına kanaat ederek cevazına hükmetmişlerdir.
3-Hastalarda uyuşturucu madde veya uyuşturucu ilaçların kullanılması: Sağladığı faydaların zararından çok daha fazla olmasından ötürü cevaz verilmiştir.
4- Ölü insan vücudu üzerinde çalışmaların yapılması: Eğitim amaçlı yapılması, bir olay/cinayetin aydınlanması veya bir hastalık üzerine araştırmaların yapılması koşuluyla buna cevaz verilmiştir. Bunların dışında bedene yapılan herhangi bir müdahale insan bedenine saygısızlık olduğundan caiz görülmemiştir.
5- Ekonomi ile ilgili olarak; günümüzde yaygın olarak başvurulan haller vardır. Onlardan bazıları:
a) Faizle çalışan bir bankada para girdi çıktısının yapılması veya faizsiz bile olsa, paranın faizle iştigal eden böyle bir bankada tutulması: Faizli bir bankada paranın faizsiz olarak bekletilmesinin o bankaya sağladığı yarar, faizli olarak tutulmasının sağladığı yarardan daha fazladır. Çünkü banka, faizli olsun faizsiz olsun yatırılan paranın tümünü faizli kredi vb. yerlerde, kar alarak başka müşterilerine veriyor. Faizli yatırılmış bir parada, bu kârın bir kısmını para sahibiyle bölüşürken, faizsiz yatırılmış paradan sağladığı karın tümünü kendi kasasına atar.
İdeal şartlarda bütün bunlar haram hükmündedir. Çünkü gerek faizsiz-vadesiz olsun, gerekse de faizli-vadeli olsun her iki halde de banka, yatırılan paradan gayri şer’i bir şekilde nemalanıyor. Ancak; devlet dairelerinde veya özel sektörde çalışanların paralarını, kurumun anlaşma yaptığı bankanın dışında bir yerden alma şans ve imkânı olmadığından o bankayla çalışma zorunlulukları vardır. Ticaret erbabının ise paralarını çanta vb. taşıyarak mal alım-satımını gerçekleştirme imkânları olsa bile, böyle bir uygulamanın yol açacağı sıkıntı ve mefsedetin boyutları düşünüldüğünde tahayyülü bile saçmalıktan öteye gitmemektedir. Hele uluslararası ticaretler, ihaleler vb. işlerde herhangi bir bankanın güvencesi olmaksızın bu işlerin yapılması nerdeyse imkânsızdır. İdeali haram olan bu durumun reel şartlarda yol açtığı imkânsızlıklar veya mefsedetler, bu sıkıntıların giderilmesini sağlayacak daha farklı çözüm yollarını dayatmaktadır. O da; zaruret hallerinde şeriatın sunduğu çözüm yollarıdır.
b) Faizli kredi kullanımı: Yukarıdaki durumun benzeri bunun için geçerlidir. İhtiyaç olmadığı halde bu tür bir yola başvurmanın caiz olmadığı aşikârdır. Ancak para bulamayan veya girişeceği işte nakiti yetersiz olan, ihale vb. işlerde bankalardan teminat mektubu vb. almak zorunda kalanların bu yola başvurmaları bir zorunluluktan kaynaklanmaktadır.
Zaruret konusuyla ilgili Hayrettin Karaman hoca bir makalesinde şunları zikretmektedir:
“İslam, mensuplarının işlerini zorlaştırmak, onları zora ve çıkmaza sokmak istemez; Müslüman oldukları için güçsüz, yoksul ve yoksun kalmalarına razı olmaz. Bu sebeple mükelleflerin önüne "zarurete dayalı ruhsat" kapısını açmıştır. Problemlerin geçici çözümünde çok önemli rol alacak olan zaruret konusu hakkında belirsizlikler ve tartışmalar sona erdirilmeli, tarifler ve sınırlar açık olarak ortaya konmalıdır.
Bilindiği gibi haram olan bir şeyi mubah hale getiren zaruret, yalnızca “ölüm veya bir organı kaybetme” tehlikesi ile sınırlı değildir. Temin edilmediği, karşılanmadığı, giderilmediği takdirde insana sıkıntı, zorluk, rahatsızlık veren, hayatın normal akışını menfi olarak etkileyen her durum
-ferde ait olsun, guruba ve topluluğa ait olsun- zaruret çerçevesine girer. Meşakkat kolaylaştırmaya yol açar. Bir darlık, bir sıkıntı ile karşılaşma varsa bunları ortadan kaldırmak üzere hükümde genişlik getirilir.” (http://www.kuranihayat.net/181_Helal-Gida-Sertifikasi)-Problemleri.html
İslam ahkâmının cari olduğu bir yerde, zaruretler fıkhı çok da işlevsel olmayabilir. Çünkü yaşam, dinin belirlediği normal, olağan ahkâma göre cari olur. Anormal ve olağanüstü haller nadir olacağından, zaruretler fıkhı da olağanüstü hallerin çözümü olarak devreye girer. Ancak, İslam’ın şekillendirmediği toplum ve düzenlerde, bireyin dindarlık sınırları dar ve kısıtlı olduğundan, toplumsal meselelerde büyük oranda zorluklar yaşar. Bu itibarla; İslami bir toplumda olağanüstü durumlar için devreye giren zaruretler fıkhı, gayri İslami toplum ve devletlerde olağan bir fıkha dönüşür, dönüşmelidir. Aksi takdirde Müslüman kesimin, hayatı her zaman birkaç adım geriden takip etmeleri kaçınılmaz olur.
Bu kaide ve yukarıda sayılan şer’i zaruret halinin şartlarını başörtüsü sorununa indirgemeye çalışalım.
Birinci Şart: (Zaruretin vaki olması, tahmin veya vehmediliyor olmaması.) Bu, herkesin görebildiği, bazılarımızın da fiilen yaşadığı bir olgu olduğu ortada. Okul veya işyerlerine giden mütesettir bayanlara izin verilmediği, örtülü bir şekilde girmek isteyen bayanların örtülerine fiili müdahalede bulunulduğu herkesin malumudur.
İkinci Şart: (Oluşması muhakkak olan zaruretin, dinin muhafaza altına almayı ana gaye edindiği beş unsurdan biri veya daha fazlasına zarar verebilecek nitelikte olması.) Başörtüsüyle eğitime izin verilmemesi dinin bir emri olan ilim öğrenmeye mani olduğundan bir yönüyle din ve akıl mefsedetine yol açarken, diğer taraftan çalışan mütesettir bayanların nafaka teminine engel olduğundan mal mefsedetine yol açmaktadır.
Daha da uzun vadeli sonuçları düşünüldüğünde; kalifiye bayan doktorların yetişmesine engel olduğundan can güvenliğini, bayan hastaların erkek doktorlarda tedavi olma zorunda bıraktığından ırz güvenliğini tehlikeye koymaktadır. Bu tür örnekleri daha da çoğaltmak mümkün.
Üçüncü Şart: (Zarurete duçar olmuş olanın, bunu mubah yollarla defetme imkânı kalmayıp şer’an mahzurlu bir yola başvurma mecburiyetinde kalması.)
Bunu mubah yollarla defetmenin en kestirme mubah yolu, okul ve çalışma alanlarından el etek çekmektir. Bu bir çözüm yolu olarak belki düşünülebilir. Ancak çare olacağı ise son derece kuşkuludur. Bu yüzden şer’an mahzurlu olan ve avret sayılan saçın açılması seçeneği devreye girer.
Bu iki seçenek arasında yapılacak tercihten hâsıl olacak mefsedet-maslahat muvazenesini, maslahat ve mefsdetlerle ilgili kaideler ele alınırken değinmeye çalışılacaktır inşallah.
Dördüncü Şart: (Zaruretten ötürü mahzurlu bir eyleme kalkması durumunda, zaruret halini giderecek kadar o eylemi işlemesi.)
Bunun da ölçüleri sanırım şu şekillerde olmalıdır. Yani; başın açılması durumunda bile dikkat edilmesi elzem olan şartlar:
1- Mütesettir bayanın her gün okul veya işyerinin kapısına kadar başı kapalı bir şekilde gelmesi ve o şekilde içeriye girmeye çalışması. “Nasıl olsa saçımı açtıracaklar” diye düşünerek evinden çıkarken veya okul-işyeri girişinde görevlilerin engellemeleriyle karşılaşmaksızın başını açmaması. Yani başın açılmasını adet haline dönüştürmeyip her gün bunun bir zaruretten kaynaklandığını fiili olarak ispatlayarak, başı açmanın vebalini buna neden olanların boynuna atması.
2-Okul veya iş yerinde içeride kapanma yollarını zorlaması, araştırması. O yerlerden çıkar çıkmaz başını tekrar örtmesi.
3-Başını hangi saikle açtığının bilincinde olması. Salt bir diploma parçası, bir kaç kuruş para vs. için değil, daha ulvi gayeler için bunu yaptığını unutmaması.
4-“Nasıl olsa başımı açtım, ha bir tel ha tüm saçım” şeklinde düşünmeyip başın açılmasını olabilecek en az düzeyde tutma gayretinde olması. Hatta birileri başörtüsü ile türban ayırımını yapıp birini yasak, diğerini ise serbest bırakıyorsa ve dine en uygun olanla içeri girilemiyorsa, saçın tümünü açmaktansa diğerinin kullanılması.
Bununla ilgili olarak peruk kullanma mevzusu mevzubahis olmaktadır. Buna da daha ileride değinilecek inşallah.
5-Saçın illa da açılması gerekiyorsa, bu durumda saçın dışında kalan boyun ve boğaz kısımlarının, boğazlı vb. bir elbise giyerek açılmamasına dikkat edilmesi.
Beşinci Şart: (Ruhsat süresinin, zaruretin kaim olduğu süreyle sınırlı olması.)
Yani yasağın devam ettiği yer, süre ve yasağın ölçüsünü aşmaması. Yasak kafa ve saçla sınırlıysa, avret sayılan daha başka yerlerin ifşası bunu zaruretten çıkarır.
Altıncı Şart: (Zaruretten ötürü işlenen mahzurun daha büyük zararlara yol açmaması.) Buna da maslahat-mefsedet konusunda değinilecek inşallah.
Gelecek kısımda “ Meşakkat kolaylığı celbeder” kaidesiyle, maslahat-mefsedet konusuyla alakalı kaideleri ele almaya çalışacağım biiznillah…