Türkiye’de İslami camianın kanımca en önemli sorunu eğitimdir. Osmanlı’nın dağılması ve Kemalist ideoloji üzerine bina edilen Cumhuriyetin kurulmasıyla, özellikle İslami ilimlerin eğitim-öğretiminde keyfiyet ve kemiyet açısından büyük gedikler meydana geldi. O günden bu güne, Müslümanlar açısından bu gedik genişleyerek gelindi. Son yıllarda İmam Hatip Liselerinin önlerini kesmek amacıyla getirilen katsayı zulmü, erkek olsun kız olsun bu öğrencilerin ilahiyat fakültelerinin dışındaki bir fakültede okuma şanslarını nerdeyse sıfıra indirdi. Gerek İlahiyat fakülteleri ve gerekse başka bir fakülteye bir şekilde kapağı atabilenlerden kız olanlarına yönelik negatif ayrımcılık uygulanarak başörtülü okullara alınmaları engellendi.
Sistemin İmam Hatip Liseleri ve ilahiyat fakültelerinin üzerine gitmesi, bunların çok önemli dini kurumlar olduğu sonucunu çıkarmaz. İmam Hatip Liseleri ve İlahiyat fakültelerinde âlim yetiştiril/e/mediği, sanırım bu sahayla ilgisi olan herkesin malumudur. Okul dışında, bir medrese vb. bir yerde kişisel gayret içinde olmayanları, sadece dini bilgiler alanında genel kültür sahibi olarak yetişir ve mezun olur. Zaten sistemin de arzuladığı budur. Ancak buna rağmen İslami camianın bu okullara teveccüh göstermeleri, bu okullarda okuyanların başarı oranlarının bir hayli yükselmesi, pek çoğunun dini alanlardaki eksiğini dışarıda gidermeye çalışmasıyla İHL’lerinin amacının dışına taştığını gören sistem, yukarıda mezkûr bazı ek tedbirler alma ihtiyacını his etti ve o tedbirleri uygulamaya koydu, koymaya devam da ediyor. AK Parti, alınan bu tedbirleri kaldırmaya çalışsa da bunda ne kadar başarılı olduğu veya olacağı tartışmalıdır.
Konunun Fıkıh Kaideleri ilmi çerçevesinde ele alınırken umulan semerelerin husulü için başka bazı mukaddimelere ihtiyaç duyduğu kanaatindeyim. O mukaddimeler:
-
İlimden kastedilenin ne olduğu ve mevcut okulların dar-ül ulum olup olmadıkları mevzusu:
Öncelikle ilimden kastedilenin salt tefsir, hadis, fıkıh vb. Şer’i ilimler olup olmadığı hususunun netleşmesi gerekiyor ki, ona bağlı olarak mevcut eğitim kurumlarının dar-ül ülum (ilim yuvaları) olup olmadıkları hususunda bir kanaat geliştirilebilsin. Az önce de ifade ettiğim gibi, en dini okullar kabul edilen İHL ve ilahiyat fakültelerinde bile İslami ilimlerin kâfi derecede öğretilememesinden ötürü var olan eğitim kurumlarını salt bu cihetle değerlendirmek absürt kaçacaktır.
Peygamber (S.A.S.), Kuran ve sünnetle iştigallerinin yanı sıra savaşla ilgili binicilik, atıcılık vb. alanlarda, yüzme, yabancı dil, tabiplik, ekonomi, siyaset, uluslar arası ilişkiler, mühendislik-mimarlık vb. branşları öğrenmek için sahabesini teşvik etmiş, emir vermiştir. Kendisinden sonra gelen halife ve sahabeler (r.a.) de aynı şekilde. Bunlarla ilgili delilleri konunun uzamaması için zikretmiyorum. İlgilenmek isteyen okuyucular, Üstat Muhammed Hamidullah’ın (r.h.) İslam Peygamberi adlı iki ciltlik eserine müracaat edebilirler.
Daha sonraki dönemlerde de İspanya’dan Hindistan’a kadar İslam’ın hâkim olduğu topraklarda mimaride, tıpta ve diğer pozitif ilimlerde bırakılan eserlerin niceleri günümüze kadar varmıştır. Bu eserlere imza atanların pek çoğu aynı zamanda dini ilimlerde de âlimdiler. Ne kendileri ve ne de diğer pek çok âlim, bu uğraşlarından ötürü beyhude işlerle uğraştıklarını ve bundan vazgeçmeleri gerektiğini söylememişlerdir.
İlimden kastın Şer’i ilimler olduğunu, İslam’ın diğer ilimlerle alakadar olmadığını iddia etmek, İslam’ın laik bir dünya tasavvuruna sahip olduğu, yani, ahiretle alakalı ilimlerle ilgilenip, bu dünya ve içindekilerle alakalı olan ilimlerle ilgisinin olmadığı sonucuna götürür. Dinin, Allah’ın ve Müslümanların düşmanlarına gözdağı vermek ve korkutmak için her türlü kuvvetin teçhizini emir ferman buyurduğu ayetin nassıyla sabittir. (Enfal: 60). İlimden kastın sadece Şer’i ilimler olduğu iddiasında bulunanlar, İslam düşmanlarının İslam’a ve Müslümanlara yönelik silah, kültür, eğitim, ekonomi vb. her türlü saldırılarını, ağızları bir karış açık bir halde şaşkınlık ve korku içinde seyretmenin dışında yapabilecekleri pek bir şey olamayacağı gibi, hayatın sürekli bir devinim halinde olmasının getireceği sorun ve yeniliklere karşı da aciz ve biçare kalmaktan kendilerini alamayacaklardır.
İmdi, insanlığa faydası olan her türlü ilmin İslami ilimler kapsamında olduğu kabulünden sonra, mevcut okulların ilim yuvaları olup olmadığı hususuyla alakalı olarak sanırım şu iki noktayı birbirinden ayırmak gerekiyor: Okullarda öğretilenler ile okullarda yaşanan ahlaki deformasyon… Yani; eğitimle öğretim arasında meydana gelen makas... Asıl olan; bir eğitim sisteminde yetişen kişilere bu iki öğenin verilmesidir. Ancak eğitimde meydana gelen zafiyetler, öğretilenleri ilim olmaktan çıkarmaz. Eğitimden mahrum liyakatsiz kimselerin elinde olsa bile öğretilenler yine ilim olarak kalır. Çünkü bu ülkede yaşayanların yaşam çarklarını döndürenler bu okullardan yetişen kişilerdir. Mimarıyla, siyasetçisiyle, doktoruyla, imamıyla, elektrikçisiyle vs. vs… Bu ülkede hastaları tedavi eden bu okullardan mezun olan doktorlar, binaları yükselten bu okullardan mezun olan mimar-mühendisler, çocukları yetiştiren bu okullardan mezun öğretmenlerdir. “Bu okullarda ilim öğretilmediğinden bu okulları ilim yuvası olarak kabul etmiyorum” deyip de doktorunda tedavi olmayan, mühendisine proje çizdirmeyen, avukatına danışmayan kaç kişi var? Ya yoktur ya da yok hükmündedir bu kimseler. Diğer taraftan bu okullarda yetişmeyen birinin doktor, mühendis, avukat vs. olma imkânı ve şansı da maalesef yoktur. Bu branşların öğreniminin yegâne yolu bu okullar olduğuna göre, taşıdıkları her türlü kusur ve zafiyete rağmen, buralar birer ilim yuvası hüviyetini korumaktadırlar.
Birilerinin sadece ahlaki boyut vb. bazı yönlere bakarak bu kurumların çoktan ilim yuvası olmaktan çıktığını iddia etmelerinin kabul edilebilir bir görüş olmadığı kanısındayım. Bu düşüncede olanlar, ya kendilerini ve evlatlarını bu okullardan tamamen çekeceklerdir, ya da yurtdışında bir okula gidecek veya göndereceklerdir. Pek çok İslam Ülkesindeki okulların buralardan pek de farklı olmadığı bilinmekle birlikte o ülkelerde okumalarına hadi neyse denebilir de, İslam Ülkeleri dışında Avrupa, ABD, Uzakdoğu vb. yerleri bir alternatif görüp de gidenler, çocuklarını gönderenler acaba mezkûr ülkelerdeki okulların ahlaki düzeyinin Türkiye’deki okullardan daha iyi olduğuna mı inanıyorlar? Daha kötü değilse daha iyi olmadığı muhakkakken, o ülkelerdeki okullar nasıl oluyor da dar-ül ulum olmaktan çıkmıyor da Türkiye’deki okullar olmaktan çıkıyor?
-
Farz-ı Ayn – Farz-ı Kifaye…
İlim talebinin farz-ı kifaye oluşunu şu ayet net bir şekilde ortaya koyuyor: ((Ne var ki) mü’minlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya! Umulur ki sakınırlar.) (Tövbe: 122). Farz-ı ayn olmuş olsaydı bir grubun değil tüm Müslümanların, savaşa gitmeyip ilimle iştigal etmelerini emrederdi. Herkesin ilimle iştigal edip yaşam için kaçınılmaz olan diğer alanları terk etmesi hayatın dengesini bozacağından Sünnetüllah’a da zıttır. Bunun somut tecelligahı Siret-i Nebi’dir. Yüz binin üzerinde bir sahabe kitlesinden bahsediliyor gelen rivayetlerde. Bu kalabalığın arasında ilimle iştigal etmiş olanlarının sayısı bir hayli sınırlıdır. Geriye kalanların her biri yaşamları için gerekli olan alanlarla iştigal etmişlerdir. Herkesin ilimle iştigali farz-ı ayn olmuş olsaydı, Peygamber (S.A.S.)’in diğerlerine böyle bir müsaade vermesi mevzubahis olmazdı. Çünkü Allah’ın emrettiği bir hükmün Peygamberlerce saklı tutulup tebliğ edilmemesi asla mümkün değildir.
Farz-ı ayn ile farz-ı kifaye arasındaki fark pek çoğumuzun malumu. İlki her fertle bizzat alakalıyken, ikincisi toplumdan bir kısım kişilerle alakalıdır sadece. İlkini her ferdin yerine getirmesi gerekirken, ikincisini toplumdan bazılarının yerine getirmesi yeterlidir. Ancak bununla birlikte şu hususun nazar-ı itibara alınması gerekir: Farz-ı ayn olan bir ibadeti yerine getirmeyen bir bireyin vebalinden genel itibariyle toplumun tümü mesul değildir. Evvelen ve ahiren sorumlu olan sadece bireyin kendisidir. Farz-ı kifaye olan bir ibadetin yerine getirilmemesinden ise fertler değil, toplumun tümü sorumludur ve o vebalin altındadır. Keyfiyet ve kemiyetçe bu kabilden olan farzların ifasını sağlayacak kâfi derecede bir topluluk oluşmadığı sürece tüm toplum o günahın ortağı olur. Binaenaleyh şu söylenemez mi; farz-ı kifaye, yerine getirilene kadar farz-ı ayn hükmündedir ve bir topluluk bunu yerine getirene kadar tüm bireyler vebal altındalar? Evet söylenebilir…
Buradan hareketle; farz-ı kifaye öyle sanıldığı gibi hafife alınabilecek, “ben yapmasam da olur” cinsinden bir ibadet değildir. Her bir Müslüman fert bu kabilden bir ibadetin edası için sorumluluğunun bilincinde olması ve sanki kendisi yapmazsa yapacak kimse olmayacak düşüncesiyle hareket etmesi gerekir. Kadın olsun erkek olsun herkese ilim talebinin farz-ı kifaye oluşuna bu zaviyeden bakılmasının daha doğru olacağına inanıyorum.
-
Kız-erkek karışık eğitim sisteminin dayattığı başka bazı sorunlar…
Vakıaya daha geniş bir zaviyeden bakmak için, eğitimin kız-erkek karışık olduğu, İslami değerlerin okul sistemlerinde cari olmadığı Türkiye ve benzeri ülkelerde, Müslüman erkek ve kızların okumasının beraberinde getirdiği başka bazı sorunlara göz atmakta yarar görüyorum. Bu konuya girmeden önce, temel bir meselenin bilinmesi gerekiyor:
Kadın ve erkeklerin arada bir sitre (örtü-perde) olmaksızın karışmaları, görüşmeleri caiz midir?
Bununla ilgili farklı görüşler zikredilmektedir. Bu ihtilafın temelinde yatan şu ayettir: (Ey inananlar! Peygamber'in evlerine, yemeğe çağırılmaksızın vakitli vakitsiz girmeyin; fakat davet edilseniz girin ve yemeği yiyince, dağılın. Sohbet etmek için de girip oturmayın. Bu haliniz Peygamber'i üzüyor, o da size bir şey söylemeye çekiniyordu. Allah gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamber'in eşlerinden bir şey isteyeceğinizde onu perde arkasından isteyin. Bu sayede sizin gönülleriniz de, onların gönülleri de daha temiz kalır. Bundan sonra ne Allah'ın Peygamber'ini üzmeniz ve ne de O'nun eşlerini nikâhlamanız asla caiz değildir. Doğrusu bu, Allah katında büyük şeydir.) (Ahzab: 53).
Bu ayetin tahsis (özel) ve ta’mim (genel) edilmesine bağlı olarak âlimler iki kısma ayrılmışlardır.
1-Ayette zikredilen emir ve nehiylerin Peygamber (S.A.S.)’in eşlerine (r.a.) mahsus olduğunu savunan âlimler, bu hükümlerin diğer kadınlar için bağlayıcı olmadığı görüşündedirler.
2- Ancak başka bazı âlimler, bu ayetin sebeb-i nüzulünün Peygamber (S.A.S.)’in eşleri (r.a.) olmaları ve hitabın onlara yönelik yapılmış olmasındaki hususiyetin, hükmün umumileştirilmesi ve diğer mümine kadınlar için de cari olmasına mani olmadığı görüşündedirler.
Her bir grubun kendilerine göre nakli ve akli delilleri vardır. Ancak çoğunluk ulema; mezkûr ayetlerin gerek hitapları, gerek sebeb-i nüzulleri ve gerekse de hükümleri itibariyle Peygamber (S.A.S.)’in eşleriyle sınırlı olduğu, binaenaleyh kadınlar ile erkekler arasındaki görüşmelerde arada bir perde olma zorunluluğunun olmadığı görüşündedirler.
Bu görüşte olan âlimler de, kadınlarla erkekler arasında olabilecek bir görüşmenin lalatayn ve ölçüsüz olmadığını; halvet, avret sayılabilecek yerlerin görünmesi, tavır ve konuşmaların laubaliliği gibi hallerin haram oluşuna özellikle vurgu yaparlar.
Türkiye vb. ülkelerde öğrenimin doğurduğu sorunun sadece üniversitelerdeki başörtüsü yasağından ibaret görülmesi nakıs bir yaklaşımdır. En az bu sorun kadar önemli başka bazı sorunlar da vardır. Bunlardan birkaç tanesi:
1- Bir kız çocuğu için başörtüsü yükümlülüğü en geç ergenlik yaşıyla başlar. Bazı kızlarda daha erken başlama ihtimali de vardır. Âlimler bir kız çocuğunun genel itibariyle 9–10 yaşlarında buluğ yaşına girdiğini söylerler. Türkiye gibi ülkelerde bu yaş bir-iki yıl daha da ötelense 11–12 yaşlarını bulur.
Bir çocuğun okula başlama yaşını 7 kabul etsek (ki çocuklar artık 6 yaşında okula başlıyor), 12 yaşında olan bir kız çocuğu henüz ilköğretim 5. veya 6. sınıfta olur. Dolayısıyla, daha ilköğretimi bile tamamlamamış bir kız çocuğunun dinen başörtüsü yükümlülüğü başlar. Üniversiteye giden bir kız için başörtüsü vücubiyeti neyse bunun için de odur.
Ancak gel gör ki, sorunun buradan başladığına pek dikkat eden/çeken yok gibi. İlköğretimin son sınıflarında ve lisede bu soruna pek değinmeyip de, üniversite kapılarına dayanan kızlarla ilgili olarak başörtüsü sorununu dile getirmenin dini temelleri nelerdir? İlköğretimin son sınıflarında ve lisede, ister rahatsız olmaksızın, ister de kerhen göz yumarak kızını başörtüsüz okutan birinin üniversite aşamasında bu sorun için sesini yükseltmesinin ne tür bir haklı gerekçesi olabilir? Hal bu iken; sorunu bir bütün olarak görmek ve bir bütün olarak tartışma masasına yatırmak gerekir ki üretilebilecek çözümler de cüzi değil külli olabilsin. Öyle ki; üniversitelerde başörtüsüyle ilgili bir iyileşme sağlansa bile daha alt kademelerdeki sorun ve bu sorunun yol açtığı vebal devam edecektir.
2- Öğrencilerin sınıflardaki oturma düzenleri bir başka müşkül konulardan biri… İlköğretimlerde kız-erkek aynı masa-sırada oturtulabilmektedir. Lise ve üniversitelerde bu daha çok ayrı ayrı masalarda ama arkalı-önlü oturma şeklinde oluyor. Her iki durumun da din ve toplum ahlakı açısından gerek kız ve gerekse erkekler için sakıncalarının neler olduğunu kestirmek zor olmasa gerek. Bu sorun, pek çok iş yerinin çalışma ortamları bakımından da önemli sorunlardandır.
Mezkûr her iki durum, kadın ve erkeklerin görüşmelerinde perde zorunluluğunun olmadığını savunan, ancak bunun için de başka bazı kurallar koyan âlimlerin görüşlerine bile aykırıdır.
4) Başörtüsünü sorun haline getirenlerin bunu sorun haline getirmelerindeki gayeleri…
Başörtüsü sorununa, bir de bu sorunun müsebbiplerinin böyle bir sorunu peyda etmelerindeki gayelerinin ne olabileceğine bakalım. Şu birkaç ihtimalin gayeleri oldukları kanısındayım:
1- Müslüman bayanlarının başörtülerini çıkartarak okul-işyerlerine gitmelerini sağlamak. Böylelikle bir taraftan başörtüyü okumuş kültürlü kesim yerine; taşralı, köylü, ırgat, hizmetçi ve yaşlı bayanların kıyafeti olarak lanse ettirerek başörtüyü ucube bir giysi haline getirmek, diğer taraftan dindar kesimlerde de mürur-i zamanla başörtüsüzlük kültürünün içselleştirilmesini sağlamak.
2- a) Başörtülerini çıkarmayan müslüman bayanları işyerlerinden uzaklaştırarak kamu kuruluşlarında muhtemel bir kadrolaşmayı engellemek ve tersi bir kadrolaşmanın önünü açmak. Diğer taraftan başörtülü bayanların ekonomik bir güç olmalarının önüne geçerek, her şeraitte kuyruk olmaya mecbur ve mahkûm etmek. Tüm işyerleri ve kamu kuruluşlarında yönetici, doktor, öğretmen vs. vazifelerde açık bayanların boy göstermeleriyle ‘modern bayan’ tiplemesini öne çıkarıp, başörtülülerin ancak evlerde çocukların altını temizleme, yemek hazırlama vb. ikinci sınıf işler olarak lanse ettirilen işlerde çalışabileceği mesajını vererek başörtüsünde ısrarcı olan bayanlara aba altından sopa göstermek.
b) Müslüman bayanları okullardan alıkoyarak; okuyanların eğitimlerinin yarıda bırakılmasıyla psikolojik sıkıntılar yaşamalarını, daha sonra gelecek nesillerin de okullardan külliyen menedilmeleriyle ilimden mahrum bayan ordusunun oluşmasını ve bu bayanların terbiyesinde büyüyecek nesillerin, eğitimden mahrum bırakılmış annelerin eliyle yetişmelerini sağlamak.
Yukarıdaki her iki ihtimalin, yani hem başörtülerini çıkartmak ve hem de okul-işyerlerinden alıkoymanın üçüncü bir ihtimal olarak düşünülmesi zordur. Çünkü başörtüsünü çıkarmayan bir bayanın okula-işe gidemeyecek olması, çıkaranın ise gidebilecek olması böyle bir üçüncü ihtimali ortadan kaldırıyor.
3- Toplumda kamplaşmayı sağlamak ve körüklemek. Bu da iki şekilde cereyan edebilir: Öncelikle toplumun tümünü başörtülüler ve yandaşları ile başörtüsüzler ve yandaşları olarak iki ayrı kampı oluşturduktan sonra, bu sefer dindar kesimin kendisini de okulu-işi için başörtülerini çıkaranlar ile çıkarmayanlar şeklinde bölüp çatışır hale getirmek.
Bu durumda dindar kesim öncelik sıralamasına göre iki tercih arasında kalıyor; ya başörtüsü ya da okul-iş.
4-Bütün bunlar bayanlara yönelik olsa bile böyle bir sorun aslında çok daha derin bir sorunu da beraberinde getirmektedir. O da; kız çocuklarından hoşnutsuzluk sorunu... Öyle ki; bu tür konularda genel tasavvuru zaten ataerkil olan ve böyle bir anlayışın nevş-u nema etmesine bir hayli müsait olan toplumumuzda, bu sorunu gören veya yaşayan bir ebeveyn, sadece kız çocuklarının maruz kaldığı bu kabilden sorunları yaşamamaları için doğacak çocuklarının kız olmasını arzu etmez. Kız doğması durumunda da içten içe rahatsızlık duymaları ve “keşke doğmasaydın” veya erkekse ”oh be! İyi ki erkek oldu” diye düşünmelerini beraberinde getirir. Hâlbuki Cahiliye Döneminde kız evlatlarının maruz kaldığı zulüm ve cinayetlerin bertaraf edilmesi, kızların da erkekler gibi insaniyet noktasında hak ettiği yere kavuşması ve kız sahibi ebeveynlerin bundan rahatsızlık duymamalarını sağlamak için İslam’ın kız çocuklarına yönelik pozitif ayırımcılık uyguladığı pek çoğumuzun malumu.
Böyle bir sorun, salt başörtüsü sorunu olmaktan çok daha ötelere, İslam’ın daha da önem verdiği temel dinamiklerine uzamaktadır. İslam, bırakın başörtülü olup olmadığına, Müslüman olup olmadığına bile bakmaksızın kız-erkek çocukları arasında yaşatılan öyle bir ayırımcılığa şiddetle karşı çıkmış, pek çok ayet ve hadiste galiz bir dille tenkit etmiş ve buna sebebiyet verenleri çetin azaplarla korkutmuştur.
“Haydi, kızlar okula…” kampanyalarını başlatanların, okul kapılarına kadar gelen başörtülü öğrencilere “…ama başörtüsü olmaksızın” diyerek geri çevirmelerinin doğurduğu sonuçları görüp devşirdiklerinden, zil takıp oynamaları içten bile değil. Bu, onların görevlerinden olduğundan yadırgamamak gerek kanımca. Ancak, İslami camianın bu ve benzeri sorunların, kendi inanç dünyalarının çok daha derinliklerinde ne tür bir deformasyona yol açtığına bakmalarında fayda var. Cahiliye ricalinin, kız çocukları dünyaya geldiğinde yüzlerinin utançtan nasıl kızardığını ve köşe bucak nasıl saklandıklarını, bunu kaldıramayanların en sonunda o yavruları diri bir şekilde nasıl toprağa gömdüklerini ayet-i kerimeler çok iyi tasvir ediyor. Rahatsızlık gerekçeleri farklı olsa da, nice Müslüman ebeveyn de kız çocuğundan rahatsızlık duyarak cahiliye ricaliyle aynı paydada buluşabilecek noktaya gelmiştir.
Böyle bir düşünce, başörtüsü sorununu var edenlerin yaptığı zulümden geri kalır bir tarafı yoktur, hatta daha beterdir. Çünkü başörtüsünü sorun haline getirenlerin İslam ile bir bağlantıları olamazken, bu düşünce ve kanaate varanların Müslüman, dindar olmaları mevzubahistir. Diğer taraftan başörtüsünü sorun haline getirenlerin zulmü başörtüsüyle sınırlıyken, mezkûr düşünce ve saplantıya düşen Müslümanların zulmü, cinsiyetin temeli ve farklılığına dayanmakta, kız cinsiyetini potansiyel hoşnutsuzluk nedeni olarak görmektedir. Halbuki her bir müslümana düşen; Allah’ın kevni (yaratılış) ve şer’i (dini emir ve yasaklar) konusundaki iradesi karşısında “semi’na we eta’na – duyduk ve işittik” demeleri değil midir?! Yoksa bir müslümanın kadim ve modern cahiliye ricalinden ne farkı kalacaktır?
Başörtüsü sorununun üniversitelerde çözülmesi, mevcut sistemdeki eğitim-öğretimin taşıdığı dini sakıncaların minimize edilmesi için kâfi bir adım olmayacaktır. Bu sakıncaların minimize edilmesi, çok daha kapsamlı bir rehabiliteye ihtiyaç duymaktadır.
Böyle bir rehabilitenin tahakkuku için çalışılırken, geçen süre zarfında Müslüman halkın mevcut okullardan, var olan sakıncalarına rağmen el etek çekmeleri imkânsız gibi görünmektedir. Şimdi, konunun sadedi olan mevcut okullarda okumanın dayattığı zorluklar ve sakıncalar ile bunların Fıkıh Kaideleri çerçevesinde ele alınmasına çalışalım.
-
Zaruret Halleri ve İlgili Fıkhi Kaideler:
Zaruret nedir: İnsanın canına, herhangi bir organına, ırzına, aklına, malına veya dinine zarar veya eziyet veren şiddetli zorluk ve tehlike halleridir. Zaruret hali ise; kişinin, mezkûr unsurlardan bir veya bir kaçında zarar veya eziyete uğramaması için sabit bir şer’i delile art niyet olmaksızın muhalefet etmesidir. Âlimlerin buna verdikleri örneklerden biri; boğazında bir lokmanın takılı kaldığı, ancak o esnada etrafında bir bardak içkiden başka bir şey bulamayan birinin, boğulmamak için o içkiyi içmesi örneğidir. Bu zaruret halidir. Örnekteki gibi bir halde olan birinin dinen haram olan o maddeden, yine dinen almamak gibi bir hakkı yoktur. Aksi takdirde daha büyük bir günaha, canına kastetme günahına bulaşmış olur. Yani; o haram olan maddeden alması bir ruhsat değil, bir vücubiyettir.
Bu örneği biraz çeşitlendirelim: Kâfirlerce esir alınmış bir müslümanın aç ve susuz bırakılıp domuz eti ve içkiden başka bir içecek ve yiyeceğin kendisine sunulmaması gibi bir durumda, o kişinin o haram maddelerden almayarak vefat etmesi halinde İslam ve Müslümanların izzeti sağlanacak veya korunacaksa, az önceki örnekten farklı olarak ondan yememesi azimettir yani aslolandır. Ancak dayanamayıp yemesi ise bir ruhsattır, yani yiyebilme hakkına sahiptir.
Zaruret hali ile ihtiyaç hali arasındaki fark şudur: Zaruret halinde, mezkûr beş unsurdan (can, mal, din, ırz, akıl) bir veya daha fazlasına bir zararın gelmesi hali iken, ihtiyaç halinde bu unsurların bir veya daha fazlasında bir takım darlık ve sıkıntıların doğması halidir. Zaruret hali kurtarılmayı, ihtiyaç hali kolaylaştırmayı ister. İhtiyacın kendisi de zaruretin hükmünü alabilmektedir.
Şer’i zaruret halinin bizzat kendisiyle alakalı şartlar:
-
Zaruretin vaki olması, tahmin veya vehmediliyor olmaması.
-
Oluşması muhakkak olan zaruretin, dinin muhafaza altına almayı ana gaye edindiği beş unsurdan biri veya daha fazlasına zarar verebilecek nitelikte olması.
-
Zarurete duçar olmuş olanın, bunu mubah yollarla defetme imkânı kalmayıp şer’an mahzurlu bir yola başvurma mecburiyetinde kalması.
-
Zaruretten ötürü mahzurlu bir eyleme kalkması durumunda, zaruret halini giderecek kadar o eylemi işlemesi.
-
Ruhsat süresinin, zaruretin kaim olduğu süreyle sınırlı olması.
-
Zaruretten ötürü işlenen mahzurun daha büyük zararlara yol açmaması. Öldürülmekten kurtulmak için başkasını öldürme veya başkasıyla zina etme mecburiyetinde bırakılan birinin bunu yapma hakkı yoktur. Çünkü başkasının canı veya ırzı en az kendi canı veya ırzı kadar değerlidir.
Konuya Devam edeceğiz inşallah…