İkinci tez, hem İslami hem insani açıdan merduttur. Bu tezin merdudiyetini isbata ihtiyaç olmadığı kanısındayım.
İran, Aryalıların yaşadığı mekan, ülke anlamına gelir. İran’da yaşayan kavimlerin çoğu aynı kökten gelmektedir. Dillerinin aynı kökten olması da bunun delilidir. Kürdçe, Farsça, Lorca, Belucça gibi diller İran Dil Grubu içinde yer alır. Kürdçe ile Farsçanın aynı kökten geldiğini anlamak için dilbilimcisi olmaya gerek yok. Kürdçe ve Farsça bilen herkes bu sonuca ulaşabilir.
İran, adı geçen kavimlerin ortak ve tarihi vatanıdır. İran ismi de bu kavimlerden birine ait olmayıp tümünü ifade eden Arya ismiyle ilgilidir. Örneğin Türkiye kelimesi, Türk kelimesinden türetilmiş ism-i mensuptur. İran yerine Farisiye veya Farisistan olsaydı, Farslara nisbet edilmiş olurdu. İran, sadece Farsların değil adı geçen tüm kavimlerin kendi tarihi vatanlarının adıdır.
Kürdlerin Araplar ve Türkler ile bir ilişkisi yoktur. Kürdler İran kökenli kavimlerle akrabadır. Kürdlerin yaşadığı coğrafya, İran kökenli kavimlerin kadim zamanlardan beri yaşadığı ve medeniyet oluşturduğu yerlerdir. Türkler Anadolu’ya gelmeden önce bu bölge İran ile Rumlar arasında paylaşılmış idi. Kürdlerin yaşadığı coğrafya, kadim zamanlarda İran sınırları içindeydi. Tarihçi ve dilbilimcilerin çoğu bu kanaati paylaşmaktadır.
Tarihe ilişkin bu bir iki hatırlatmadan sonra İnkılab Rehberinin Kürdistan gezisinde konuya ilişkin sözünü yorumsuz olarak aktarayım: “Kürd, Fars, Türk, Lor, Beluç ve bu coğrafyanın tüm tarihi kavimleri, büyük İran milletini oluşturur. Kürd dili milli sermayedir”
Kürdlerle İran’
ın ne ilgisi var, neden Kürdler İran’ın bir parçası sayılsın, neden Kürd dili İran’ın milli sermayesi olsun gibi soruları soranlar, ya herkesin ulaşabildiği kadar yakın olan ve hatta bu sitenin Kürdçe kısmında da bulunan tarihi bilgilerden habersizdir veya işaret edilen tarihi vakıayı kabul etmiyor demektir. Var olan bir vakıayı reddetmek, anlamlı bir yaklaşım değildir. Vakıa bizim reddimiz veya onayımızla değişmez. Mahkeme kararlarıyla da değişmez. Galilei’ye “dünya dönmüyor” dedirtebiliriz ama dünya dönmeye devam eder.
İran’da etnik farklılıklarla ilgili cari olan uygulamaları Irak ve Suriye’deki Baas yönetimlerinin icraatlarına veya Türkiye’deki uygulamalara benzetmek iz’an ve insaf sınırlarını bir hayli zorlayan değerlendirmelerdir. Eğer bu türden yargılar ve yanlış mukayeseler duygusal yaklaşımların sonucuysa, siyasette duygusallığa yer olmadığını bilmeliyiz. Eğer taassubun sonucuysa taassup, sorun çözmez, aksine sorun üretir ve sorunları katmerleştirir. Eğer temel kriterlerin farklılığından kaynaklanıyorsa, bu konuyu müstakil olarak ele almak gerekir ki, Sayın Mustafa Naim fitrat.com’da kısmen bu konuları değerlendirmiştir.
Ben ait olduğum ülkeye ve medeniyet havzasına karşı sorumluluk taşıyan, ülkemde, bölgede ve dünyada cereyan etmekte olan gelişmeleri imkan dahilinde izlemeye, analiz etmeye ve paylaşma ihtiyacı duyduklarımı paylaşmaya çalışan birisiyim. Ne kimsenin avukatı ne de gözü kapalı savunucusuyum. İran ile ilgili meselelerde bardağın dolu tarafını gördüğüm kadar boş tarafını da gören ve bilen biriyim.
Ben, bir önceki makalede İran Kürdistanında yaşanan bir hadiseyi olduğu gibi paylaşmaya çalıştım. İran Kürdistanındaki olumlu sayılacak gelişmelerden rahatsız olanlar varsa, gider oradaki Kürtlere anlatır bu sıkıntılarını. Bütün Kürdistan’dan binlerce şahsiyet Rehber ile olan görüşmelere katıldı. On binlerce insan stadyumları doldurdu. Bugünkü dünya, insanları zorla bir yere toplayacağımız dünya değildir. Özellikle de Kürdleri kimse zorla toplayamaz. Erdoğan Diyarbakır’a ikinci kez gittiğinde Kürtler onu karşıladı mı? Meydan yerine salon toplantısı yapmak zorunda kaldı. Eğer İran’da aşiret reislerinden sanat ve edebiyatçılara, akademisyenlerden politikacılara kadar her kesimden temsilciler görüşmelere katılıyor ve stadyumlar doluyorsa, orada farklı olan bir şey var demektir ve farklı olan unsurları anlamaya çalışmak gerekir.
Eğer İran’daki Kürdler ortak tarih, coğrafya, din ve kültür unsurları gibi sabit veriler muvacehesinde kendi sorunlarını konuşarak çözmeye ve ortak bir sosyal aidiyet hissi oluşturmaya çalışıyorsa, bundan biz niçin rahatsız olalım? Diğer Kürdlerin bu türden eğilimler karşısında sevinmesi mi gerekir yoksa öfkelenmesi mi? Halkların iradesine saygı denen bir şey vardır. Eğer İran’daki Kürd halkı kendi sorunlarını konuşarak barışçı yollarla çözmek veya daha da iyileştirmek istiyorsa, bu halkın iradesine saygı duymak gerekmiyor mu? Onların ne yapmaları gerektiğini biz mi öğreteceğiz? Başkaları bizim irademize müdahale etse, memnun mu olacağız?
Ben İran Kürdistanındaki uygulamaların Türkiye’den çok daha ileri düzeyde olduğunu söyledim. İnanmayanlar gider görür. Dünya küçük bir kasabaya dönüşmüştür.
Durum bilinmesine rağmen kısa bir mukayese yapmakta fayda vardır.
1-Türkiye’de bir asra yakındır başta Kürdler olmak üzere farklı etnik yapılar inkar edildi, varlıkları dahi kabul edilmedi. Bugün bile anayasal ve yasal olarak bu durum değişmemiştir. İran’da ise başta Kürtler olmak üzer hiçbir etnik yapı inkar edilmedi. Kürdistan dağlarına ne mutlu Farsım diye yazılmadı. Her sabah çocuklara Farsım doğruyum dedirtilmedi.
2-Türkiye’de daha düne kadar Kürd ve Kürdistan kelimelerini kullanmak dahi yasaktı. Oysa İran’da başından beri Kürdistan diye bir eyalet vardır. Bu eyalete gittiğinizde başta valilik olmak üzere bütün devlet kurumları Kürdistan kelimesiyle başlar. Kendinizi gerçekten Kürdistan’da hissedersiniz. Oysaki bugün Türkiye’de kimse Kürdistan eyaleti oluşturulsun dahi diyemiyor.
3-Türkiye’de bütün Kürd yerleşim yerlerinin adı Türkçeleştirildi ama İran’da Farsçalaştırılmadı.
4-Türkiye’de Kürd milli kıyafeti sokakta bile yasaklandı. Cumhuriyetin ilk yıllarında devletin belirlediği farklı kıyafeti giyen insanların kıyafetleri sokak ortasında makaslanırdı. İran’da Kürd kıyafeti yasaklanmadı. Ne sokakta ne de resmi alanda. Türkiye’de Leyla Zana başına sarı, kırmızı ve yeşil kurdele takarak Meclise gittiği için başına gelmedik kalmadı ama İran’da milletvekilleri istedikleri zaman peşmerge kıyafetiyle meclisin resmi oturumlarına katılıyor.
5-Türkiye’de daha birkaç aydır Kürdçe hutbe okunsun konusu tartışılabiliyor. İran’da başından beri sadece Kürdistan eyaletinde değil, Kürtler’in yaşadığı tüm yerlerde hutbeler Kürtçe okunuyor.
6-Türkiye’de resmi dairelerde Kürdçe konuşma yasağı devam ediyor. Türkiye’de cezaevinde oğlunu ziyarete giden ve Türkçe bilmeyen bir anne oğluyla görüştürülemezken İran Kürdistanında valilikten en küçük daireye kadar her yerde Kürdçe konuşabilirsiniz ve konuşuluyor.
7-Kürt dili ve edebiyatıyla ilgili çalışmalar ancak son zamanlarda Türkiye’de makdur olurken, İran’da başından beri sanat, edebiyat ve dini alanda Kürdçe çalışmalar yürütülüyor.
Türkiye’de on binlerce insanın kanının akıtılmasına rağmen bazı haklar henüz kazanılmamışsa ve İran’da bu haklar Kürtlerin mücadelesi sonucu zorla kazanılmak yerine devrimin sahip olduğu dünya görüşü sonucu icra ediliyorsa, İran’daki uygulamaların Türkiye’den çok daha ileride olduğunu söylemenin neresi yanlış? Türkiye’deki sorunları yaşayan ve İran’daki olumlulukların benzerine kendi bölgesinde ulaşmak isteyen ve bunun için mücadele eden bir Kürdün İran’daki olumlu adımlardan rahatsız olması neyle izah edilebilir? Kürdlerin sorunlarının çözümünden mi yanayız yoksa çözümsüzlüğünden mi?
Ayrıca bir konuyu değerlendirirken, bütün boyutlarıyla ele almak, konuyu tüm yönleriyle analiz etmek gerekir. İran açısından Kürd meselesine sanki İran’da sadece Kürdler ve Farslar yaşıyor gibi yaklaşırsak, konuyu kuşatamayız. İran’da Farslar, Türkler, Kürdler, Lorlar, Beluçlar, Araplar ve Türkmenler olmak üzere tam yedi ayrı kavim yaşıyor. Mesele, sadece Kürd meselesi değildir. Mesele, kavimler meselesidir. Her kavime bir devlet teorisinden hadiseye bakarsak, İran’
ın yedi parçaya bölünmesi gerekir. İran’daki kavimlerin maslahatı, adalet ve özgürlük temelinde birlikte yaşamakta mıdır yoksa ayrılıkta mı? Ayrılık durumunda örneğin Belucistan açlıktan ölür. Çünkü orası çöl. Bütün İran halklarının yararlandığı petrol ve gaz Arap bölgesine kalır ve bu bölge dünyanın en zengin ülkesi olur. Her bir kavmin yaşadığı coğrafya ve sahip olduğu imkanlar farklıdır. Ayrılık durumunda hayatın nasıl sürdürülebileceği konularına cevap bulunması gerekir. Her şeye rağmen elbette ki bu konuda karar verecek olan İran halklarıdır. Bu, olayın bir boyutu.
İkinci boyut, adı geçen kavimlerin komşu ülkelerdeki devamları meselesidir. İran Kürdleri, Türkiye ve Irak’taki Kürdlerle komşu. Türkmenler, Türkmenistan ile sınırdaş. Beluçlar, Pakistan’daki Beluçlar ile hem sınır. Araplar Irak ile sınırdaş. Azeri Türkleri, Azarbaycan ile komşu. Kim kime katılacak, kim kimden ayrılacak? Kim hangi coğrafya üzerinde tarihi hak iddiasında bulunacak? Her kavime bir devlet nazariyesi açısından konuya yaklaşınca en azından Pakistan, Afganistan, İran, Türkmenistan, Azerbaycan, Türkiye, Irak, Suriye ve Lübnan’
ın hallaç pamuğu gibi yeniden atılması gerekir. Bu da reel politik açıdan mümkün gözükmüyor.
Kürd meselesini, külli olan kavimler meselesi içinde değerlendirmek gerekir. Kavimler konusunda da üç temel tezden söz etmek mümkündür:
1-Her kavime bir devlet tezi.
2-Bir kavmin egemenliğine dayalı birlikte yaşam tezi.
3-Adalet ve özgürlük temelinde birlikte yaşam tezi.
Birincisi, ideal bir çözümdür. Ne var ki, kavimlerin dağılım tarzı, nüfus yoğunlukları, kavimlerin birbirleriyle tarihi ilişkileri, üzerinde yaşadıkları coğrafyanın imkanları, siyasi coğrafya sorunları ve benzeri konular bakımından bu idealist çözüm her zaman için hayatiyet bulamamaktadır. Bu tez, reel politik açıdan her zaman ve her yerde uygulanabilir değildir. Bu nedenle aşılması mümkün olmayan zorlukları dikkate alarak uygulanabilir çözümlere yönelmek, ilkesizlik veya idealsizlik sayılmamalıdır. Örneğin bütün hayatını Kürd mücadelesine feda etmiş olan Barzani ve Talabani’nin, Irak’ta birlikte yaşamı, bağımsız Kürdistan idealine tercih etmeleri, idealist değil realist bir tutumdur, maslahatçı bir yaklaşımdır ve kınanmaması gerekir.
İkinci tez, hem İslami hem insani açıdan merduttur. Bu tezin merdudiyetini isbata ihtiyaç olmadığı kanısındayım.
Üçüncü tez, birinci tezin uygulanamadığı her yerde uygulanabilir bir nitelik taşımaktadır. Ben başından beri Kürd sorununun bu tez üzerinde çözüme kavuşabileceğine inanıyorum. Sadece Kürtler için değil, bir çok yerde ve farklı kavimlerin bulunduğu ülkelerde sahici bir çözüm yolu olarak gözükmektedir. İran’da da bu tez üzere olumlu adımlar atılmış ve atılmaktadır. Biz, bu tez üzerinde çok daha iyi bir model geliştirmelerini umuyoruz.
İslami açıdan kavimler ve devlet meselesi, sonuçta ilgili kavimlerin maslahat temelinde karar vermesi gereken bir konudur. Bu konuda takdir hakkı, birlikte yaşamak durumunda olan kavimlere bırakılmıştır. Kavimlerin ve ümmetin maslahatının birinci tezde mi yoksa üçüncü tezde mi tahakkuk edeceğini ilgili kavimlerin akl-ı selim ile tartışması gerekir, bilgi ve tecrübeye dayanarak karar vermesi icap eder.
Duygusal yaklaşımlar, taassub içeren değerlendirmeler, kısır tartışmalar ve tek boyutlu analizlerle ne sorunlarımızı çözebiliriz ne de birbirimize bir şey anlatabiliriz.
Ne dostlarımızın düştüğü olası yanlışların avukatı ne de başka insanların sahip olduğu güzel hasletlerin yargıcı olabiliriz.
Hatta sevmediğimiz birçok nahoş hasletlere sahip olan insanların güzel yönlerini görüp övmek ve dostlarımızın hata ve kusurlarını İslamî bir usûl ve üslûpla yermek insanî/İslamî görev ve ödevimizdir.
Menfî insan(lar)da mevcut olan güzel hasletleri almak, o insan(lar)ı olduğu gibi kabullenmek anlamına gelmediği gibi; müspet olan insan(lar)dan sadır olan kötü hasletleri yermek de o insan(lar)ı tamamıyla dışlamak anlamına gelmiyor.
Bizler doktorlar gibi hastaya değil, hastalığa karşıyız.
Hastalıkla mücadele eden doktor bazen hastanın karnını deşer, organlarını keser.
Acı ilaçlar içirir.
Ama bütün bunları hastayı öldürmek için değil, içerik ve niteliğini bildiği hastalıktan hastayı kurtarmak için yapar.
Hastayı öldürmekle hastalık ortadan kaldırılmaz, ama hastalığı öldürürsek hastayı kurtarabiliriz.
Taassup hem iyi insanların düştüğü yanlışlara, hem de menfî insanlardan sadır olan müspet tutum ve davranışlara çekilen kara bir perdedir.
İdrake vurulan kelepçedir.
Doğru insanların yanlışlarını, yanlış insanların doğrularına tercih ettiren taassup adalet anlayışını köreltir.
Adalette taassup, taassupta adalet olmaz.
umay
26-06-2009, 22:20:07
arkadaşlar bu kadar peşin hükümlü, yargılayıcı bir üslub bence çok yanlış, insanlar kendi şartları içerisinde tespitler yapabilir, bu elbette başkasınınki ile aynı olmayacaktır. ama özellikle sanki zeki savaşın irancı,statükocu , kendimizi ise devrimci ve kürdistancı bir konumda konumlandırmak ne kadar doğru. haksızlık değil mi bu, yaşamını sistemin ve zalimlerin baskısı altında hicretle sürdüren bir insana bu kadar insafsızca eleştiri hangi mantıkla izah edilebilir. özellikle adar çok merak ettim,zeki savaş kitabın kaçıncı sayfasında TC den devletimiz diye bahsediyor, ben rastlamadım da....kendi halkının ve müslümanların felahı için iyi kötü birşeyler üretmek derdinde olan ve pratiği ile ortada olan insanlara bence sahip çıkmak gerekir, hatalarını eksikliklerini peşin hükümlerle değil,yapıcı ve üzerine yeni bir şeyler ekleyerek söylememiz daha doğru bir tavır olacağı kanısındayım.Biz kürtler kendi değerlerimizi çabuk tüketen bir halkız.lütfen hangi taraftan olursa olsun değerlerimize sahip çıkalım....
adar
26-06-2009, 13:59:40
Tarihi Kürdistan adı sadece İran'da kullanılmakta; ama Kordestan şeklinde bozuk bir isimlendirme ile. Ayrıca Kürdistan sınırları daraltılarak küçük bir coğrafyaya sığdırılmıştır. Sayın Zeki SAVAŞ İran'da uzun yıllar yaşayan biri olarak bilmektedir ki, Fars medreselerinde farslar perslerin torunları olarak yüceltilmektedir. İyi ya, Türkiye'de Türkler, Suriye'de Araplar, İran'da farslar kendilerini büyük bir ulus olarak gösterirken, Kürtler onlara dilencilik yapsın. Öyle görünüyor ki Zeki savaş da Abdullah Öcalan gibi Türk, Arap ve Fars aydınlarından epeyce etkilenmiş olacak ki, birlikte yaşam tezi üzerinde iyice durmaktadır. Zate "ortak payda" adlı kitabında da Türkiye devleti için devletimiz tabirini kullanması olaya hangi zaviyeden baktığının açık göstergesidir.
hakkarili
22-06-2009, 22:30:51
Sayın Zeki Savaş bir önceki yazınıza yapmış olduğum yorum ve sorduğum sorulara vermiş olduğunuz cevap için teşekkür ederim. Bu yazınızdaki Kürd sorununa çözüm yaklaşımınız gerçekten realiteye uygun ve kabuledilebilir bir mantık örgüsü içinde ele alınmış ve benimde kafama uydu. Ama İran konusunda neden bu kadar tepki verdiğinizi anlayamıyorum, elbette İran Türkiye Suriye Irak ile mukayese edilmemelidir çünkü İslam cumhuriyeti sıfatını koymuştur kendine. Bunun içinde ondan beklenen ile diğerlerinden beklenen arasında fark olacak ve yapılan eleştirilerin alan ve ağırlığı daha ağır olacaktır yoksa haksızmıyım.
Meydanları dolduran insanlar hakkın tecelligahı olamaz, gerçekten sizin yazmış olduğunuz yazınız üçüncü maddesinin "Adalet ve özgürlük temelinde birlikte yaşam tezi." İranda anlam buluyormu. Tamam söylediğiniz realiteye uygunluk kabul ama gerçekten insan içine sindiremiyor artık neden hep Kürtler elde tutulması gereken mal gibi görülüyor. Yazınızın üçüncü maddesi neden İslami bir hak olarak İslam Cumhuruyetinde analm bulmuyor.
umay
22-06-2009, 21:46:29
değerli hocam,yaklaşımınız çok güzel. Kaleminize sağlık...