Sakıp Sabancı’dan şöyle bir söz aktarılıyor: “Eğer eleştirilmek istenmiyorsanız hiçbir şey yapmayın.” Yerinde bir söz kanımca… Hiç kimsenin hiçbir şey yapmama gibi bir lüksü yoktur. Herkes iyi veya kötü, büyük ya da küçük bir şeylerle uğraşır, durur. Bu uğraş esnasında veya neticesinde herkesi/mi memnun etme imkânı olmadığına göre, memnun kalmayanlar eleştiri veya saldırı bombardımanına başlarlar. Yapılan bu eleştiriler yerinde ve zamanında, insaflı ve objektif olabileceği gibi; önyargılı, yersiz ve zamansız, insafsız ve sübjektif de olabilir. Kürt sorununun dile getirilmesi ve onunla ilgilenip mikro düzeyde bile olsa bir katkıda bulunma çabasında olunması hususu ile ilgili de her iki cenahtan eleştiriler yapılmaktadır.
Kürt sorunu, bazı İslami camialar tarafından her gündeme getirildiğinde, gerek kendilerinden gerekse de kendilerinin dışından birileri ortaya atılıp farklı reaksiyonlarda bulunuyorlar. Bunlardan bazıları; o İslami kesim/ler/i Kürtçülükle ve PKK’nın safında yer almakla suçluyorlar. Bazıları ise; Kürt sorunu hakkında konuşma haklarının olmadığını, yaptıklarının sadece laf-u güzaf olduğunu, Kürtlerin bunlara karınlarının tok olduğunu, bunun, başkalarının hazır olan sofrasına beleşçe konma anlamına geldiğini savunuyorlar.
İmdi; Kürt sorununun dile getirilmesinden ötürü bunu dile getirenlerin Kürtçülükle, PKK’cılıkla suçlanmalarını bir tarafa bırakalım. Sanırım bu suçlamayı yapan mantığa yönelik yazılanların sayısı azımsanmayacak düzeydedir ve Kürt Sorunuyla birlikte meydana gelen kültür ve bilinç, artık bu noktanın çok daha ötesine varmıştır. Bu sorunun en önemli ve en suçlu tarafı olan devletin en üst makamlarınca bile sorunun –şöyle veya böyle- çözümüne yönelik adımların konuşulduğu veya atıldığı bir noktaya gelinmişken, o kimselerin bu tür suçlamalarının hiçbir değer ifade etmediği ortadadır.
Şu aşamada asıl ilgilenilmesi gereken; İslam’ı referans almış çevrelerin Kürt sorunuyla ilgilenmeleri hususunda geç kaldıklarını ve treni kaçırdıklarını, bitki kökleriyle beslenmedikleri sürece bu halkın sorunlarıyla ilgilenme, dile getirme ve yazma haklarının olmadığını savunan yine İslam’ı referans almış kesimdir.
İslami kesimin bu sorunu dile getirmelerinden ötürü Kürtçülükle itham edilmelerini, dile getirmedikleri zaman zulüm karşısında sessiz kalmakla suçlanmalarını anlamak mümkün. Ancak Bunu getirmelerinden ötürü neden dile getirdikleri şeklindeki yargılamayı anlamak mümkün değil. Bu yargılamayı yapanların İslami bir kimlik sahibi olmamaları durumunda da buna bir anlam vermek mümkündür. Ancak bunu yapanların İslami kimlik sahibi kimseler olması yine bunu anlamayı güçleştiriyor.
Peki, bilinç sahibi Müslümanlar ne yapmalılar? Susup konuşmadıklarında neden sustuklarını –haklı olarak- yargılayanların; konuşmaları, sorunu hemen her platformda dile getirmekten çekinmemeleri durumunda da bu sefer neden konuştuklarını yargılamalarını nasıl okumak ve anlamak gerek?
Öncelikle bilinmelidir ki; toplumsal mücadeleler ‘sırayı beklemekle-sıra vermekle ’ veril/e/miyor. Toplumsal okumaları iyi yapan, tarihi fırsatları iyi değerlendirenler, içinde mücadele verdikleri toplumların öncülüğüne aday olmayı hak ederler. Yüce Rabbimiz bir ayet-i kerimede, insanlar arasına koyduğu bir sünnete işaret ederek şöyle buyuruyor: (Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Müşrikler de Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez.) (Al-i İmran: 140)
İmam Kurtubi bu ayetin “İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz” kısmının iki anlama gelebileceğini söylüyor. İlki; savaşla alakalı olduğudur. Yani; Allah’ın yardımı neticesinde bazen müminler muzaffer olabilecekleri gibi, isyan etmeleri, günahlara dalmaları halinde de, imtihan edilmeleri ve günahlarından arınmaları için mağlup duruma düşebilecekleri manasına da gelebilir. Allah’ın ipine sarılmaları halinde de akıbetin (neticenin) Müslümanların olacağı muhakkaktır. İkincisi; mutluluk ve kederin, sıhhat ve hastalığın, zenginlik ve fakirliğin insanlar arasında devinim halinde olduğu, sürekli yer değiştirdikleri anlamındadır.
Hangi manada olursa olsun bu devinimden amacın ne olduğu hemen akabinde beyan edilmektedir: “Bu, Allah'ın iman edenleri belirtip-ayırması ve sizden şahidler (veya şehidler) edinmesi içindir.” Yani; ister galebe halinde olsun ister mağlubiyet halinde olsun; ya da ister varlık, sıhhat, ferahlık halinde olsun, ister darlık, hastalık, keder halinde olsun bu devinimden hedeflenen müminle münafığı, güçlü imana sahip Müslüman ile zayıf imana sahip Müslümanı birbirinden ayırt etmektir.
Dolayısıyla şu noktayı kaçırmamak elzemdir: Müslümanlar ister ferdi ister toplumsal anlamda olsun her an-u mekânda en iyi halde olacaklar diye bir sünnet bu kâinata konulmamıştır. İmtihanın bir gereği olarak her iki hali de yaşamaları muhtemeldir. Bunu yaşayan sadece Müslümanlar değil, Peygamberler ve Peygamberimiz (S.A.S.) bizzat kendileri olmuştur. Ki yukarıdaki ayet ve benzeri ayetlerin ilk muhatapları zaten onlar değil miydiler?
Kuşkusuz bu iki halin yaşanmasına yol açan sebepler vardır. O sebeplere mebni olarak bu iki neticeden biri hâsıl olur. Ancak sonuç ne olursa olsun bunun bir imtihan olduğu asla unutulmamalı ve mümin, en güçlü olduğu halde de, en zayıf olduğu halde de Allah ile olan bağına bir halel getirmemelidir.
Bir başka ayette şöyle buyrulmaktadır; (İnkâr edenlerin (keyiflerince ve şımarıkça) ülke ülke dönüp-dolaşmaları seni aldatmasın. (Bu) Az bir yarar(lanma)dır. Sonra bunların barınma yerleri cehennemdir. Ne kötü bir yataktır o!) (Al-i İmran: 196-197). Bu ayet; gücün haklılığına iman etmenin fasit olduğunu ortaya koyuyor. Gücün ışıltılarının gözleri kamaştırması yerine söylenmesi gereken şudur: (İnsanlar onlara: "Düşmanınız olan insanlar size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun" dediler. Bu, onların imanını artırdı da: "Allah bize yeter. O ne güzel vekildir" dediler.) (Al-i İmran: 173).
Müslümanların zayıf oluşları veya zayıf görünmeleri, hiçbir Müslümana, onların safını bırakıp güçlü görünen gayr-i İslami bir yapının veya devletin saflarında hangi ad altında olursa olsun gönüllüce yer alma hakkını ve salahiyetini vermez. Müslümanların zayıf olması halinde bile, her şeye gücü yeten Allah’a dayanmanın kazandıracağı güç ve güven her şeyin üstündedir. İster güçlü ister de zayıf olsunlar Müslümanların yegâne güç kaynağı O değil midir? Huneyin’de olduğu gibi çok güçlü oldukları dönemlerde bile, O’ndan ziyade kendi güçlerine olan itimatları Müslümanları kaybın eşiğine getirmemiş mi? Öyleyse; Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.
Musa (A.S.) ve ben-i İsrail’in peşine düşen Firavun ve ordusu, onları deniz kenarına kadar kovalayıp kaçabilecekleri bir yer bırakmayınca, ben-i İsrail’den imanı zayıf olanların çatlak sesi yükselmeye başlar: (İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: 'Gerçekten yakalandık' dediler.) (Şuara: 61). Buna mukabil; denizden başka kaçış yolunun olmadığını bildiği halde Musa (A.S.) metanetini ve Rabbine olan güvenini asla kaybetmeksizin şöyle dedi: ('Hayır' dedi. 'Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir.') (Şuara: 62). Bu mutlak bağlılıktan sonra Allah’ın nusreti gelir: (Bunun üzerine Musa'ya: 'Asanla denize vur' diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu.) (Şuara: 63).
Bir defasında, müşriklerden biri yerde uzanmış olan Peygamber(S.A.S.)’in başına dikilip kılıcını çıkararak şöyle der: “Seni benden kim kurtaracak?” Peygamber (S.A.S.) sadece “Allah” der. Bu sarsılmaz iman karşısında müşrikin elindeki kılıç düşer.
Reel tüm çarelerin tükendiği bir anda bile mümin, Rabbine olan itimadını kaybetmediği zaman Rabbi onu sahipsiz bırakmayacaktır. (Kim Allah’a tevekkül ederse O ona yeter.) (Talak:3) Reel çarelerden ümidini kesen bir kimse Allah’tan da umudunu kestiği vakit kâfir olur. Çünkü bu, Allah’ın bile kendisine bir fayda sağlayamayacağı anlamında olur ki; Allah hakkında böyle bir kanaat küfürdür. (Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.) (Yusuf: 87).
‘Bu yolda bedel verenlerin’ hesaplarının bitmesini bekleyerek sıranın kendilerine gelmesini bekleme basiretsizliğini göstermeye kimsenin hakkı ve lüksü yoktur. Birilerinin hesapları sürerken bile müslümanın hesapları olacaktır, olmalıdır. Çünkü o birileri de, başkalarının hesapları sürdüğü halde hesap yapmaktan geri durmadılar. Başkalarının hesaplarının bitip yolun boşalması ve sıranın kendilerine gelmesini bekleyenler asla yola çıkamayacaklardır.
Bu halkın dini ve kimliği için bedel ödeyenlerin öncelikle ve ezici çoğunlukla dindar kesimler olduğu sanırım herkesçe bilinmektedir. Özlem ve hasretle andığımız Fidan Güngör (Allah kendisine selamet ve rahmetini ihsan etsin), kitaplaştırılan makalelerinin birinde bunun kısaca tarihi seyrini veriyor. Oradan özetleyerek sadece yakın tarihte verilen mücadeleleri zikredeyim:
Botanlı Bedirhan Bey; Osmanlı’ya karşı bağımsızlığını ilan etmesine rağmen, Osmanlı ordusuna karşı direnemez ve esir alınıp ailece Girit Adası’na sürgün edilir.1868’de Şam’da vefat eder.
Şemzinanlı Meşhur Nakşî Şeyhi Şeyh Taha’nın oğlu Şeyh Übeydullah Nehri’nin, Hıristiyan Asur aşiretleriyle İran yönetiminin Müslümanlara yaptığı zulme seyirci kalan Osmanlı yönetimine karşı bağımsızlığını ilan eder. Osmanlı-İran gizli anlaşmaları neticesinde hareket bastırılır ve Şeyh Übeydullah Mekke’ye sürgün edilir. Orada 1888’de vefat eder.
Oğlu Seyyid Abdulkadir Üstat Bediüzzaman ve Şeyh Sait dönemindeki çalışmalar içinde yer alır. Aynı zat Şeyh Sait olaylarından sorumlu tutularak 1926’da idam edilir.
Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında, 1913’te Bitlis’in Hizan ilçesinde Seyyid Ali (Kamuran İnan’ın dedesi), Şeyh Şahabeddin (Seyyid Ali’nin kardeşi) ve Molla Selim öncülüğünde İttihat ve Terraki’nin zulmüne baş kaldırılır. Ancak bilahare bastırılır.
Osmanlı’nın dağılmasından sonra, hemen her tarafta olduğu gibi Kürdistan’da da meydana gelen otorite boşluğunu fırsat bilen Şeyh Muhammed Berzenci, Süleymaniye’de krallığını ilan eder. 1932’de hareketi bastırılır ve Bağdat’a sürgün edilir. 1956’da orada vefat eder.
1925’teki Şeyh Sait kıyamı… Bu kıyam da diğerleri gibi bastırılır. “Muhakkak ölümüm Allah ve İslam içindir” diyen Şeyh Sait ve diğer kıyam önderlerinin Amed’de idam edilmelerinin akabinde Kürdistan’da, halkın kendisine ve değerlerine yönelik geniş kapsamlı bir cadı avı başlatılır.
1942’de İran’ın Mehabad kentinde Kadı Muhammed’in KDP’si Mehabad Kürt Cumhuriyeti’ni kurarlar. Ancak uluslar arası güçler ve İran’ın gizli anlaşmaları neticesinde hareket bastırılır. Kadı Muhammed ve ailesinin pek çok ferdi bir şafak vakti idam edilirler.
Şemzinanlı Şeyh Taha’nın icazet verdiği ve Kuzey Irak’ta saygın bir kişiliğe sahip Şeyh Tacettin Berzani’nin üç oğlu Şeyh A.Selam, Şeyh Ahmet ve Molla Mustafa Berzani, İttihad ve Terraki ile Irak yönetimine karşı direnirler. 1914 yılında Şeyh A.Selam İttihad ve Terraki tarafından idam edilir. Mehabad Kürt Cumhuriyeti’nin kurulmasında aktif rol alan Molla Mustafa ve beraberindeki güçler, 27 Mayıs 1940’ta İran topraklarına girerler ve 500 km.’lik yolu yürüyerek Sovyetler’e sığınmak zorunda kalırlar.
1958’de Irak’a dönmesine rağmen 1975’de Saddam’ın saldırıları neticesinde önce İran’a ardından da ABD’ye sığınmak zorunda kalır. 1979’da orada vefat eder. Cenazesi İran İslam Cumhuriyeti tarafından getirilerek köyünde defnedilir.
Bu bilinen mücadelelerin dışında Dersim, Zilan, Ağrı vb. olaylar da, bu halkın çektiği önemli zulüm halkalarından biridirler.
Verilen tüm bu mücadeleler, dini ve varlığı inkâr ve imha edilmek istenen bu halk adına verilmiş, bu mücadelelerle bu halkın varlığı tarih sayfalarına işlenmiştir. Kürtlerin, yaşadıkları coğrafyalardaki yönetimlerle olan hesaplaşmalarındaki son halkalarından birini oluşturan PKK, tarihin sayfalarına ve bu halkın zihnine kazınmış olan bu mücadelelerin getirilerini de kullanarak mücadelesine başlamış ve devam etmektedir. Gerek PKK ve gerekse KYB, KDP vd.leri, geçmişte verilen mücadelelerden bağımsız düşünülemez. Dolayısıyla bu halkı geçmişten günümüze taşıyan ve tanıtan PKK’dan ziyade, geçmiş hareket ve kıyamlardır. PKK veya günümüzdeki diğer Kürt örgütlerin yaptığı, verilen bu mücadeleye dünya görüşleri çerçevesinde kendi renklerini vermektir.
PKK’yı adı geçen ve geçmeyen diğer Kürt hareket ve serhıldanlarıyla karşılaştırmak bu yazının konusu olmadığı gibi, böyle bir mukayese için daha derinlikli bilgilere ihtiyaç vardır. Bununla birlikte şunları söylemek mümkün:
Geçmişte bu halk adına mücadele etmiş olan pek çok hareket, PKK’nın şu aşamada varamadığı başarıyı göstermiş, bazıları devlet kurarken bazıları da özerkliklerini ilan etmişlerdir.
Sabık tüm Kürt hareketlerinin gösterdiği başarı ve vardığı aşama ne olursa olsun, yerli ve yabancı hâkim güçlerin sinsi desiseleri neticesinde bastırılmıştır. PKK, geçirdiği bunca evrim ve devinime rağmen hala mücadelesine devam ederken, dâhili ve harici konjoktöre bağlı olarak şekillenen son gelişmeler, PKK’nın da -en azından silahlı mücadele boyutuyla- bitiş noktasına yaklaştığının sinyallerini vermektedir.
Diğer bir husus, konumuz itibariyle de en önemli gördüğüm kısım; geçmişteki nerdeyse tüm Kürt hareketleri; ya hareketçe veya liderlik ve teba boyutuyla İslami motif ve endişelere sahip iken, PKK bunların tam aksi motif ve endişeleri taşımaktadır. Kadim hareketlerin taşıdığı bu İslami motifler, vardıkları başarılara rağmen uzun ömürlü olmalarına mani olmuş, daha gülü burnunda bir aşamada iken bastırılmalarına ve ortadan kaldırılmalarına sebebiyet vermiştir. Dikkati çekmek istediğim husus da burası. PKK, gerek Ergenekon vb. yerel çevrelerle ve gerekse Batılı olan ve olmayan pek çok ülkeyle sahip olduğu ilişkiler, onu diğer geçmiş Kürt hareketlerinden apayrı bir yere koyuyor. Gerek lokal ve gerekse global güçlerle bu tür ilişkilerin kurulmasını sağlayan en önemli faktör ise – çıkar ilişkilerin yanı sıra- , ister devlet, ister özerklik ister başka bir şey şeklinde olsun Kürtlere vaat ettiklerinin temelinde dinin olmaması, daha doğrusu anti-İslam bir düşüncenin yatması olduğu kanısındayım.
Ortadoğu’da dinine en fazla bağlı halklardan olan Kürtlerin, onlara hamilik edecek böyle bir hareketin etkisi ve katkısıyla, sahip oldukları dini değerlerin, sözüm ona medeniyetin cenderesinden geçirilerek dinlerinden uzaklaştırılmaları hedeflenenler arasındaydı. Ve maalesef bunu da iyi becerdiklerini kabullenmek gerekir. Orta ve genç neslin, bu hareketin etkisiyle gerek yurt dışında ve gerekse yurt içinde ne halde olduklarını herkes görebilmektedir. Cumhuriyet Türkiyesinin her türlü zulümle, yıllarca vardırmak isteyip de başaramadığı bu hedef ve noktaya PKK’nın büyük bir maharetle getirdiği inkâr edilemez. Tabi bunların yanı sıra İslam adına çıkıp da vahşete bulaşan kimselerin buna katkılarını da göz ardı etmemek lazım.
Kürt Sorunun çözümü hakkında birkaç yazının yazılmasına tahammül edemeyen, PKK’yı Kürtlerin mehdi ordusuymuş gibi görüp şapka çıkaranların, PKK’nın Kürt sorunu noktasındaki başarısının yanı sıra, dinsizleştirme veya dini yozlaştırma yönündeki başarısını neden göz ardı ediyorlar? ‘Ne pahasına ve ne şekilde olursa olsun – bu dinsizleşme pahasına bile olsa- Kürt sorunu çözülsün’ düşüncesi ile ‘Kürt sorunun çözümünde kimin katkısı olacaksa olsun’ düşüncesini birbirinden ayırmak gerekiyor. Bu iki düşünceyle ilgili PKK’nın nerde durduğu son derece nettir. O da; ‘din merkezli bir çözümün dışında ne pahasına ve ne şekilde olursa olsun Kürt sorunu çözülsün, ayrıca bu çözümde bizim dışımızda hiç kimsenin katkısı bulunmasın’ şeklinde değil midir?
‘Kürt sorunun çözümünde kimin katkısı olacaksa olsun’ düşüncesinin doğru olduğu kanısındayım. PKK, İslami çevreler, devlet vs… Çünkü ortada bir zulüm vardır ve bu zulmün bir şekilde bertaraf edilmesi gerekir. Ancak bir mümin, yapacağı her şeyi dini ve İ’la-i Kelimetüllah için yapar, yapmak zorundadır. Bu niyetine başka hiçbir şeyi ortak edemez. Dini kendine düşman bilenlerin veya dindar olmayanların Kürt Sorunun çözümü noktasındaki katkılarına saygı duymakla birlikte, bu çözümün arkasına sığınarak halkı dinden, dini de halktan uzaklaştırma çabalarına bigâne kalınması beklenemez, beklenmemelidir.
Dinin gerektirdiği şekilde Kürtler için yapılan bir mücadele doğal olarak Allah’ın rızasına götürür. Dolayısıyla Allah’ın rızası mı yoksa Kürt haklarının mücadelesi mi gibi bir tercih mecburiyeti yoktur. Böyle bir tercih yerine, Allah rızası için Kürt haklarının mücadelesi tercihi doğru olandır. Bu bakımdan ‘ Kürtler için mücadele ile Allah’ın rızasına kavuşma arasında tercihte bulunmak’ gibi absürt bir tartışmanın içine girmenin bir manası olamaz.
Binaenaleyh; olaya sadece, Kürtler için kimin ne kadar bedel ödediği ve ödediği bu bedel karşılığında yuvarlak masada ne kazanacakları, hatta neyi kazanmaları gerektiği zaviyesinden ziyade, daha farklı zaviyelerden bakıp bedel verenlerin ve verilen bedellerin Kürtlere neyi kazandırıp neyi kaybettirdiklerini hesaplamak daha doğru olacaktır.
Kuşkusuz hiçbir sorunun çözümü için sihirli bir formül olmadığı gibi, Kürt Sorunu gibi sorunlar tek boyutlu da değildir. Dolayısıyla çözümü de tek boyutlu değil, bir sürü hakikat ve realitenin bir araya gelmesiyle gerçekleşebilir. Bir grup körün, tuttukları yerine göre fili tanımlamaları gibi, bu soruna hüsn-ü niyetle yaklaşanların çözümü de farklılık arz edebilecektir. Biri sorunu ekonomik dağılıma indirgerken, bir başkası askeri, siyasi, kültürel vb. boyutlara indirgeyebilir. Bütün bunların her biri, kendi içinde önem sırası farklı olmakla birlikte, sorunun temelinde yatan nedenler olabilir. Tüm bu nedenlere kim daha çok havi ve hâkim olabilirse sorunun çözümüne de katkısı o oranda fazla olabilecektir.
Bundan hareketle söylenmek istenen şudur: PKK-DTP, sahip oldukları imkânlara ve Kürt sorununda kazandıkları inisiyatife rağmen tüm doğruların yegâne merkezi değildir. Sadece PKK-DTP merkezli bir çözüm, tüm Kürtlere şamil olamayacağından sadra şifa bir çözüm olmaktan uzak olacağı gibi, PKK-DTP’ siz bir çözüm de kâfi gelmeyecektir. Binaenaleyh, bu sorunun çözümüne düşünsel ve/veya eylemsel olarak katkı sağlamaya çalışan tüm kesimlere kulak vermek bütüncül ve kapsayıcı bir çözümü mümkün kılabilecektir. Ancak PKK, “bu ülkeye demokrasi gelecekse onu da biz getiririz” diyen Cumhuriyet Mitinglerinin sahipleri ETÖ’cuların mantığından pek de uzak değildir. Geçmişten günümüze, tüm kesimlerin ama özellikle de İslami kesimlerin Kürt meselesine katkılarına tahammül edememiş, “bu sorunu çözecek biri varsa o da biziz” iddiasında bulunmuştur.
Bir halkın teveccühünü kazanmanın yolu acaba gerçekten ödenen bedellerin niceliğinden ve ot kökleriyle beslenmekten mi geçiyor? Bunlar, bir halkın teveccühünü kazanmanın önemli yolu ve göstergesi olabilir. Ancak bunlardan daha önemli olan, bir halkın sorunlarına yönelik üretilen çözüm önerilerinin tutarlılığıdır. Ot kökleriyle beslenme durumunda bile öne sürülen çözüm önerileri o halkın gerçekleriyle örtüşmüyorsa, o çözümü öne sürenlerin karnı ot kökleriyle beslenmekten şişse bile bir değer ifade etmeyecektir. Buna mukabil, çözüm önerileri tutarlı olanlar, ot kökleriyle beslenmedikleri halde halkın gönlünde taht kurabilirler… Ot kökleriyle beslenmek, beslenenlerin savundukları düşüncedeki samimiyetlerinin bir göstergesi olabilse de, savunduklarının ilânihaye doğruluğunun belgesi ve göstergesi asla olamaz.
Son 20 yılda Kürdistan bölgesinde yapılan yerel seçimlere bakıldığında, ot kökleriyle beslenme gibi bir geçmişleri olmadığı halde, Refah ve türevleri ile AK Parti’nin yakaladığı başarı trendleri nasıl izah edilebilir? Bunların Kürt sorunun merkezine yönelik söylem ve dokunuşları olmadığı halde, sadece kısmen siyasal, ama daha çok sosyal ve ekonomik projelerindeki inandırıcılıklarından hareketle, bu halktan; ot kökleriyle beslenme gibi bir geçmişleri ve Kürt sorununun merkezine yönelik söylem ve eylemleri olan DTP ve önceki versiyonlarından daha fazla oy ve belediye alabilmişlerdir. 29 Mart yerel seçimlerinde bu inandırıcılığının azalması ve yanlış aday tercihleri neticesinde de AK Parti, Kürdistan ve dışındaki pek çok belediyeden ellerini çekmek zorunda kalmıştır.
Hangi işin daha hayırlı olduğu konusunda; bazı âlimler meşakkat sıralamasına göre işlerin önem kazandıklarını savunurlarken, İmam İbn-i Teymiyye, sağladığı fayda oranına göre önem kazandıklarını savunur. Yapılan bir iş çok meşakkatli olmasına karşılık sağladığı faydanın düşük olması o işin önemini düşürür. Yahut meşakkatsiz olmasına mukabil faydasının yüksek olması o işi önemli kılar. Hülasa; işlerin önemini belirleyen meşakkat oranı ve verilen bedeller değil, sağladığı fayda oranıdır.
Bu itibarla, dinden neşet eden bir bakış açısıyla bakıldığında PKK’nın, verdiği bedellere mukabil bu halka neyi kazandırdıkları, neyi kaybettirdiklerinin bir muhasebesinin yapılması icap eder. Kürt Sorunun lokal ve global düzeyde tartışılmasına olan katkısını göz ardı etmek insafsızlık olur. Ancak, İslam’ın Kürtlere kazandırdıklarının birer birer onlardan alınması ve dinin onların gözünde karalanmasındaki rolünü göz ardı edip bunu bir kayıp olarak görmemek veya bunu önemsememek çok daha büyük bir insafsızlıktır.
İslami yapıların Kürt Sorununa yaklaşımlarında sorun veya zafiyet varsa, bunun bilincinde olan her müslümana düşen, bu sorunlu duruş veya zafiyetin üzerine gitmek, telafisi için çalışmaktır. Bu sorunlu yaklaşım veya zafiyet, bir Müslüman’ın ortak paydaların dışında, İslami olmayanların safında yer almasına, onlara alkış tutmasına gerekçe olamaz. Pireye kızıp yorganı yakma misali, İslami yapılanmalara kızıp İslami olmayan yapılanmaların içinde yer almanın, İslami tutarlılık açısından doğru bir duruş olmadığı kanaatindeyim. Kürt sorununa yönelik duruşlarından ötürü İslami camialara yöneltilen eleştiriler İslami endişelerden neşet ediyorsa, bu eleştirileri yapanların İslami endişelerini giderebilecekleri adresler İslami olmayan yapılar değildir. İslami camiaların duruşlarını sorgulayıp İslami olmayan yapılarla görünen veya olan Müslümanların bu duruşları, daha bir sorgulanmaya muhtaçtır.
Wallah-u a’lem…