|
Sultan Şeyh Musa-i Zuli Hazretlerinin soyundan gelenler, Şeyxan Bölgesinde kurdukları yedi büyük yerleşim yeri vardır.
- ŞeyhAliya / Yayla köyü,
- Kartte / Yukarı özlüce,
- Teawké / AşağıÖzlüce köyü,
- Zankart / Bilge köyü, (son 44 kişilik vahşet katliamı ile gündemde ki köy)
- Çallé / Yüce köyü,
- Şeyxanejorin / Atlıca köyü,
- Ardemedıke-KahvaÇaçana / Sultan Köy
ŞeyhAliya bu köylerin en büyüklerindendir. Oturanlar Şemi ve Ğaybi kabilelerinden oluşur ve genellikle çok yakın akrabadırlar. Soyadı kanunu çıkmadan önce, Aileler; Kimileri erkeklerle, kimileri de beli başlı kadınlarıyla anılır/tanımlanırlardı. O kişiler bir nevi o ailenin soyadını temsil ederlerdi. Şemi kabilesinde ki, MalaAdoke/Adokeailesi de meşhur kadınları (Ado) ile tanımlanan ailelerdendi.
En büyük oğlu Şeyh Ömer ile yakın bir akrabası köy meydanında kavgaya tutuşunca. Bütün köylü meydana doluşur. Kalabalık artıkça tarafların kızgınlıkları hırsları da bir o kadar artar. Karşı tarafta ki genç adam, Şeyh Ömer’in yüzüne hiç beklenmedik sözler/küfürler sarf eder. Şeyh cahildir diye sözlerine pek aldırış etmez ancak kendisine yüksek perdeden söylenen sözler de yabana atılacak yutulacak cinsten de değildir. Herkes Şeyh’in ne cevap vereceğini beklerken durmadan küfürler savuran adam da durmuş, kendisine ne karşılık verileceği merakı içinde bir anlık susmuştu. Şeyh kalabalığa baktı. Herkes kendisinin ne söyleyeceğinin merakı içinde sus pus olmuş, kulaklarını dört açmış bekliyorlardı. Şeyh:
—Seni gebertmezsem bana da Ado’nun oğlu Ömer demesinler!
Diyerek eve doğru yürüdü. Herkes adeta dondu. Şeyh’in söylediğini yapacağından kimsenin kuşkusu yoktu. Adam da o kadar üzerine gittiğine bin pişman olmuştu. Ama iş işten geçmişti. Etrafına baktı. Allah rızası için ortamı yatıştıracak onları barıştıracak kimseyi göremedi. Zaten herkes ateşe körükle gelmişti. Hala adama gaz vermeye çalışanlar bile vardı. Ta ki adam aniden kendilerine de küfür etmeye başlayınca durup sustular. Adam da hepsinin suratlarına lanet okuyarak evine doğru büyük bir pişmanlık içinde yürüyüp uzaklaştı.
Şeyh geç vakitlere kadar hiç konuşmadan düşünüp durdu. Yatsı ezanı okunmasına rağmen akşam namazın da olduğu gibi yatsı namazını da ilk kez camiye gitmeden evinde kıldı. Onun iki vakit üst üste camiye gelmediğini gören köylüler işin ciddiyetini anlamış, erkenden evlerine kapanmışlardı. Kimileri gaz lambalarını erkenden söndürmüş uyku numarasına yatmışlardı bile. Yarın jandarma karşısında; üç maymunu oynamaya hazırdılar. Görmedim, duymadım ve…
Şeyh, yatsı namazından sonra uzun uzadıya dualar etti. Seccadesini topladı. Evin penceresinde ki bir taşa bloğa yumruğunu hızlıca vurdu. Taş blok kapı misali gibi dönerek açıldı. Arkasında nerdeyse bir cephanelik gizliydi. Şeyh, savaşa gidecek gibi giyinip kuşandı. Sigara tabakasını Ğurs tütünü ile doldurup, üzerine de kapağını söktüğü yere attığı yeni bir deste sigara kâğıdını bıraktı. Yere atılan sigara kapağı kâğıdını Meles kız hemen aldı. Zira içinde Kur’an-ı Kerim yazısı vardı. Yerde durması günahtı. Daha öncekilerine yaptığı gibi onu da aldı güzelce katladı. Birkaç kez öpüp başına götürdükten sonra Taş duvarın arasındaki boşlukta kaybolacak şekilde çok gerilere doğru itti. Aile fertlerinden hiç kimse ona soru sormaya cesaret etmiyordu. Çok sevdiği ve kırmadığı kızı Meles bile bu gece ona soru sormaktan çekiniyordu. Ama herkes onun uzun soluklu bir geceye hazırlandığını sezmişti.
O ki bütün gençliğini savaşlarda geçirmişti. Enver Paşanın deli olduğuna karar getirdiği an gittiği Sarıkamış birliğini terk etmiş 33 gece boyunca Sarıkamış’tan Mardin’e kadar yürümüştü. Kendisi ile beraber dönmeyen iki yeğeni aç, çıplak bir şekilde dağlarda donmuş cesetleri dahi geri gelmemişti. O ise Terk ettiği Sarıkamış cephesinden sonra Kanal cephesine oradan da Yemen Cephesine geçerken savaşmış ve en önemlisi bütün bu savaşlarda da sağ kalmayı başarmış biriydi. Bu yüzden soyadı kanunu çıkınca kendisine Yemen soyadını vermişlerdi. Ne yaptığını ne yapacağını çok iyi biliyordu.
Her taraf zifiri karanlıktı. Hive şiv nexarubu/Çünkü Daha Ay akşam yemeğinden dönmemiş/yememişti. Sürünerek eve iyice yaklaştı. Evden de ışık namına hiçbir belirti yoktu. Şeyh evin girişini kontrol edebilecek şekilde mevzilendi. Gece epeyce ilerledi, yıldızlara bakarak saatti tahmin etmeye çalışıyordu. Samanyolu bile akşama göre 45-50 derece yön değiştirmişti. Sabahyıldızı doğmak üzereydi. Şeyh bile kaçıncı sigarasını yaktığını bilmiyordu. Elleri tetikte sabırla bekliyordu. İçinden ezbere bildiği süreleri okuyordu. Uykusu gelmiyordu. O gecelere alışıktı. Sarıkamış’tan-Mardin’e geceler boyu yürümüştü.
Karanlıkta silahlı üç kişinin yavaş ve sessizce eve yaklaştığını gören Şeyh sigarasını söndürdü ve iyice sipere yattı. Kapı ve pencereye adeta yapışan silahlı adamlar içeridekilerin nefes alışlarını dinleyerek yerlerini tespit ettikten sonra üçü birden pencereden içeriye doğru silahlarını doğrultu. Ortalık aniden Şeyh’in:
-Kıpırdarsanız Ölürsünüz!..
Gür sesi ile doldu. Adamlar neye uğradıklarını şaşırdılar, silahları ellerinden düştü. Duvar dibinde elleri havada yan yana dizildiler. Şeyh silahlarını topladı. Allah adına yemin ederek, niçin geldiklerini doğru bir şekilde söylemezlerse kendilerini kurşuna dizeceğini söyledi. Adamlar:
-İçerde yatan kişiyi gündüz öldüreceğini söylemiştin ya. Senin onu öldürmeyeceğini biliyorduk. Ancak, onu öldürürsek herkes senden bilecek ve aranızda da kan davası başlayacağı için sen köyden göç etmek zorunda kalacaktın. Senin ve O’nun malları da bize kalacak aramızda paylaşacaktık.
Ev sahibi de uyumamış olacak ki, bu sözlerden sonra ok gibi dışarı fırladı. En yakın akrabalarının kendisini öldürmeye geldiklerini görünce şaşırıp kaldı. Üçünün de suratına tükürdükten sonra gidip Şeyh’in ellerine sarılıp öptü. Gündüz ki kabalığından dolayı özür dileyerek, Şeyh’in emrinde olduğunu söyledi. Bu üç kişi için de vereceği her türlü kararı uygulamak için emrinde olduğunu ifade etti. Üç kişi de korkudan yaprak gibi titriyorlardı. Şeyh son bir sigara daha yaktı. Şafak sökmüş ortalık azda olsa aydınlanmıştı. Bu arada komşu evler uyanmış duyanlar pijamaları ile koşup gelmişlerdi. Şeyh yarına kararını vereceğini söyleyerek herkesin evlerine dağılmasını söyledi. Üç kişinin şarjörlerini alarak boş silahları kendilerine verirken de:
-Beni öldürmenizden korktuğum için değil kendinize bir zarar vereceğinizden korktuğum için şarjörleriniz yarına kadar bende kalsın. Onları da yarın size iade edeceğim. Şimdi evlerinize gidin. En son olarak Şeyh evine doğru yürüdü. Kapı da Onu kızı Meles karşıladı. Abdest alması için hemen bakır ibriği su ile doldurup getirdi.
***
Köylüler Şeyh’in evini adeta ablukaya almışlardı. Ama Şeyh sabah erkenden toplamaya başladığı evini bakını hayvanlara yüklemiş göç için hazırlanıyordu. Köylülerin bütün yalvarmalarına rağmen Şeyh’i kararından caydıramadılar.
-Bu kadar kinin, fesatlığın dünya perestliğin yaygın olduğu bir köyde yaşamak doğru değildir. Alın işte, katıl olmanıza gerek kalmadan evimi ve arazilerimi sizlere bırakıyorum.
Köylüler duydukları ve gördükleri karşısında şaşırıp kalmışlardı. Şeyh ellerini şalvarın cebine daldırdı. Kalabalığın içinde ki üç kişiye şarjörlerini uzatıp iade etti. Sonra hayvanlarının yularından tuttuğu gibi köyden uzaklaşmaya başladı. Kendisi önde, eşi ve çocukları (Menci, Meles, Hasan, Tajdin ve Ahmet) onu geriden takip ediyorlardı. Nereye gittiklerini hiç biri bilmiyordu.
***
Şeyh 15-20 haneden oluşan Qosar’a/Kızıltepe’ye yerleşti. Mardin 53.Cilt 41.Hane olan Nüfus kütüğünü de hemen Kızıltepe Koçhisar Mahallesi 3.cilt 41 nolu haneye nakletti. Yemen olan soyadını da mahkeme kararı olmadan nasıl yaptı ise hikmetini kimse bilemez Semen olarak değiştirdi. Kızıltepe’de birkaç yıl kaldıktan sonra Tılkare/Çitlibağ köyünde yaşayan akrabaları zorla onu kendi köylerine taşıdılar. Buradan da Tılxades/Bozhöyük Köyüne göçtüler. Birkaç yıl akrabalarında kaldıktan sonra işlerin böyle sürmeyeceğine karar veren Şeyh Abdülimam/Hocaköy Köyüne yerleşmeye karar verdi ve orada bütün köylülerin desteği ve çabasıyla kendisi ve ailesi için bir ev inşa etti. Göçten sonra biri kız ikisi erkek üç çocuğu daha olmuştu. Bu arada çocukları büyümüş büyük kızını Suriye’de ki akrabaları ile evlendirirken iki büyük oğlunu da evlendirmişti.
Ova da yakıcı güneşin altında yaşayan insanların siyah ve esmer tenlerine karşılık, Şeyhin dağların serin havasında büyüyen bütün aile fertleri sarışın ve mavi gözlüydüler. Çevrelerinde çocuklarına âşık olmayan genç kız ve erkek bulmak imkânsız gibiydi ama kimse de istemek/vermek için konuyu Şeyhe açamaya cesaret edemiyordu. Ancak, kızlarını şeyhin çocuklarına yamamak için çevirmedik dolap yapılmayacak dalkavukluk kalmamıştı. Ama Şeyh soyunun kutsallığını sebep göstererek, herkesin meramını kursağında bırakarak reddediyordu. Kızlarını bile gelin almaya yanaşmayan, Şeyhin Kızlarını gelip almaya ise kimse istemeye cesaret edemiyordu. Hata çarpılacaklarından korktukları için bunu söz konusu bile edemiyorlardı.
Ama aşk soy sop dinlemiyordu. Hele Şeyhin kızına âşık olan berrivani/Ovalı değil de Çayi/Dağlı olunca çarpılma korkusu da söz konusu olmuyordu. Ve ilk kez Dekori kabilesindeki, komşu Caredere/Demirler köyden bir aile, işte çok sevdikleri oğulları Süleyman için Şeyhin kızını istemeye gelmişlerdi. Şeyh:
-Dekori neresi Şeyhi neresi hiç birbirlerine uygun olur mu? Mümkün mü bu? Asla asla.
Diyerek bütün insani ve astronomik tekliflerini reddetti. Aile birkaç gün geçtikten sonra çevre de ki beli başlı saygın kişileri de yanlarına alarak Tekrar Meles kızı oğulları Süleyman için istemeye geldiler. Şeyhin cevabı bir öncekinden daha da sert oldu. Kızın fikrini soran olmuyordu. Zaten kızlarda buna alışık değillerdi. Aile bir daha elleri boş evlerine döndü.
Süleyman birkaç delikanlı toplayıp ertesi gün Şeyhin kızını kaçırdı. Şeyhin cevabı daha da ağır oldu. Şehirdeki Nüfuzlu akrabalarını devreye sokarak köydeki tüm erkekleri tutuklattığı gibi kızını da geri aldı. Araya saygın insanlar girdikten sonra Şeyh şikâyetçi olmaktan vazgeçince serbest bırakıldılar.
Aile birkaç gün sonra bir daha Meles kızı istemeye geldiler. Şeyh; reddettiği gibi neredeyse onları evinden kovdu. Süleyman; ertesi gün her şeyi göze alarak Meles kızı yine kaçırdı. Şeyh kaçakları bu sefer Bektaş Köyü Jandarma karakolu aracılığı ile Şefelor/Yaylım köyünde kıskıvrak yakalattı. Ancak, Karakol Komutanı genç âşık Süleyman’ı serbest bırakırken, kızını teslim alması için de Hocaköyü’ne Şeyhe haber gönderdi. Temmuz’un sıcağında Hocaköy-Bektaş arası 5-6 km’lik patika yolu Şeyh yaya olarak yürüdü. Zaten bütün bölgede sadece iki jeep vardı.
Şeyh resmi evraklara tek tek parmak bastıktan sonra Meles kızını teslim aldı. İkisi beraber günün en sıcak saatinde Bektaş’tan-Hocaköy’e doğru o uzunca yola yaya olarak çıktılar. Yolu daha yarılamış olmalarına rağmen susuzluktan ve sıcaktan bitkin düşmüş perişan olmuşlardı. Neredeyse bayıldı bayılacaklardı.
Allah’ın yardımından başka bir şey olmazsa gerek bölgede sadece iki jeep olmasına rağmen işte gerilerinde bir thames kamyon tozu-dumana katarak onlara yaklaşmaktaydı. İkisi de yolun kenarına çekilerek durdular. Zaten yürüyecek halleri kalmamıştı, kamyonun kendilerine yetişmesini beklediler. Şeyhi tanımayan yoktu. Mutlaka duracaklardı. Bu ümitle kamyonu beklediler. Hakikatten bekledikleri gibi oldu. Kamyon yaklaştıkça yavaşladı. Ve nihayet yanlarında durdu. Şeyh Yüce yaratıcıya şükürler etti. Şoför binmeleri için kapıyı açtı.
Şeyh, Meles’in binmesi için yardımcı oldu. Kız kamyonun ön tarafına bindi. Şeyh; bastonunu içerdekilere uzattıktan sonra basamakları çıkmaya başladı. Daha ikinci basamaktaydı ki kamyon hızla hareket etmeye başladı. Şoförün yanındaki diğer bayanda Şeyhin kapıyı bırakması için onu iteklemeye başladı. Şeyh düşmemek için bayanın Leçeğinden tuttu. Ancak dengesini kaybetti. Leçek olduğu gibi elinde kaldı. Leçeğin altında Süleyman’ı görünce Şeyh neye uğradığını şaşırdı. Göğsünde bir tekme daha yenen Şeyh kamyonun ardından tozların içinde metrelerce yuvarlandı. Kamyon son sürat uzaklaştı.
Tozların içinde yüzü gözü kan içinde kalan Şeyh zorlukla doğrulandı. Yolun ortasında bir başına kalmıştı. Meles, Süleyman tarafından bir kez daha kaçırılmıştı. Ama bu da son kaçırması olacaktı.
Süleyman, saklandığı Karakulak köyünde ikinci günü geçirmesine rağmen ortalıkta jandarmaları görememiş hata köylerine bile baskına gitmemişlerdi. Bu hem iyiye hem de çok kötüye alametti. İyi olanı Şeyh’in bu sefer şikâyetçi olmadığıydı. Yoksa çoktan diğer seferler gibi onu yakalamış olacaklardı. Kötü olan ise, Şeyh’in sorunu artık kendisi çözmeye karar vermiş olmasından korkuyordu. İşin sonu kötüye doğru gidiyordu.
Gün boyunca düşünüp taşındı ve kararını verdi. Tekrar civar köylerden ileri gelenleri topladı. Babası, Farac’ı da aralarına katarak tekrar Meles kızı istemek için adamları Abdulimam köyüne yolladı.
Şeyh iki gündür düşünüp dürüyordu. Aklı almıyordu. Kızı üçüncü kez kaçırmasına değil de bu iş için kamyon bulmasına şaşırıyordu. Ülkede ki bütün kamyonları toplasan bir elin parmağını geçemezdi ama işte Süleyman bir tanesini kiralamış ve Meles’i üçüncü kez kaçırmıştı. Neredeyse bu Uçakla kız kaçırmak gibi bir şeydi. Fazla dışarıya vurmasa da içinden Süleyman’ı takdir ediyordu. Bu yüzden olacak ki son seferde çok hırpalamasına rağmen şikâyetçi olmamıştı.
Şeyh’in odası tıklım tıklımdı. Gelenler, olabilecek kötü bir gidişatı durdurmak için, peşinen verilecek her türlü cezaya razı olduklarını söylüyorlardı. Bu işin tatlıya bağlanması için Şeyh’in vereceği her türlü karara razı olduklarını defalarca tekrar ettiler. Şeyh, bu kadar insanın iyilik için çırpındığını görünce sevinçten ağladı. Memleketinde her kes ateşe körükle giderken buradaki insanların iyilik çabaları onu çok duygulandırdı.
— Ne zamandan beri akrabalık ceza kesme şartına bağlanmış ki, ben ceza kesmeye kalkışayım.
Bu sözü duyanlar şaşırıp kaldı. Farac, erken davranıp Şeyh’in ellerinden öptü. Gelenlerden biri:
— Öyleyse cezayı biz verelim. Farac, Zerife kızını oğlun Ahmet’e Meles kıza karşılık verecek. Ceza olarak ta, İki düğünün bütün masraflarını karşılayacak. Bunun dışında diğer oğullarından birisinin de bütün düğün masraflarını karşılayacak. Şeyh:
— Farac’ı fazla ezmeyiniz düşman değil akraba olacağız. Bunu duyan Farac, sevinçten uçacak gibiydi. Şeyh’in kızını almışlardı hem de Şeyh’in oğluna kızını vermişti. Bir taşla iki kuş vurmuştu. Şeyh’in fazladan bir oğlunu da evlendirmek o kadar büyük bir ceza değildi. Kararı kabul ettiğini söyleyerek hemen fatihayı okumalarını istedi. Gelenler de Hayırlı işte acele etmek gerekir diyerek fatihayı okudular.
Geçen zaman zarfında Şeyh verdiği o kararın doğruluğunu gördü. Meles kızın çocukları oldu. Büyüdü evlendiler. Torunları oldu. Oğlu Memduh’un son doğan kız çocuğuna Meles adı verildi. Ancak, Nüfus Müdürlüğü, kız çocuğunu Meles değil de daha çağdaş bir versiyonu olan Melisa ismiyle kütüğe kaydetti.
I.Bölüm Sonu
|