Hak/özgürlük mücadelesinde muhalif güçler birbirini ötekileştirmeden, hakkı hak olana teslim etmenin kendi hakkı içinde bir değer olduğunu kabullenmelidir. Hak ve özgürlük için mücadele verenlerin ilerleyişlerinde bir ileri iki geri zihniyetini bırakıp, hakların ancak ortak irade ve bedeller göze alınarak elde edileceğini idrak etmelidirler.
Gelişen ve üzerine gelecek inşa edilmek istenen sürece baktığımız zaman, çözüm önerileri cesaretlice konuşulmuyor. Cesaretlice konuşulmayan bir sürecin çözüm önerileri de katkı sağlamak yerine sorunu daha da büyüterek giriftleştirmektedir.
Bir taraftan sivil kanat olarak Hükümetin ve Cumhurbaşkanının söylemleri tam konuşulacak iken, Genelkurmay başkanı yaptığı açıklamalar ile süreci tekrar başa sarabilmektedir. Genelkurmay başkanının yaptığı bir açıklamadan sonra Cumhurbaşkanı ve Hükümet yeniden söz aramaya başlamakta ve farklı bir tarz ile konuşma üslubu seçmektedirler.
Diğer tarafta da durum pek farklı değil, DTP özellikle Ahmet TÜRK ve arkadaşları çok güzel açılımlar yapmaya başlıyor ama bir de bakıyorsunuz PKK bir açıklama yapıyor ve DTP söylediklerini yeniden gözden geçiriyor. Bu sefer savaş ve çözümsüzlük cümleleri konuşmaların ana kaynağı olarak yerini alıyor.
Sivil irade olarak siyasetçilerin silahlı güçler tarafından bu kadar basit bir şekilde yönlendirilmeleri ve baskı altında tutulmalarının ana sebebi halktır. Çünkü Türkiye Devleti Başbakanlarını asmış ve istediği zaman darbe yapmış bir askeri geçmiş ve bu süreçlerde pısırık bir şekilde sessiz kalmış bir halk yığınının vatanıdır.
DTP çevresi de tüm siyaset ve rotaları PKK tarafından belirlendiği için istediğini yükseltip istediğini yerebilmektedir. DTP siyasetçileri kendi karar ve iradeleri ile hareket edemediklerinden sürekli muğlâk bir davranış ile karşımıza çıkmaktadırlar.
Her iki kesim siyasetçilerindeki bu pısırıklık ve korkaklığın asli sebebi biziz, yani halk. İstediği zaman halkın temsilcileri olan siyasetçilere müdahale eden silahlı güçler karşısında halk asla kendi temsilcileri olan siyasetçileri sahiplenmemiştir. Hiçbir zaman silahlı güçlerin sivil iradeye olan müdahalelerine karşı halk bir duruş ortaya koymamıştır. Hem Genelkurmay hem de PKK bu nedenle müdahale etme hakkını her zaman kendine ait olarak görmüş ve bunu dillendirmekte de bir beis görmemişlerdir. Kendilerini ve çıkar yandaşlarını istedikleri şekilde müdahil güç olarak biz halka dayatmışlardır. Bir de siyasetçiler ne kadar halkı temsil etmektedir sorusu da ayrı bir konudur, biz siyasetçileri ne kadar kişilikli ve kimlik sahibi bir duruş sergilemeleri için zorladık ve sahiplendik diye düşünmek gerekir.
Bu minvalde; hepimizin yaşamını, huzurunu, geleceğini, mutluluğunu, ilişkilerini, hareket alanını kısıtlayan sorunların çözümünü silahların namlularına terk etmeyelim. Sadece silah sahibi güçler ile konuşulacak çözümler sivil halka ancak kaos ve kan getirir. Çünkü onların kafaları ancak savaş için çalışır ve onlar karşıdaki insanı yok etmeyi imha etmeyi bilirler. Birde elinde silah olan insan manevi ve ulvi duygulardan beri ise, işte o zaman vay onlardan gelecek çözüme.
Çözüm için düşünülecek ilk adım silahlı güçleri kenarda tutmak, sivil iradenin özgür bir şekilde diyalog kurmasını sağlayabilmektir. Sivil irade olarak; siyaset, dernek, vakıf, kanaat önderleri, sendikalar, farklı düşünce ve inançtaki organizelerin kendisini bulduğu ortak payda hareketi işlevselleştirilerek bir güç dengesi oluşturulmalıdır. Yoksa sivil anayasa, haklar, özgürlük, eşitlik, birlikte yaşam, gelecek inşası gibi hedefler her zaman ki gibi ütopyalarımızda zavallılaşarak zamanla eriyip yok olacaktır.
Kürd halkının insani olan haklarının gasp edilmesinde, çözümsüz kalmasında sebep, halkların sessizliğinde silahlı güçlerin işlerine geldiği gibi davranmaları değil mi? Ekonomi, sağlık, huzur, ahlaki, dini, dilsel, sosyal, kültürel vb. hak gaspımızı yapanlar kimler. Bu hakların bizim olduğunu haykırması gerekenler kimler. Hak gasp edenleri cesaretlice ifşa edip sorgulamadığımız gibi bir de haklarımızın bunlar tarafından verildiği kadarını nimet saymaktayız. Bazen de güç dengelerinin kendi aralarındaki kapışmalarından kendimize pay çıkararak zavallılığımızı örtbas etmeye çalışmaktayız.
Türk- Kürd sorunu, elit-avam, yöneten-yönetilen, hüküm veren-hükme razı olan, kaynakları kullanan-kaynakların emek vereni, pay eden-pay edilmeye razı olan sorunlarının çözümü silahlı güçlerde değil, halk olarak hakkını hak eden bizlerde olmalıdır. Genelkurmay ve Kandil halk iradesine boyun eğdirilmedikçe hiçbir sorun çözüm bulmayacaktır. Tüm potansiyel ve muhalif irade bu güçleri halkın hizmetine sokmadıkça bizler acılarımız ile kıvranmaya devam edeceğiz. Sürekli kutuplaştırılarak birbirimize karşı yem ve yok edici güçler olarak çıkar çevrelerinin ellerinde hiççiliğin zavallı çırpınanları olacağız.
Bu çıkar sistemine karşı muhalif güçler birbirlerini kendi ilkeleri çerçevesinde her yönden desteklemeli ve ortak akıl/payda ile güç merkezleri inşa etmelidirler. Bu güç merkezleri üzerinden destek ve paylaşımlar ile sistemler ve çıkar çevreleri sorgulanmalı, rahatsız edilmeli, hesaba çekilmelidir. Kaynakların/değerlerin asıl sahibinin halk olduğu güç merkezleri üzerinden doğru ve akılcı yollar ile bu çıkar azınlıklarına çoğulcu güç olarak dayatılarak hak elde etme mücadelesi verilmelidir.
Hak/özgürlük mücadelesinde muhalif güçler birbirini ötekileştirmeden, hakkı hak olana teslim etmenin kendi hakkı içinde bir değer olduğunu kabullenmelidir. Hak ve özgürlük için mücadele verenlerin ilerleyişlerinde bir ileri iki geri zihniyetini bırakıp, hakların ancak ortak irade ve bedeller göze alınarak elde edileceğini idrak etmelidirler.
Genelkurmay başkanı ABD’den yaptığı açıklama ile çözümün mecrasına taş koymaktadır. PKK muhatabın İmralı-Kandil olmaz ise kendi verecekleri karar doğrultusunda DTP olabileceğini deklare ederek bir başka yerden aynı mecraya onlarda kendi ellerindeki taşı koymaktadırlar. Genelkurmay başkanı biz gider kovalar, bulur, yok ederiz diyerek çözüme nasıl bir katkı sunmaktadır. Hükümet silahları bıraksınlar gelip teslim olsunlar ondan sonra çözüm için konuşalım diyerek çözüme nasıl bir katkı sağlamaktadır.
Kürdistan dağlarında en az altı bin gerilla olduğu söylenmektedir, bu insanları bu gençleri ölüme terk edecek olan bir vicdan olduğunu zannetmiyorum. Onlarda bu toprakların, bu halkın çocuklarıdırlar, onun için bu insanların çözüm çerçevesinde yeniden yaşama döndürülmeleri mücadelesinde hepimiz sorumluyuz. Hangi Kürd ailesinden birileri dağda değildir, PKK Kürd sorunun sebebi değil, devletin çıkar çevrelerinin inkar ve asimilasyon zulmünün sonucu değil midir? Bunun için kimse dağdaki gerillayı devletin ve PKK yöneticilerinin hatası yüzünden ölüme ve yok edilmeye bırakacak hakka sahip olmadığı gibi bu sorumluluktan kaçacak kadar da zavallılaşacak değildir.
Sorun hepimizin yaşamını etkiliyorsa, çözüm de ancak hepimizin ortak irade müdahalesi ile realiteye uyumlu hale gelecektir. Yoksa her iki tarafın silahlı güçleri çıkarlarını şiddet ve kan üzerinden sağladıkları için çözüm adına her türlü çözümsüzlüğü bizlere dayatacaklardır ki dayatıyorlar da. Silahlar susarsa, kim Genelkurmayı ve PKK nin sözünü değerli görecektir, halk artık bu güçlerin yaptıklarını sorgulayacak ve bunlardan yılların hesabını soracaktır. Bunlarda bunu bildikleri için, çıkar ve güçlerinin biteceğini bildikleri için sürekli çözümden yanaymış gibi görünüp çözümsüzlüğü önümüze sürmektedirler.
Bizim yaşamlarımız, geleceğimiz, medeniyetimiz, haklarımız, özgürlüklerimiz, insanlığımız için zaman aleyhimize, çıkar çevrelerinin lehine akıp gitmektedir. Biz halklar olarak birbirimizi kabul etmeli ve haklarımızı birbirimize teslim etmeyi kendi maslahatımız olarak kabullenebilmeliyiz.
Kürd halkı eğer bu coğrafyanın azınlık değil asli unsuru ise, asli unsurun sahip olduğu her hakka sahip olma hakkı ile kabullenilmelidir. Yoksa bu haklarını elde etme mücadelesi için artık mubah olan her yol ile kendini ortaya koyma hakkını ifa etmek zorunda kalacaktır. Bu haklar kabul görmediği zaman kardeşlik, birlikte yaşam, demokrasi, insan hakları, ortak payda/akıl bir anlam ifade etmeyecektir. Bazı akıl verenlerin söylediği gibi, efendim siz bizdensiniz diyoruz sizler hayır diyorsunuz. Ben senden değil, kendimdenim ama asli unsur olarak eşit ve hak çerçevesinde ortak yaşam ilkelerini beraber koyarak birlikte varolabiliriz. Yoksa biz kardeşiz ama sen benim belirlediğim sınırlar ve şartlar çerçevesinde yaşayacaksın dayatması ile asla huzurlu bir yaşam yaşayamayacağız.
Birliktelik ve ortak yaşam esnek ilkeler ve fedakarlık ister, tahammül ve kabulleniş ister. Hak gaspına maslahatı çerçevesinde sessiz kalınarak ortak yaşam coğrafyaları inşa edilmez, hak gaspına ideolojik çıkar eksenli katkı sağlanmaz. Süreç işliyor ve hassas bir kırılma noktasına gelmiş durumdadır, Kürd sorunu ya halkın sivil irade desteğiyle hepimizin maslahatına doğru bir çözüm bulacaktır ya da daha da kangrenleşerek hayatımızı silahların gölgesine mahkum bırakmaya güçlenerek akıp gidecektir.
Halk sivil irade ile müdahil olmayı başarmalıdır, başaramazsak birbirimizi yok etmeye devam edeceğiz. Hepimiz sorumluluklarımızı cesaretlice yerinde ve zamanında yerine getirerek gelecek inşamızda söz sahibi olmalıyız. Bu kan durmalı, genç insanlar yaşamalı, birileri bizim kanımız üzerinden yaşamlarını ikame etmemeli, sömürü ve çıkar bitmeli halk olarak hak ettiğimiz yaşamı kendimize takdim etmeli ve hesap sormayı eleştirmeyi irade gücümüz olarak yaşam merkezimize koymalıyız.
Aslına bakılırsa, Kürt meselesi geçmişte hangi çehresi ile kendini göstermiş olursa olsun, hiçbirinde gerçek bir fikir hareketi olarak değil, reaksiyon ve siyasî kavga davası olarak görünmüştür... Geçmişteki aşiret davası, dinî asabiyet veya şoven duygusuna dayanan ayaklanma ve faaliyetlerden, PKK öncesi solcu debelenmelere kadar genel olarak meselenin durumu budur; PKK'nın kendine taban yaptığı birikim bu olduğu gibi, kendi mahiyeti ve hareketinin muhtevası da budur... İsrail devlet oluşumunun fikir babası Thoedor Herzl'in, Yahudi kavmi için yaptığı bir tesbit vardır ki, bugün aynı tesbiti PKK'nın rolü ve mânâsına aynen tatbik edebiliriz... Şöyle diyor: "2 bin sene boyunca Yahudiler, kavim şuurunu kaybetmediler, iktisadî sahada güç oldular, dünya çapında ilim, fikir ve sanat adamları yetiştirdiler. Devlet olmak için bütün şartlara malik olmalarına rağmen, ne yazık ki kendilerini yönlendirecek bir siyasî liderlikten mahrumdular!"... Bugün PKK, böyle bir siyasî liderlik rolünü yerine getirmektedir, getirebilmektedir... " şeklindeki sürekli tekrarlarınızın aynı, " PKK'nın şu ânda yerine getirdiği siyasî önderliğin verimi ve bu rolün yarını üzerinde durmak lâzım... PKK, bölgenin coğrafi şartlarını kendine imtiyaz kılıcı bir şekilde, gel-geç cinsinden bir örgüt ve gerilla savaşı icracısı olmadığını ispatlamıştır... Uyguladığı savaş politikası, politikasının tamamı ve siyasî önderliğinin mahiyetidir; bunun ne demek olduğunun üzerinde sonra duracağım... Şu ânda işaretlemek istediğim dava, sözünü ettiğim siyasî önderliğin hâlihazırdaki tesiridir: Gel-geç cinsinden olmayan bir güç ifâdesine kavuşulan yerde, hem mevzi ve kısa süreli ayaklanma cinsi hareketlerin maruz kaldığı tepelenme olmaz, hem de bu soydan tezahürlerin kendi kendinden ibaret kalması sözkonusu olmaz... Açıkçası, siyasî önderliğini bulmuş veya buna tâbî hareketler karşısında, mahalli bir "asarız, keseriz, çizeriz" politikası, azdırıcı olur!.. Ancak, bahsettiğim rol, bir kısmıyla "istidat" kıvamını, bir kısmıyla da "düşmanımın düşmanı benim müttefikimdir" tasvibini taşımaktadır; özellikle Kemâlizm düşmanı ve bilhassa Kürt müslümanların verdiği temsil vekâletine dikkat etmek gerek.. PKK'nın yarını ile, Abdullah Öcalan'ı birlikte değerlendirmek istiyorum... "PKK'nın uyguladığı savaş politikası, politikasının tamamı ve siyasî önderliğin mahiyetidir" dedim; PKK, geçtiği yolları ve konacağı tepeleri kollayan canlı bir savaş makinesi olarak, bu niteliğine uygun bir amelî-pratik siyaset içindedir... Buna bağlı olarak üzerinde duracağım meselelerden birincisi: "Savaşmana gerek yok, buyur, gel ve al!" dendiğini farzet, hangi fikirle neyi gerçekleştireceksin?.. Bu soruda "hangi fikirle?" derken, "ortada fikir demeye lâyık ne var?" kasdı ve "neyi gerçekleştireceksin?" derken, "gerçekleştirebileceğin birşey yok!" mânâsını da murad ettiğimi belirtmeliyim... Birinci meseleyle bağlantılı ikinci mesele: Belli başlı bir dünya görüşü, insan ve toplum meselelerini unsur unsur ihata edici bu görüşün umumî kültür politikası, maddî ve manevî çehresiyle insan tekâmülünü murad etmiş bu kültür politikasının dışa doğru yekpareleşmesi ve ferasetini temsil eden umumî mânâsıyla siyaset, nihayet amelî plânda tertib ve tedbir ifâde eden siyaset, bu siyasetin aracı rolünde fizikî kuvvet, bu kuvvetin de kendine mahsus siyaseti... Böyle bir mücerret şemaya nisbetle PKK, evvelleri olmayan son halkada toplu bulunuyor... Belki hâdiselerin hayhuyu, heyecanı ve doyuruculuğu içinde pratik bir değer nazarıyla umur dışı tutulan bu husus, yarın bütün ağırlığı ile zaruretini gösterecektir... Varlığını safi savaşta ve ve yalnız karşı oluşta gösterebilen bir hareket, savaştığının ve karşı olduğunun varlığını dileme mahkûmiyetine düşer... Bir yönüyle Ülkücü hareket buna örnektir: Yükselişleri ve düşüşleri, başta Üniversitelerde olmak üzere komünistlere karşı çıkabildikleri şartlarda oldu... Bahsettiğim şemaya nisbetle değerlendirilecek cebheler hâlinde bir hareket ve bu hareketin keyfiyetlendirdiği bir taleb zemini oluşturulmazsa, kuru heyacanların pörsüyeceği ve hayatî olduğu kadar kandırılması ve saptırılması da kolay gırtlak edebiyatına bağlı taleblerin düzen alternatiflerine kanalize edileceği, en nihayet örgütün de yakıtı tazelenmeyen kandil gibi boşlukta siyasî taleb sayıklamalarıyla akibetini bekleyeceği... Bahsettiğim işler hangi şartlarda olur, nasıl olur, bu ayrı bir dava; ama "tedbirini alabilir misin, alamaz mısın?" diye Kemâlist düzenin inisyatifine bakan bir dava... Şunu rahatlıkla söyleyeyim; hâlihazırın dörtköşesi içinde belki idrak edilmeyen bu gerçeklerin en yakın temsilcisi, tıpkı sivilcenin karaciğer rahatsızlığına nişâne olabilmesi gibi, politika geliştirememek-kilitlenmektir... Böyle bir intiba sahibi olduğumu da beyan etmeliyim... Abdullah Öcalan'a gelince: PKK'yı değerlendirişim içinde, bir bakıma onu da değerlendirmiş oluyorum... Örgütün ruhu ve bel kemiğini ifâde eder bir mânâsı var... Azimli, kararlı, istikrarlı, gözükara, tedbir tertibden anlar, umumî olarak örgüt mensubları üzerinde nüfûzu keskin, onlar için güven kaynağı olduğu açık, mahiyetini açıkladığım amelî siyaset bakımından tamam; doğrudan onun şahsına âit olarak işaretlediğim bu vasıflara, örgüt için belirttiğim hususları da eklerseniz, görüşüm tamamlanmış olur... Onun din hakkındaki görüşlerinin bana göre ne olduğu şeklindeki sorunuzun cevabı bir bakıma dolaylı yoldan verilmiş oldu; dinden herhâlde İslâmiyeti kastediyorsunuz... İslâm bahsettiğim şema çerçevesinde ifâdelendirilmek gerektiğine göre, -ki esasen o şemaya muhatab başka sistem de kalmadı-, PKK bu gerekliliğin neresinde?.. PKK bu gereklilik şartını ihtiva etmediğine göre, genel olarak PKK'lıların, din düşmanı olmasa da habersiz oldukları açık... İslâm, ya aksiyon tarafı bilinmeyen bir kuru inanç mevzuu, ya kendi adına yapılan istismârlar ve kel keleş görüntülerden dolayı nefret mevzuu, ya alâkadar etmezlik mevzuu, yahut da inanılmasa da hoşgörü mevzuu; şöyle veya böyle, PKK'lıları bu sınıflama ve bu sınıflama içindeki münasebet tonlarında tesbit edebiliriz... Bu sınıflama içinde Abdullah Öcalan; müslümanlara hoşgörüsü, şahsî bir hususiyet yerine, pragmatik bir yaklaşım gereği gibi görünen... Aslında bu "pragmatik-faydacı" yaklaşım, onun vasıfları içinde bellibaşlılarından; ve "amelî, askerî siyaset" diye belirlediğim rolü içinde onun bu tarafı, yön tayini işinde kuru marksist lafazanlıklarla şu veya bu yana çekilebilecek hareketin verimsizliğe düşmesine engel... Sanıyorum marksist bir literatürle konuşuyorsa da, Kürt milliyetçiliği çizgisinde olduğunu da fısıldamış oluyorum; bu husus sizin sorularınız için de geçerli... Dikkat ediyorsanız, Abdullah Öcalan'ın bu "pragmatik" yaklaşımının nitelendirilmesini yapmadım... Hoşgörüsü acaba İslâm'ı Kürt kültürünün parçası olarak gördüğü için mi, yoksa istismar gayesinin maskesi mi?.. Bu meseleye biraz daha yakından bakarsak, PKK'nın yarını hakkında da bir takım tahminlerde bulunabiliriz... "Filistin ve İşkence" mevzuunda 1988'de verdiğim konferanstan bir bölüm, meseleye ışık tutucudur: - (Taarruz Batı'dan geldiği için, mücadelelerde İslâmî bir sistem anlayışı geliştirilemediği için, derhâl Batı'ya reaksiyon hâlinde bir takım örgütler türüyor ve bunlar kaynakta marksist değildirler; reaksiyon olarak marksisttirler... Aynı, Türkiye'de, İslâm'ı ırkçılıkla çorba ettikleri için, bir takım adamların Doğu bölgesinde bir takım haksızlıklara karşı olmak bakımından marksizme kaymaları gibi... İzâh edebiliyor muyum?.. Bugünkü Filistin hareketinde görünen odur; iş halk hareketine döndüğü zaman, köklerindeki İslâmî niyetler ortaya çıkıyor... Anlatılanlardan, fikir zaafı, dünyadaki müslümanların fikir zaafı kendiliğinden görünüyor... Daha önce de, Afganistan'da -Pakistan da olabilir- müslümanların, "müslüman marksistler" diye örgütlenmeleri gibi, bir sistem olmadığı ve hareketini bir sisteme dayanarak yürütme zarureti bakımından, marksizm'e sığınmaları gibi... Şimdi bunun daha başka şekilleri tezahür etti: Sovyetlerin işgalinden sonra bu sefer yine tam İslâmî bir hüviyet koyamamakla beraber, İslâmî niyetle ama yine pek ne istediğini, ne dediğini anlatamayan, savaşan insanlar... Biraz önce dikkat ettiyseniz, size bir söz söyledim; dedim ki, "dünyada size idealize edilecek ve gösterilebilecek bir örnek mevcut değil...") Sözkonusu konferansımdan işaretlediğim davanın, Şark'ta sadece PKK'nın değil, diğer sol örgütlerin de durumuna değinir yanı var... Öyleyse tahminimi bildireyim: Abdullah Öcalan, pragmatik biçimde İslâm'ı değerlendirirken, bunun kuru bir istismar olduğunu sanmıyorum... Ayrıca, zamanla ortaya çıkan bu durum, bütün marksist edebiyata rağmen hareketin halk katılımına döndüğü yerde "müslüman Kürk halkı" realitesinin göründüğünü de ifşâ ediyor; halkla temas yoğunlaştıkça, halk motiflerinin sirayeti hâdisesi... Dini kullanıyorum derken, dindarlaşacak bir çizgi... PKK ile Abdullah Öcalan'ı birlikte ele alarak söylediklerim bir yana, ben aslında Öcalan'ın ateist olduğunu sanmıyorum... Ama bugün doğrudan doğruya Allah'a inandığını söyleyemeyeceğini, bu tutumunun da pragmatik bir yaklaşımdan kaynaklandığını sanıyorum... Bugün örgüt, milliyetçi bir çizgide de olsa, zaten kendini marksist literatürde ifâde ediyor, ifâde edebiliyor... "Dinî görüşüne" âit şahsiyet tahlinin önemli noktalarından biri de şu: Uzun yıllar, İslâmcı geçinen çevre için söylediğim, "inandığını söylediği ile bildiği şey arasında irtibat kuramayan" sözünün içinde, onun da hâli var... Bir yandan Allah'a ve Resûlü'ne inanıyor, öbür yanda materyalist eğitim sisteminde öğrendiği bilgiler... Bugün her türlü meseleyi İslâm'a göre ifâdelendirebilir bir dil kurmam da, zaten bu ıstırabı yaşıyor olmamdan gelen bir davadır... Abdullah Öcalan?.. Bir Anadolu çocuğu... Baba evinde İslâm'ı malûm ibadet dairesinde görüyor, yörede İslâm diye gördüğü bu, o kel keleş ortamda Kemâlist eğitimin tornasına giriyor, sonra büyük şehire geliyor, "düzen değişimi" tabiî arzusunun karşısında da, marksizim'den başka derli toplu ifâdelendirilebilir bir alternatif yok... Bu yollardan binlerce insan geçti; ya ferdî inancı, ya "içtimaî çözüm" şıkkını seçti...
seyyid
16-06-2009, 01:08:48
Araz, "herşey zıddıyla kâimdir" hakikatinden "fark"a kadar sarkan bir mânâdadır; "ümmetimin ihtilâfı rahmettir!" buyuran Allah Resûlü'nün sözü dairesindeki binbir hikmetten biri hâlinde hem bu ikinci husus görülür, hem de kavim üstü "ümmet" esasına nisbetle "kavim" hakikatinin ne olduğu... Şu ölçü de O'nun: "Kişi, kavmini sevmekle kınanamaz!"... Kavim, fikrin tecelli imkânıdır; buna nisbetle de, İslâm'ın hakikatine yaklaşıldığı kadar kavim hakikati ortaya çıkar... Yâni Kürt, Türk veya Arab, ilkel bir psikoloji içinde kavmiyle kuru kuru böbürlenen değil, İslâm'ın hakikatini yaşatandır... İnsan veya kavim, bu hakikate yaklaştığı kadar azizleşir, uzaklaştıkça da süflileşir... Anlaşılıyor ki değer keyfiyettedir; şu veya bu kavme mensub olmak kimsenin kendi elinde değildir ve insan ancak kendi emeği derecesinde şereflenir... Bizim müslüman olarak Türk, Kürt veya Arab diye hiç kimseye sadece kavminden dolayı bir dalkavukluk tavrımız yoktur ve müslüman hangi kavimden olursa olsun, kavim üstü "ümmet" esasına nisbetle kardeşimizdir; müslüman olmayan da düşmanımız... . Bir fikir kendini ortaya koyduğu ânda, zıddını da işaretlemiştir ve bu demektir .ÜSTAD derki,ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın/gündüz geceye muhtaç banada sen lazımsın
muallim
14-06-2009, 01:57:53
Meselâ zeytinyağına ihtiyacınız var, bir dükkâna giriyorsunuz ve dükkân sahibine içinde zeytinyağı olan şişeyi işaret edip, "bana şu şişeyi verir misin?" diyorsunuz... Böyle bir durumda, şişeden muradın zeytinyağı olduğu açık; yâni malik olunmak istenen şey, şişenin kendi değil de, içindeki zeytinyağı... İşte Türklük, kavimde tecelli eden İslâmî muhteva mânâsına anlaşılıyorsa -ki bizim için gerçek Türk odur-, bu takdirde Ümmet ile Türklük ayrı şeyler değildir... Nasıl ki bu mânâda Kürtlük de ümmetten ayrı değil... Bu çerçeve içinde, kuru ve şövenist kavmiyetçiliğe "ümmet" şiârıyla olumlu bakılmaması, bizzat Kürt ve Türk tarafından reddi, tabiîdir... Fakat böyle bir tabiîlik içinde de, gerek T.C., gerek şövenistler, gerek solcu-halkçılar tarafından reddedilen, Türk müslümanları ve Kürt müslümanları, yâni ümmetçilerdir... Yâni, T.C. Türklük'ü ile İslâm dışı Kürtçülüğü, aynı yolun yolcusu!..
İdris Bateyi
11-06-2009, 03:37:09
Değerli kardeşim Rojdar, bu konudaki hassasiyetini bu sitede ve diğer sitelerde ilk dile getirdiğinizde, çok mutlu ve ümitli olmuştum; şu an o mutluluğu ve ümidimi, sizin bu kapsamlı, gerçekçi,cesaretli yaklaşımınızla ve bir o kadar da olgun , kapsamlı ve sakin üslubunla koruyorum. Adınızın aydınlığında , yani "ROJ"dan aldığınız "ronahi"ile karanlık köşelere adeta ışık tutarak çözüm yolunu, aydınlatıyorsunuz ve Rojdar'dan ronahi alıyoruz. Bu değerlendirmenize yürekten katılıyorum:
"Gelişen ve üzerine gelecek inşa edilmek istenen sürece baktığımız zaman, çözüm önerileri cesaretlice konuşulmuyor. Cesaretlice konuşulmayan bir sürecin çözüm önerileri de katkı sağlamak yerine sorunu daha da büyüterek giriftleştirmektedir"
"Halk sivil irade ile müdahil olmayı başarmalıdır, başaramazsak birbirimizi yok etmeye devam edeceğiz. Hepimiz sorumluluklarımızı cesaretlice yerinde ve zamanında yerine getirerek gelecek inşamızda söz sahibi olmalıyız. Bu kan durmalı, genç insanlar yaşamalı, birileri bizim kanımız üzerinden yaşamlarını ikame etmemeli, sömürü ve çıkar bitmeli halk olarak hak ettiğimiz yaşamı kendimize takdim etmeli ve hesap sormayı eleştirmeyi irade gücümüz olarak yaşam merkezimize koymalıyız." elinize sağlık, çözüm arayışınızda yeni katkıların devamını bekler ve son zamanlarda bu konuda yazılarıyla katkıda bulunanları, sizin baktığınız bu pencereden de konuyu yeniden değerlendirerek daha da somut, reel ve sakin bir üslupla çözüme katkıda bulunmalarını umuyorum. Tu bi ronahiya roja xwe ve her bijî.Wesselam.