İnanç ile yaşam her insan için kaçınılmaz iki olgudur. Kaçınılmaz olan bu iki olguyla ilgili olarak insanoğlu kimi zaman bir uyum içinde iken, kimi zaman da bir tenakuz halindedir. İnançları yaşamına yön veren bir kimsenin bu iki olgu arasında bir tezat yaşaması söz konusu olmazken, yaşam şeklini inancından ziyade nefs-u hevasının belirlediği bir kimse ise bu ikisi arasında büyük tezatlarla karşı karşıya kalır.
İnanç-imanın temeli kalpte atılır. Atılan bu temel üzerine yaşam binası inşa edilir. Akide-kelam ulemasının, bu ikilinin (iman-amel) ilişkisi etrafında yaptıkları soyut tartışmaları, ilgili kaynaklara bırakarak bu ikilinin yaşamımızdaki yeri ve etkisine bakmak lazım. İnsanlar gerek imanları ve gerekse küfürleri noktasında aynı düzeyde değiller. Her iki cenahın da kendi içinde kademe farklılığı vardır. İmanda kemali bir tırmanış olurken, küfürde süfli bir iniş söz konusudur. Cennetteki makamat da, cehennemdeki derekat da bu kademe farklılığına göre tahsis edilir. Bu tahsisi yapan da insanın kendisidir. Gerek hangi cenahta yer alacağı ve gerekse de tercih ettiği cenahtaki makam veya derekesini kendisi belirler.
Genel itibariyle Müslüman camialara müntesip bireyler, camia yapısı dâhilindeki ilişkilerinde sanal bir âlemde yaşarken, camia dışındaki ilişkilerinde daha reel bir yaşantı içindedirler. Camia dâhilindeki sözlü ilişkiler nerdeyse sahabe hayatı tadındayken, fiili hayatta avamın duruşundan farklı bir pratik sergilenmemektedir. Bu da çok kimlikli kişiliklerin doğmasını beraberinde getiriyor. ‘Öz’de bir kişilik, ‘söz’de daha başka bir kişilik, eylemde bambaşka bir kişilik…
Bunun neticesi olarak camia dışında, yani reel yaşamda gerek kendi aralarında ve gerekse de başkalarıyla oluşturdukları teşebbüsler maalesef akim kalıyor. Bu ister ticarette, ister evlilikte, ister hayatın diğer alanlarında olsun, sonuç pek de iç açıcı olmuyor. Avamdan insanların ticaretinde, evliliklerinde vb. pek de yaşamadıkları sorunlar bu kesim arasında rahatlıkla yaşanabilmektedir.
Aslında burada mevzubahis olan üçlü bir kombinasyondur: Öz, söz ve eylem… Binaenaleyh; ‘öz’ü sözü bir’ tabiri Müslüman bir şahsiyeti yansıtmada nakıs kalmaktadır. Bu ikisinin eylemle de desteklenmesi gerekiyor ki böylelikle bütünü oluşturan parçalar tamamlanmış olsun.
Hiç kuşkusuz Bu üçlü kombinasyonda en önemli öğe öz’dür. Bunun doğruluk üzerinde olması diğer ikilinin de doğruluk üzerinde olmasını mümkün kılar. Aksi durumda; ya tümü fasit olur ya da söz ve eylemin doğru olması halinde bile şer’i açıdan bir kıymet-i harbiyesi olmaz. Söz veya eylemi ya da ikisi öz’le uyum içinde olması kişinin kendi özünü (nefsini) tanıması anlamındadır. Eğer aralarında uyumsuzluk varsa bu durumda kişi kendi nefsini tanımamıştır, kendisine yabancıdır. Sahih bir hadis de buna işaret ediyor: (Kendi nefsini tanıyan Rabbini tanımış olur.) Nefsinin çirkinliklerini ve güzelliklerini bilmeyen, tanımayan birinin söz ve eyleminde bir tashihe gitmesi ne kadar mümkündür? Öyleyse Müslümana düşen; öncelikle öz’ünü İslam akidesine göre, ardından söz ve eylemlerini de İslam’ın öngördüğü söz ve eylemlere göre dizayn etmesidir. Aksi takdirde ortaya Müslüman bir şahsiyet yerine münafık, fasık vb. bir tipleme ortaya çıkar.
Dilin kemikleri olmadığından her şeyi konuşabilir. İyiyi de kötüyü de. Ancak bedenin kemikleri olduğundan dil kadar onu çalıştırmak kolay değil. İnsanlar dilleriyle her türlü sloganı, teoriyi, görüşü sunmada zorluk çekmeyebilirler. Ancak bütün bunlar öz’de yer edinmemişse bunların altını yaşamsal olarak doldurmak aynı kolaylıkta olmadığı gibi, her babayiğidin harcı da değil.
Peki, bunu becerebilecek babayiğitler kimlerdir?
Onlar, şu üç esası icra edebilenlerdir:
-
Salah – ıslah ehli olmak: Bu da üç rüknün birleşmesiyle hâsıl olur:
Birinci Rükün; İman: Tevhidin manasını ve gereklerini bilerek tahkikini sağlamak.
İkinci Rükün; İbadet: Farz ve müstehapları yapmaya, haram ve mekruhlardan da uzak durmaya gayret göstermek.
Üçüncü Rükün; İhlâs: Söylenen sözü, talep edilen ilmi ve icra edilen ameli sadece Allah rızasına matuf olarak yapmak.
-
Güzel Ahlak: Sala-ıslah ehli olmak, kişinin kendi zatı ile alakalı olup dâhili bir zenginlik anlamındayken, güzel ahlak kişinin dış dünyası ve insanlarla olan ilişkileriyle alakalıdır. Güzel ahlak da beş hasletin bir araya gelmesiyle hasıl olur:
Sıdk (Doğruluk): İmam Ahmed’in rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyrulmaktadır: (Mümin, iki haslet hariç her türlü haslete sahip olabilir. O iki haslet de; hıyanet ve yalandır). Bu, öyle bir doğruluk ki düşmanın kendisi bile onu tasdikten kendini alamaz. Hırakıl Ebu Süfyan’a Peygamber (S.A.S.)’in davetiyle ilgili kendisiyle konuştuğunda ona şunu sorar: “ Bu dediklerini demeden önce onu yalancılıkla itham ediyor muydunuz? Ebu Süfyan azılı düşmanı olduğu halde hayır der.”
Sabır: İsrail oğulları sabır kalkanıyla yeryüzünün varisleri olmaya hak kazanmıştılar kendi dönemlerinde. (Bereketler kıldığımız yerin doğusuna ve batısına o hor kılınıp-zayıf bırakılanları (müstaz'afları) mirasçılar kıldık. Rabbinin İsrail oğullarına olan o güzel sözü (vaadi), sabretmeleri dolayısıyla tamamlandı (yerine geldi). Firavun ve kavminin yaptıklarını ve yükselttiklerini (iktidarlarını ve saraylarını) da yerle bir ettik). (Araf: 137). (Sabredip ayetlerimize kesin olarak inandıkları zaman, içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler çıkardık). (Secde: 24)
Rahmet: Bu rahmetten kasıt tüm mahlûkata gösterilecek olan rahmettir.( Yeryüzünde olanlara merhamet edin ki gökte olanlar da size merhamet etsin). (Tirmizi, Ebu Davud, Ahmet)
Tevazu: Kişi, Allah’a ve mahlûkatına karşı tevazu gösterdiği oranda Allah ve mahlukatı nezdinde yücelir, onlara karşı tevazusunu kaybettiği oranda da yüceliği azalır, hatta eksinin altına düşer. Davet erlerine düşen, yaptığı iyiliklerin hiç birini kendi nefsinden değil de Allah’tan fazilet ve kereminden bilmesidir.
Rifk (Yumuşaklık): Bir hadiste Peygamber (S.A.S.) Aişe validemize (r.a.) şöyle diyor: (Yumuşak ol. Çünkü rifk (yumuşaklık) bir şeyde olduğunda onu mutlaka güzelleştirir, bir şeyden de çıkarıldığında onu mutlaka kusurlu kılar.) (Müslim, Ebu Davud). Başka bir hadiste de şöyle buyuruyor (S.A.S.): (Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız, müjdeleyin/sevdirin nefret ettirmeyin). (Buhari, Müslim).
3- Sözün amele, amelin de söze muvafık olması: Allah-u Teala buyuruyor ki: (Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.) (Saff: 2-3). İnsan, kusur ve ayıplarını ifşa etmeme temayülündedir. Hatta daha da ötesi, yaptığı yanlışları veya hiç yapmadığı şeyleri güzel bir vecihle yapıyormuş gibi gösterme istidadındadır aynı zamanda. Ayet iki şekilde anlaşılabilir:
1) Gücünüz olduğu halde yapmayacağınız şeyleri neden söylüyorsunuz?
2) Gücünüzün yetmediğini bildiğiniz şeyleri neden söylüyorsunuz?
Doğruluk, salt dil ve ağzın işlevi değil, bir o kadar eylemsel olarak doğruluk üzerinde olmakla da alakalıdır. Bu bir…
İkincisi… İnsanlar, söyleyen ama yapmayan veya bilen ama yaşamayan kimseden fayda ummazlar. Bunun için Şuayb (A.S.) kavmine diyor ki: (Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah'ın yardımı iledir.) (Hud:88)
Üçüncüsü… İnsanların çoğu müşahhas bir model görmedikleri sürece mücerret söylemlerle harekete geçmekten imtina ederler. Bundan ötürü, gerek normal yaşantıda ve gerekse davet çalışmalarında, yapılması gereken bir şeyi insanlara bin defa söylemek yerine bir defa yapmak netice itibariyle daha müsmir olacaktır. Bu yüzden, Peygamber (S.A.S.) sahabesiyle umreye giderken müşriklerin kendilerine izin vermediklerini görünce, Hudeybiye’de ashabına yanlarında getirdikleri kurbanları kesmelerini emreder. Ancak umre yapamamanın yol açtığı kızgınlık onların kurbanlarını kesmeye teşebbüs etmelerine mani olur. Emrinin icra edilmediğini gören Peygamber (S.A.S.) sinirlenerek çadırına çekilir. Bunu gören hanımı kendisine, kendi kurbanını kesmesi halinde ashabının da keseceğini söyler. Bunun üzerine Peygamber (S.A.S.) kurbanını kesmeye teşebbüs edince ashabı da birbirlerini ezercesine kendi kurbanlarını kesme yarışına girerler.
Rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulmaktadır(… Cehenneme atılan birinin başına cehennem ehli toplanır ve derler ki: Ey falan! Ne bu durumun?! Sen bize iyiliği emredip, kötülükten sakındırmıyor muydun? O da der ki: Size iyiliği emreder ama onu yapmazdım, sizi kötülükten sakındırır ama onu yapardım.) Bu diliyle iyiliği emreden, kötülükten sakındıran ama ameliyle söylediklerinin aksini yapan kimsenin hali ve akıbetidir. Ehl-i Kitaba da aynı sual yöneltiliyor: (Siz Kitab’ı (Tevrat’ı) okuyup durduğunuz hâlde, kendinizi unutup başkalarına iyiliği mi emrediyorsunuz? (Yaptığınızın çirkinliğini) anlamıyor musunuz?) (Bakara: 44)
Ancak burada şu noktaya değinmek gerekiyor: Said bin Cübeyr (r.a.) diyor ki: “Bir kimse, kendisinde hiçbir kusur kalmayana kadar iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmaktan kaçınırsa, iyiliği emredecek, kötülükten de sakındıracak kimse kalmaz.” Bu yaklaşım şeytani bir yaklaşımıdır. Her türlü günahtan uzak kalmak dinin emrettiği bir vazife olmakla birlikte, olgusal olarak bu, kabil-i imkândan değildir. Bundan ötürüdür ki dininin kendisi bu durumlarda tövbe imkânını sunar ve ‘yola devam’ der.
(Andolsun, Allah’ın Resûlün’de sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır) (Ahzab: 21). Resulullah (S.A.S.)’ın hayatında söz amelin bir ifadesi, amel de sözün somutlaşmış bir haliydi. Emrettiği veya nehyettiği bir şeyle ilgili olarak ilkin ve en güzel surette kendisi uygular; böylelikle söz ve eylemiyle ‘uswe-i hasene’ olurdu.
Aynı durum sahabesi için de geçerli idi. Osman, İbn-u Mesud ve Ubey bin Kab (r.a.)’tan şöyle dedikleri rivayet ediliyor: (Resulullah (S.A.S.) kendilerine on ayet okuturdu. Bu on ayetteki amelin ne olduğunu bilip yaşamayana kadar diğer on ayete geçmezlerdi. Böylelikle hem Kuran’ı hem de ameli kendilerine öğretmiş oluyordu.) (El-Cami li Ahkami-l Kuran / Kurtubi: 1/39 – Taberi: 1/60, 72). Artık bu on ayetin tatbiki ne kadar zamanda tahakkuk edeceği kişiden kişiye değişirdi. Aşağıdaki rivayetler buna ışık tutacak nitelikte:
İmam Malik’in yaptığı rivayette; Abdullah bin Ömer (r.a.)’in Bakara üzerinde sekiz sene boyunca kalıp öğrenmeye çalışmıştır deniyor. (Muvatta: 1/205 – İbn-u Sad/ Tabakat)
Yine İmam Malik’in yaptığı rivayette; Ömer (r.a.)’ın Bakara’yı on iki senede öğrendiği,ve bitirdiğinde de bazı develer kestiği rivayet edilmektedir. (El-Cami li Ahkami-l Kuran / Kurtubi: 1/40 – Siyer Elam-in Nübela:1/35). Buradaki öğrenmeden amacın okumak olmadığı sanırım bedihidir. Çünkü zaten adı geçen bu sahabeler okur –yazardılar ve inen ayetler de zaten Arapçaydı. Öyleyse kastedilen başka bir çeşit öğrenmedir ki, o da zaten hadisin kendisinde belirtilmektedir.
İbn-u Mesut’tan (r.a.) yapılan bir rivayette şöyle diyor: (Kuran’ın ezberlenmesi bize zor gelirken, onu yaşamak kolay geldi. Bizden sonrakiler içinse Kuran’ı ezberlemek kolay, onu yaşamak zor olacaktır.) (El-Cami li Ahkami-l Kuran / Kurtubi: 1/39-40)
İmam Ali’den (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmektedir: (Eğer iman salt söz olmuş olsaydı ne oruç, ne namaz, ne bir helal ve ne de bir haram nazil olmazdı.)
Söylemlerinin yaşamına ışık tutmadığı bir davetçi farkında olmadan dışarıya şu mesajı verir: ‘Bu söylemler uygulamaya yönelik değil, sadece sözel bir değerden ibarettir. Çünkü onu dile getiren/ler/in hayatında bir uygulama sahası bulamamışken, bunun başkalarının hayatında uygulama sahası bulması düşünülemez.’ Böyle bir yaklaşımın İslam’ın laikleştirilmesi yolunda atılmış en önemli adım olduğu aşikârdır. Yani laiklik illa ki din-devlet ilişkilerinin ayrıştırılması değil, aynı zamanda gerek ferdi ve gerekse ictimai anlamda, dinin emir ve yasaklarının hayatiyet bulamaması, camiye mahpus edilmesi, nikah, cenaze, defin vb. bir kaç dini ritüellerle sınırlı tutulmasıdır.
Kuran’ın nüzul şekli bile söz-eylem birlikteliğinin en güzel yansımalarından biridir. Kuran tedrici ve olaylara bağlı olarak değil de, tümü bir anda nazil olmuş olsaydı dönemin insanlarının vakıasından kopuk olur, hayati bir değer taşımazdı. Ancak, sahabe bir taraftan peyderpey nazil olan Kuran ayetlerini Peygamber (S.A.S.)’den dinlerken, diğer taraftan nazil olan o ayetlerin canlı uygulamasını Peygamber (S.A.S.)’in kendisinde buluyorlardı. Böylelikle Peygamber (S.A.S.)’in şahsında ‘Kurani bir ahlak’ tecsid ediyordu. Hal böyle olunca; bir taraftan ayetleri dinleyen sahabenin sadece onunla iktifa edip amel cihetiyle Peygamber (S.A.S.)’e iktida etmemesi ne kadar abes ve vebal ise, tüm zamanlardaki Müslümanların, ama özellikle dava erlerinin böyle bir durumda olmaları da bir o kadar abes ve vebal demektir. (Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah'a ve Resûlü’ne icabet edin. Ve bilin ki muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz gerçekten O'na götürülüp toplanacaksınız.) (Enfal: 24).
İnsanoğlu gerek eğitimle, gerekse de tecrübeyle hayatında kimi kanaat ve önyargılara varır. Benliğinde temerküz eden bu kanaat ve önyargıların izale edilmesi ve yerine yenilerinin ikamesi pek çetin bir iştir. Yeni bir düşünceyle karşı karşıya kaldığında sabık fikriyatı anında devreye girerek nevzühur fikrin kabulünü imkânsız kılar ya da zora sokar. Bununla birlikte, yeni fikri ortaya atanların sunum şekli ile sundukları fikrin hayatlarındaki tesiri, muhatabın sahip olduğu önyargıları berhava edebilir. Sunumun ‘en güzel mücadele’ şeklinde olması, sunulan ile yaşanan arasında tezat yerine, sözel bir tebliğe hacet bırakmayacak kadar bir uyumun olması, muhatabın kabulünü mümkün kılabilir.
Burada İmam Ali’den (r.a.) şu olayı nakletmek meselenin teşhisi için isabetli olacaktır. İmam Ali (r.a.) kaybettiği zırhını bir Hıristiyan’ın yanında bulur. Bunun üzerine kendi kadısı Şüreyh’e giderek durumu ona şikâyet eder. Hıristiyan, zırhın kendisine ait olduğunu ve Ali’nin yalan söylediğini savunur. Şüreyh, İmam Ali’ye zırhın kendisine ait olduğunu ispatlayacak bir delilinin olup olmadığını sorar. Ancak İmam Ali bir delilinin olmadığını söyler. Bunun üzerine Kadı Şüreyh zırhın Hristiyana ait olduğuna hükmeder ve zırhı ona verir. Hıristiyan da zırhı alıp çıkar. Halifenin kendi kadısı tarafından yargılanmasını, delili olmadığı için de zırhı ona vermeyip kendisine vermesini dehşetle temaşa eden Hıristiyan geri döner ve zırhın kendisinin değil Ali’nin olduğunu ikrar eder. Bu adalet karşısında İslam olmaktan da kendini alamaz. İmam Ali (r.a.) ise Müslüman olmasına karşılık kendi zırhını ona bağışlar.
Bu durumda, o Hıristiyan zaten İslam toplumunda yaşıyordu ve İslam’ın öngörülerinden haberdardı. Buna rağmen Müslüman olmazken, karşılaştığı canlı tek bir olay, bütün önyargılarını yıkıp Müslüman olmasına yetiyordu. İmam Ali (r.a.) sahip olduğu tüm fesahat, belagat ve ilmiyle o kişinin Müslüman olması için çabalasaydı bu kadar etkili olamazdı herhalde.
Yazıyı yaşanan şu olayla bitireyim:
Londra'daki caminin yeni imamı şehre gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman aynı şoföre rastlıyormuş. Bir gün, bilet alırken şoför yanlışlıkla 20 "kuruş" fazla vermiş. İmam, yanlışlığı oturup parasını sayınca fark etmiş. Kendi kendine düşünmüş "20 kuruşu geri versem mi şoföre?"... Ama içinden bir ses diyormuş ki "çok küçük bir para ve şoförün zaten umurunda da değil. Otobüs şirketine 20 kuruş ne fark eder ki? Bu parayı Allahtan gelen bir hediye gibi... düşünebilirim"
İneceği durağa gelince, imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş, inmeden önce şoförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş ve demiş ki : "paranın üstünü fazla verdiniz." Şoför gülümsemiş ve demiş ki : "Siz camiinin yeni imamısınız değil mi? Aslında İslam'ı öğrenmek için uzun zamandır caminizde sizi ziyaret etmek istiyordum. Bilerek size fazla para verdim nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim."
İmam inerken nerdeyse bacaklarını hissetmiyormuş, yere yığılacakmışçasına bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış, gözlerinden yaşlar dökülerek gökyüzüne bakmış ve demiş ki:
"Allah'ım az daha İslam'ı 20 kuruşa satıyordum!!!!
(Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut'tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.) (Bakara: 257)