Teknoloji noktasında tarihsel olarak gelişimini sürdüren akıl yetisi, içinde bulunduğu koşullara uygun nitelikte kitle iletişim araçları vücuda getirerek özneler arası etkileşim düzeyini belirler. Karanlık çağlarda sınırlı çapta gerçekleşen bu etkileşim, günümüz dünyasında geniş ölçekli bir coğrafyaya yayılarak umumileşmiştir. Bu umumi algılayış ve duyuşun hayatın her alanında varlığını belirleyici unsur haline getirme mücadelesinde yol haritası işlevini üstlenen aygıt ise, en ücra köşelere kadar sızmasını bilen ve sürekli kendini yenileyerek değişimlere ayak uydurmasını bilen televizyon adlı devingen mekanizmadır.
M. Ö. 8. Binyılda ortaya çıkan şehir devletleri ilk devlet yapılanmalarını meydana getirerek yöneten ve yönetilen olmak üzere iki sınıf halinde kategorileşmiştir. İdare eden konumunda olanlar, mevkilerini sağlama almak için, kendi hayat tasavvurlarını idare edilenler üzerinde bir baskı aracına dönüştürerek tümsel bir toplum inşa etme uğraşı içine girmişlerdir. Düşünsel ayrılıktan ve duygusal farklılıktan düşünce ve duygu bütünlüğüne ulaşmada vasıta olarak kullanılan başlıca araç ise, hiç şüphesiz, eğitim kurumları olmuştur. Devlet tekelinde olan bu eğitim yuvaları, sisteme muhalif olabilecek her türlü dilsel ifadenin önüne geçerek uysal ve itaatkâr bir toplum oluşturma misyonuyla hareket etmiştir. Bilinç düzeyini artırma adına, pasif içerikli tek yönlü bir bilinç aşılama fonksiyonunu hiçbir zaman yitirmeyen hegemonik eğitim formasyonu, günümüzde de aynı işlevini sürdürmektedir. Fakat tüm bu olup bitmelere karşın , oligarşik despotizm tarihin herhangi bir kesitinde toplumu etkin bir bütünsellik şeklinde dönüşüme uğratamamıştır. Tıkanıklığın iyice kendini hissettirdiği 20. Yüzyılın ilk yarasında John Baird adında birinin bulduğu televizyon adlı aygıt, yönetici zümre için bulunmaz bir nimet olarak görülüp, derhal kamu alanına sokulmuştur. İlk başlarda kısıtlı bir çevreye hitap eden bu devingen alet, süreç içerisinde yaygınlığını genişleterek yaşamın vazgeçilmez unsurlarının başında gelmiştir.
Seküler zihniyet tarafından biçimlendirilerek vücuda getirilen popüler kültür, kuşaktan kuşağa aktarılarak gelen ve yerel bir nitelik taşıyan geleneksel kodlarda gedikler açarak, kimlik karmaşasının yaşandığı ikircikli bir sosyal yapı vücuda getirmiştir. Kendisinde içsel olarak barındırdığı homojen yaşam tarzını dikte etme üzerine kurulu olan modern kültürün temsilcileri, küçük düşürücü söylemlerle ve fiziki müdahalelerle değişime uğratamadığı kendi dışındaki toplumsal değerleri televizyon adlı araç vasıtasıyla sinsi bir şekilde değişime uğratabilmiştir. En zor zamanlarında, pozitivist felsefe ile yoğrulmuş düşmanlarına karşı sarsılmaz bir kaya vazifesi gören yerel kültürler, farkına varmadan maskeli düşmanlarını ömrünün sonuna kadar misafir eder. Zamanla artık, misafir olarak kabul ettiği ve gerçek yüzünü bir türlü keşfedemediği baş düşmanının elbiselerini giyer, içeceklerini içer, kahkahalarını atar, içi boş konuşmalarını taklit eder. Böylece kültür ayrılığından kültür birliğine doğru bir yöneliş gerçekleşerek, heterojenliğin ve rölatifliğin devre dışı kaldığı standart bir dünya vücuda gelir. Tekil kültür taşıyıcıları tarafından sözlü yolla gelen bilgi ve davranış aktarımının yapısal eleştiriden ve çift kutuplu bilinçten yoksun oluşu onu modern yaşayış çarkının keskin dişlileri arasında boğmuştur. Bununla beraber bu kültürün kendi iç dinamiklerini bir türlü harekete geçirememesi de yüzeysel ve durağan bir karakterle özdeşleşmesine neden olmuştur.
Nitel bazda devasal boyutta bir alet olan televizyon, ileti noktasında şiddet ve cinsellik içerik yayınlarla ahlaki bir krize neden olarak, toplumsal çöküşe ivme kazandırır. Yoz bir cemiyetin yapı taşları konumunda olan bu tür programların reyting rekorları kırması ise, sosyal çözülüşün iliklere kadar hissedildiğinin göstergesidir. Aleni bir şekilde yapılan kadın-erkek flörtleri, açık-saçık giyimler, bedensel haz noktalarının fiiliyata dökülmesi, eşini aldatma vakaları, taciz ve işkence olguları, cana kıyma trajedisi gibi durumlar aynı anda milyonlarca insanı etki altında bırakarak kitlesel bir kıyım gerçekleştirir. Bu tür negatif haller dışında, içkili eğlenceler, argo kelimeler, kumar oyunları sık sık gösterime serilerek çirkinliklerle ve bayağılıklarla yüklü yepyeni bir insan tipi ortaya çıkarılır. Hiçbir olumlu tarafı olmayıp, tamamıyla dejenere etme üzerine kurulu olan düzeneğin varyasyonları, aynı zamanda süslü bir şekilde gösterilerek halk arasında özentiye yol açar. Böylece kendisi olma yerine, başkası olmaya çabalama takdir edilecek bir pozisyona bürünür.
Yüzlerce televizyon kanalı, aynı ortamı paylaşan aile fertleri arasında var olan sıcak bağları gevşeterek umursamaz bir tavır takınmalarına neden olur. Ailenin her bir üyesi, ilgi alanına göre ya haber programıyla, ya eğlence programlarıyla, ya fotbulla, ya da yerli ve yabancı filmlerle meşgul olarak vaktini geçirir. Bu tür yayınlara yöneliş bazen uç noktalara kayarak merkezi konumda bulunan kahramanların sevinçlerine ve üzüntülerine ortak olma gibi anlamsız bir şekle bürünür. Tek taraflı olarak gerçekleşen bu eğilim, mekân dışılık keyfiyetine sahip olup mana yitimine işarettir. Kendilerinden yüzlerce kilometre uzakta yaşayan ve kendileriyle hiçbir diyaloğa girmemiş olan şahısların duygularına tercüman olmaya çalışıp yanı başındaki kişilerin içsel ve dışsal meselelerine üstünkörü cevaplarla geçiştirmeye çalışmak, kendini kaybedişin en büyük göstergesi halini dönüşür. Kim bilir, belki de kendisiyle ayniyet kurduğumuz ve çok sevdiğimiz modelimiz yanımıza geldiğinde onunla konuşacak tek bir sözcük bile bulamayacağız. Çünkü sosyal yaşantımız ve hayata bakış tarzımız bu iletişimi imkânsız hale getirebilir.
Okuma kültürünü ve düşünme gücünü zayıflatarak edilgen bir zihin dünyasına kapı aralayan televizyon, işitme duyusuyla beraber görme duyusuna da hitap edebildiğinden dolayı etkileyicilik düzeyi üst seviyede olan bir araçtır. İzleyicinin kendisinden bir şey katamadığı ve sürekli pasif konumda olduğu bu muazzam keyfiyetteki devingen vasıtaya karşı olan ilgisinin gün geçtikçe artması ve adeta bağımlılık haline dönüşmesi, programlanmış bir robot neslinin inşasına neden olmuştur. Haftanın yedi gününde izlenmesi gereken programlar, öncelikle zihinde tasarı şeklinde sistemleştirilir; daha sonra da uygulama alanına geçirilir. Pratiğe aktarımın gerçekleşeceği saat yaklaştıkça, teori halinde bulunan ide, heyecan ve coşkunun vecde bürünmesiyle suni bir zerafete dönüşerek yürek çarpıntısını meydana getirir. Üzerine yoğunlaşılan aktivitenin sonlarına doğru ise, ruh gevşeyerek dinamikliğini azaltır. Aktivitenin sona ermesiyle beraber dinen ruh, kısa bir süre sonra etkinliğin gelecek bölümüne yoğunlaşarak merak duygusuna aşamalı bir şekilde ivme kazandırır. Bu dramatik durum, her hafta bu şekilde tekrarlanarak hem monutun bir yaşayış şeklinin oluşumuna ön ayak olur, hem de zikzaklarla örülü bir duygusal dalgalanmanın kıvılcımlarını tutuşturur.
Televizyon aracılığıyla halka sunulan işlemlerin bütünü sadece o zaman dilimiyle sınırlı olmayıp onun dışına taşarak güncel bir sohbet mevzusu haline gelir. Olup bitmiş yayınlar üzerine bu sefer tartışmalar başlatılarak övgü ve yergi edebiyatı oluşturulur. Ayrıca programın bir sonraki bölümü hakkında ince eleyip sık dokuyan yorumlar ileri sürülerek, ilgi yoğunlaşması had safhaya ulaştırılır. Aldous Huxley’in daha televizyon icat edilmeden önce gelecekte insanların sakinleştirici ve oyalayıcı haplarla uyuşturularak kendilerine dair önemli meselelere lakayt kalacağına dair hayal ettikleri; televizyon sayesinde gerçekliğe ulaşmıştır. Zamanın hızlı akışına rağmen varlık dünyasındaki konumunu irdeleme gayretini göstermemekle beraber, istem dışı olan ölüm olgusunu da pek aklına getirmeyen insanoğlu, böylelikle tembellikle ve vurdumduymazlıkla dolu bir ömür sürer. Aldatıcı bir süs fonksiyonuna sahip olan televizyonun, tüm asli meselelere karşı tasasız bir kişilik vücuda getirebilmesi, onun yıkıcılık noktasında alışılmışın sınırlarını aşan âlemşümul bir sıfata nail olduğunu gösterir.
Eskiye dair var olanları, çok kısa bir zaman aralığında yenileriyle dönüşüme uğratma özelliğine matufluğuyla bilinen televizyon cihazı, bu özelliğiyle global bir tüketim toplumu inşa ederek güncelliğini muhafaza eder. Tüketim anlayışının aralıksız bir şekilde çıkan ürünler vasıtasıyla sürekli olarak toplumun zevklerinde değişiklikler meydana getirmesi, kalıcılık ve sağlamlık vasıflarıyla bezenmiş olan insan türünde onulmaz yaralar meydana getirerek şüphenin ve korkunun hegemonyasında stresli bir yaşam tarzının vücut bulmasına neden olur. Böylece değerler manzumesinde ikide bir farklılıklar meydana gelerek boğucu bir atmosfere doğru sürüklenir insanoğlu.
azad.serhildan@ufkumuz.com