Bu ülke insanın insani ilkeler çerçevesinde eşit ve kardeşçe, hoşgörü ve özgürlük ikliminde bir arada yaşamasını istemeyen, çözümsüzlükten hayat bulan “kan iktidarları” yine güçlü bir şekilde kendilerini dayatmaktadırlar.
Güçlü bir toplumsal birlikteliğin önündeki sorunların çözümünde aktörlerin değişmesi gerektiği gerçeği, zamanın ve coğrafyanın bu gerçeği haykırdığını sistem sahipleri idrak ettikçe, kendi kutsallarına daha fazla kurban vermeye çalışmaktadırlar.
Bu kurbanlarda her zaman olduğu gibi asli görevleri kan bağışında bulunmak olan ( göbeğini kaşıyan ve denize girme hakkı olmayanlar) ve sadece kurban edilmek için yaşayan halk kesimidir. Çözümsüzlükten ve karanlıktan rant kazananlar, çözüm için bir değer oluşacağını hissettikleri anda daha fazla halk çocuğunu kurban ederek havanın puslu olması için her zaman ki çift çıkarlı oyunlarını halkın kanı üzerinden sergilemektedirler.
Zayıf ve ya güçsüz düşecekleri anda, güçlerini kanları ve bedenlerinden almış oldukları halktan hiç zorlanmadan gönüllü olarak kan bağışı almaktadırlar. Kürd sorununda kutsallaştırdığı sisteme gönüllü kan bağışında bulunan halk, İslami yükümlülüklerde sistem tarafından kadavra muamelesine tabi tutulmaktadır.
İnancını yaşama isteğini dillendirdiğinde kanı damarlarından tamamen alınması, kurutulması gereken safa konulmaktadır. Yani sistem yıllardır işine geldiği yerde kan bağışını sağlamakta, işine gelmediği yerde de kadavra gibi deney aracı olarak yaşam kaynaklarına son vermeyi kendisinde hak olarak görmektedir.
Birlikte yaşamanın önündeki sorunlara çözüm gücü oluşturacak olanların başkalarının potalarında erimesi, gerçekleri doğru yerden çözümlemeye çalışmamaları bizleri çözümsüzlüğe mahkûm etmektedir. Örneğin Kurban bayramında özellikle doğu ve güneydoğu illerine kurban etlerini dağıtan bazı yapıların bunu haftalarca televizyon kanallarında ve gazetelerinde yayınlamaları nasıl bir zihniyettir anlamış değilim.
Özellikle yapılan değerlendirmelerde ülkede yaşanan önemli sorunlardan biri olan Kürd sorununu bu tür organizeler üzerinden değerlendirmeleri Kürd halkına yapılabilecek en büyük hakaretlerden birisiydi. Özellikle yapılan değerlendirmelerde, gönlü İslam’a kazandırılacak insanlar olarak değerlendirmeleri bizleri derinden yaralamıştır. Kürd sorunu böyle Afrika ‘da ki mazlum halkın sorunu olan açlık sorunu gibi değerlendirilmemelidir.
Evet, bir açlık vardır ama bu mide açlığı değil, insani ve ilahi olan hakların özgürce yaşanmasına duyulan bir açlıktır. On yıldır bölgede bilinçli bir şekilde yapılmayan yatırımlardan dolayı iş imkânına sahip olmayan ailelere birçok dernek ve vakıf tarafından yardımlar sağlanmaktaydı. Bu organizelerde yardım alan aileden başkasının haberi olmazdı ve çoğu zaman yardımlar ailelere gece karanlığında iletilirdi.
Hani sağ elin verdiğinden, sol elin haberi olmazdı. Ama günlerce insanların yüzlerine tutulan kameralar, ağızlarına uzatılan mikrofonlar hangi etik ile değerlendirilebilir anlayabilmiş değilim. Hemen arkasından da bu halkın dilenci durumuna düşmesini amaçlayan, istemeye ve el açmaya mahkûm olmasını arzulayan sisteme olan bağlılığını dillendirmeleri ise tüm gerçekleri gözler önüne sermekteydi.
Özellikle Güney Kürdistan’a yapılan sınır ötesi operasyonlar ile eş zamanlı bir şekilde bölgeye yönelen bu reklâmcı yardım pek manidar olmaktadır.
Gerçekten çözümün bir parçası olmayı arzulayan, inancının gereğini ifa etmeye çalışan kardeşlerim lütfen kendi inancınıza yakışanı yapma gayretinde olun.
Kürd sorununun çözümünde aktör olmaya çalışacaksanız, doğru bir şekilde müdahil olmaya Allah rızası için dikkat edin. Çözümü yanlış mecralara yöneltme zafiyetine girmeyiniz. İlahi olan hakların talep edilmesine hak vermeyenler haktan olamazlar, hakkın güç katanları hiç olmazlar. Hakkı ve adaleti ayakta tutmanın gayret gösterenleri olmayanlar kendileri için ayet ve hadislere yeniden baksınlar.
Biliyoruz ki, Kürd sorununun çözümünde gerçek kaynaklardan beslenenler konuşunca devlet ve kutsayanları tarafından PKK’ye ve bölücülüğe çanak tutmakla suçlanmaktadırlar. PKK ve kutsayanları tarafından Kürd’leri Türkleştirmekle suçlanmaktadırlar.
Böylece bu çözümsüzlükten, kan üzerinden rant sağlayan KAN İKTİDARLARI çözüm gücü olacak sesi bastırmak için ortak değerlerimizi bizlere karşı ayrıştırıcı dinamik olarak bizlerin elleriyle uygulamaya koymaktadırlar. Bizler çözümün ilk adımının sorundaki sebepler olduğunu ve doğru yerden çıkış yapmak gerektiğini bilmekteyiz. Önemli olan bunu sahiplenmek ve doğru yerden uygulamaya geçirmektir.
Müslümanları ayrıştıran her türlü milliyetçilik lanetlidir, İslam dışıdır. Devletin kendisi ırki bir milliyetçilik üzerine kurulmuş bir felsefi temel ile kendini dayatmaktadır. Böyle bir sistemi kutsayan Müslümanlar yeniden düşünmeli, bir milliyetçilik kutsanırken başka bir milliyetçiliği bölücülük olarak idrak etmek hangi ahlaka sığdırabilir. Ben yaparsam helal, sen yaparsan haram, Allah’ın koymuş olduğu sınırları ihlal etmek değilmidir.
Sorunu hepimiz yaşamaktayız, bu ülkede yaşayan her insan bu sorundan etkilenmektedir. Sorunu geçmişten çözümlenmemiş halde devr aldık, yaşabileceğimiz güzelliklerden mahrum kalarak kendimizi bu sorunlara mahkûm ettik. Bizim kendimizi mahkûm etmemiz üzerinden, postal sahipleri ile mekap (kırsal alanlarda giyilen bir ayakkabı markası) sahipleri yaşam alanlarını yarattılar.
Bizler güzellikleri yaşayabileceğimiz yaşam alanlarımızı yaratmak ve bunu erdemlice istikbale bir hediye olarak bırakmak için inancımıza yakışan çabalar içersinde olmalıyız.
Bir oğlu dağda, bir oğlu askerde, kim bundan bir oğlu için ağlama paradoksunu bekleme zulmüne girebilir. Askerlerimiz dağlarda terörist avında, avlanan nedir acaba, bir hayvan mı yoksa uzaydan gelmiş olan yaratıklar mı?
Onların anneleri babaları yok mu? Taşlar dağlar mı doğurdu onları, onlara ağlayacak bir çift göz yok mu?
Ölen her asker yüreğimizi yakmakta, içimizden bir parça daha kayıp gitmekte, peki ya mekap giyen genç insanların ölümünde yüreklerimiz taş mı kesilmektedir.
Ya da Diyarbakır’da ve diğer yerleşim yerlerinde patlanılan bombalar hangimizin evinde, yüreğinde patlamadı. Hangimiz bu saldırıyı kendine yapılmış olarak saymadı, yapanı hep beraber lanetlemedik mi?
Sınır ötesinde patlayan bombalar evlerimizde hiç hissedilmedi mi?
Kan üzerinden iktidar olmaya çalışan her düzene lanet olsun, bunu yapan zihniyete ve ölenlerin kanı üzerinden güç kazanmaya çalışanlara lanet olsun, bu zihniyetin iki tarafı da aynı amaca hizmet etmektedir, aynı zihniyetin aynadaki yansımalarıdırlar. Bunun için doğru yerden ses verecek olanlar iyi düşünüp öyle çıkış yapmalıdırlar.
Her gün hem siyasetçiler hem de İslami endişeye sahip olan basın yayın kuruluşlarının Güney Kürdistan’daki federal yapı için olmadık aşağılayıcı sözler ve haberler aktarmaları, siyasal iktidar sahiplerinin sürekli asabiyetçi duyguları kabartacak olan söylemleri, Diyarbakır’ı yerel seçimlerde alacağız gibi cümleler kardeşlik duygularına çok mu katkı yapmaktadır.
Bu sorunun çözümü için hak üzere güç birliği yapmayan Müslüman Kürd yapılar kan bağışında bulunmadıklarını kabul edebilirler mi?
Bu mazlumiyetin yaşanmasında pay sahibi olmadıklarını ve renklerini vermek istedikleri, öğretilerini yaşatmak istedikleri coğrafyanın insanlarına hangi argümanlarla gideceklerini düşünmediler mi? Niçin kendi sorunumuzda etkin değiliz sorusunu hiç değerlendirmediler mi?
Zaman artık bu sorun hakkında somut adımların atılmasında geç kalındığını yüzümüze vurmaktadır. Utanıyoruz ve bundan sonra somut adımlarla varız diyerek sözün bittiği yerden pratiğe geçme adımlarını paylaşmalıyız.
Neyi istediğimizi net olarak dile getirmeliyiz, sorun bu çözümü de budur diyebilmeliyiz. İnşallah bundan sonra çözümler üzerine ortak akılda var olma pratiğiyle somut önerilerde adımlar atarız.
Selam ve dua ile.