İslami hükümler ve yükümlülükler de kendi içinde aynı önem derecesinde değildir. Her birinin kendi içinde bir önem sırası vardır. Büyük olan kadar küçük olan, asıl olan kadar tali olan, en başta olması gereken kadar ortada ve en sonda olması gereken, çok faziletli olan kadar az faziletli olan hüküm ve yükümlülükler vardır. Usül diliyle; farz, sünnet ve mübahın önem sırası farklı olduğu gibi, mübah, mekruh ve haramın da önem sırası farklıdır. Binaenaleyh; her bir hükmü hak ettiği derece ve önem sırasına göre düzenlemek ve ona göre yaşama aktarmak dini bir gerekliliktir.
Az önemli olanını önemli olana, önemli olanı da daha önemli olana tercih etmemek gerektiği kadar, az tehlikeli olanını tehlikeli olana, tehlikeli olanı da daha tehlikeli olana tercih etmek, öncelemek gerekir.
Hükümlerdeki bu önem sırası doğal olarak amellere de yansır. En hayırlı, hayırlı, az hayırlı, nötr, az günah, günah, en büyük günah gibi bir sıralamaya dönüşür. Şu ayetler bunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
“Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır.” (Hucurat: 13)
“Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkarcı gibi) midir? (Resulüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer:9)
“Sonra Kitab'ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.” (Fatır:32).
Hadislerde de bunu ihtiva eden nice delil vardır ki, bunun belki de en somut örnekleri “amellerin en hayırlısı…” diye başlayıp da yer, zaman ve kişiye göre değişen amel türlerinin zikredildiği hadislerde görülebilmektedir. İnşallah ilgili ayet ve hadisler yeri gelince zikredilecektir.
İslami camianın fert, grup ve toplumlarında, gerek konu itibariyle ve gerekse zamanlama itibariyle ceviz kabuğunu bile dolduramayacak konular etrafında ziyan edilen emek ve zamanda maalesef bir hayli cömert davranılırken, emek ve zamana muhtaç konularda ise bir o kadar aceleci ve cimri davranılmaktadır. Konu itibariyle; dinde tavuk, horozdan kurban olur mu, beyaz elbise giymek sünnet mi değil mi, grup ve mezhep mutaassıpları arası münakaşalar vb. mevzular; zamanlama itibariyle de; Sünni-Şii ihtilafları, recim cezası var mı yok mu gibi konuları gündemleştirenlerin genel olarak amaçları bu tür konularda bir hükme varmak değil, ortalığı bulandırıp Müslümanların daha elzem olan konularla meşgul olmalarına zaman ve mahal bırakmamaktır.Diğer taraftan recim cezası gibi konular haddizatında önem arz etse bile, -kanımca- yeri ve zamanı olmadığından, mevcut şeraitte bir hükme bağlanıp üzerinde bir konsensüse varılsa bile, bu ve benzeri ülkelerde yaşayan Müslümanlara pek bir getirisi olmayacaktır. Çünkü basit bir ta’zir cezasının bile din adına uygulanmasının gayri mümkün olduğu bir zaman ve zeminde recim vb. konuları tartışmak emek ve zaman kaybından başka bir anlam taşımayacaktır.
İslam âlemi bugün öncelikler fıkhına ihtiyaç duyduğu kadar tarihinin hiç bir döneminde duymamıştır. Nedenlerine gelince:
1 – Ümmetin yaşadığı medeniyetsel donukluk: Bilgi çağının kemiyet ve keyfiyetçe son surat ilerlediği bir dönemde, ümmetin alabildiğince yavaş ilerlemesi, beraberinde ardı arkası kesilmeyen sayısız sorunları beraberinde getirmiştir. Bu durumda, bu denli soruna karşılık ümmet iki seçenekle karşı karşıyadır:
a) ‘Bu aşamadan sonra yapılabilecek bir şey yok, bu baş döndürücü hıza yetişmemiz imkânsız. Ferdi olarak kim dinini ne kadar yaşayabiliyorsa yaşasın, ama hayatın diğer alanlarına dini taşımaya kimse kalkmasın’ diyerek pes ve iflas bayrağını çekmek. Bu düşüncede olanlar için öncelikler fıkhı gibi bir kavram mevzubahis olmaz.
b) Zaman ihtiyarladıkça İslam dininin gençleştiği, sorunun dinde değil dindarlarda olduğu bilinciyle çağın dayattığı sorunların üstesinden gelmeye azim ve gayret etmek. Bütün bu sorunların üstesinden bir ‘hokus-pokus’la gelinemeyeceğine göre, bunları önem sırasına göre belirlemek ve buna göre çözüm bulmak bu görüşte olanların en önemli vazifelerindedir.
Bu durumda, ümmetin her coğrafyasında bulunan halk ve grupların önem sırasının farklılık arz etmesi doğaldır. İhtiyaçlardaki önem sırasının farklılığına bağlı olarak yapıların yapısal ve teşkilatsal farklılıklar arz etmesi herkesçe makul karşılanmalıdır.
2 – Ümmetin parçalanması, devlet ve devletçiklere ayrılması, her bir parçanın diğerinden bağımsız davranması: Bir olgu olarak sınırların ilgası ve tek bir başkan/imam altında birleşmesi
Bir olgu olarak sınırların ilgası ve tek bir başkan / halife önderliğinde birlik olunması mümkün görünmese de, globalizmin sınır tanımazlığına paralel olarak mevcut sınırların muhafazasıyla birlikte ekonomik, siyasi, askeri, kültürel vs. alanlarda, tüm İslam âleminin veya en azından duruşu önem arz eden ülkelerin geniş platformlarda mezkûr alanlarda ortak paydalarda buluşmaları, ümmetin sorunlarının tek bir elden ele alınmasını sağlayacaktır ki, bu da ümmetle modernite arasındaki mesafenin kısaltılması açısından önemli bir zaman kazanımı olacaktır.
3- Ümmet içindeki parti, cemaat ve grupların birbirlerinden bağımsız ve habersiz, hatta yeri geldiğinde düşmanca hareket etmeleri ve ortak öncelikler belirlememeleri… Her birinin kendisini bütünün bir parçası görüp bütüne maksimum fayda sağlamak yerine, kendisini bütün ve asıl/merkez görüp diğerlerini bütünden ayrılmış, tali görmesi bu sonucu kaçınılmaz kılmaktadır.
Fıqh-ül Ewlewiyat (Öncelikler Fıkhı)
Böyle bir adlandırma, kadim zamandan bu yana, bu şekilde disipline edilmiş bir ilim alanının olduğunu akla getirir. Köken olarak diğer tüm İslami ilimler gibi bu ilmin de, Kuran, sünnet ve temel kaynaklara dayanan bir kökene sahip olduğu tartışmasız olmakla birlikte, konuyla ilgili mezkûr kaynaklarda dağınık bir şekilde yer almış başlık ve konuların son asırda bir disipline dönüştürülmesiyle vücut bulmuş bir ilim dalıdır. Buna benzer olarak Fıqh-ül eqelliyat (azınlıklar fıkhı), Fıqh-ü Meqasid-iş Şeriah (Şeriatın amaçlarının fıkhı), Fıkh-ül ihtilaf vel i’tilaf ( ihtilaf ve anlaşma fıkhı), Fıkh-ül waq’i ( realite fıkhı) vb. ilim dalları da konu itibariyle temel kaynaklarda yer alsa bile, böyle müstakil bir başlık altında ele alınması çağımız âlimlerinin çabaları neticesinde olmuştur.
Terimin başında ‘fıkıh’ kelimesi geçmekle birlikte bu konunun fıkhi bir konu mu yoksa akli/mantıki bir konu mu olduğu ayrı tartışma konusudur. Fıkıh kitapları tetkik edildiğinde âlimlerin pek çok konuda ‘ hilaf-ül ewla’ yani ‘evla olana aykırı’ tabirini kullandıkları görülecektir. Bu tabir, mekruh ile mubah arasında, mekruhun bir altı sayılan ameller için kullanılır. Evleviyat yani öncelikler tabirinin fıkıh âlimleri tarafından kullanılmış olması, bu ilim dalının fıkha nispet edilmesinin daha uygun olduğunu gösteriyor.
Diğer taraftan bu dalın akli/mantıki olduğu da savunulmaktadır. Çünkü bir görüş ya da fiilin bir başka görüş ya da fiile öncelenmesi akli/mantıki bir olaydır.
İki görüşün haklılığı ortada olmakla beraber bazı âlimler, konunun külliyen ‘el-fıqh-ül ekber’ yani ‘en büyük fıkıh’a nispet edilmesinin en uygun olacağını savunmuşlardır. El-fıqh-ül Ekber’den amaç da şu hadiste anlatılmak istenen fıkıhtır. “Allah kimin için hayır dilerse onu dinde fıkıh sahibi kılar.”
Mezkûr hadisten amaç İslami ilimlerden bir ilim olan fıkhın kastedilmediği aşikârdır. Çünkü diğer İslami ilimler gibi, bir ilim dalı olarak fıkıh da Peygamber (S.A.S.) döneminde çerçevesi çizilmiş değildi. Bu bir… İkincisi; eğer hadisin kast ettiği, bilinen manasıyla fıkıh olmuş olsaydı, bu övgüye mazhar olmak için kimse diğer İslami ilimlerle iştigal etmezdi. Diğer İslami ilimlerle iştigalin boyutunun en az fıkıh kadar olması, fıkıhtan kastın bilinen manasından çok daha geniş olduğunu ortaya koymaktadır. Öyleyse kastedilen, ister fıkıh olsun isterse de diğer İslami ilimler olsun, dinin delilleri ve gayelerinin bilinip vakıaya en uygun şekilde uygulanmasıdır. Allah-u a’lem…
Önceliklerin belirlenmesi, sadece Müslümanları ilgilendiren bir husus değil, her fert, toplum ve devlet için hayati önemi haizdir. Bu bakımdan, dâhili ve harici bedbahtların, İslam ve Müslümanlara saldırıda bu yolu sıkça kullandıkları bir vakıadır. Bu yolla yapılan saldırıların Müslümanlara verdiği tahribat, en tehlikeli silahların ve orduların vereceği tahribattan daha şiddetli ve tesirli olmuştur. Şer mihrakları, mazlum halkların hayrını düşündükleri imajını vererek o halkın öncelikler sıralamasıyla oynayarak sefalet ve geri kalmışlıktan kurtulmalarına engel olmaya çalışırlar. Şöyle ki; bir ülkeye veya halka, önceliklerinin sanayileşme olduğunu telkin edip o alana yönelmeleri için her türlü imkân ve kredileri seferber eden şer güçleri, onların tarım ve hayvancılıktan uzaklaşmalarına sebebiyet verirler. Belli bir süre sonra sanayide mesafe kat etmelerine mukabil, değirmenlerinde öğütülecek buğday, hayvanlarına verilecek arpa bulamayan bu halk kendilerini şer güçlerinin kapsında ekmek dilenir halde bulur. Ya da bir halka önceliklerinin, en kutsalları olan dinlerini öğrenmeleri gerektiğini telkininde bulunup pozitif ilimlerden uzaklaşmalarını yol aralayabilirler. Bunun neticesi olarak, dini alanların dışındaki tüm alanlarda şer güçlerine muhtaç olacakları gibi, sonraki birkaç neslin, dinin bir afyon olduğu, toplumların bilim ve teknikte ilerlemesine engel teşkil ettiği şeklinde düşünmelerine yol açabilecek sonucunu da doğurabilir. Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkün.
Özellikle Sünni alemde bu ilmin oluşumuna öncülük eden, Dünya Ulemalar Birliği Başkanı Şeyh Yusuf El-Kardawi’dir. Daha önce “amellerin derecelerinin fıkhı” diye tanımladığı bu ilme, bilahare Fıqh-ül Ewlewiyat (Öncelikler Fıkhı) terimini uygun görmüştür. Bu terim, bu konuyla ilgili yazılan nerdeyse tüm eserlere kaynaklık etmiş ve hak ettiği yeri ve değeri kazanmıştır.
Üstad El-Kardawi bu ilmi şöyle tanımlıyor: Dini hükümlerin, en önemli maslahatın ve en fazla faydanın sağlanması ile mefsedetin (zarar ve kötülüğün)defedilmesi veya en az zararlı olanın işlenmesini sağlayacak ve şeriatın maksatlarıyla uyuşacak en uygun hükümlerin ve bu hükümlerin sonucunun nereye varabileceğinin bilinmesi ve anlaşılmasıdır.
Konuya önümüzdeki yazılarda devam edeceğiz inşallah…