Koskocaman evrenin belirsizliği ve korkunçluğuyla beraber mana yitiminin devasa boyutta yol açmış olduğu anlaşılamama ıstırabı, kasvetli ve kaotik bir benlik gailesi meydana getirir. Baş dönmesi, mide bulantısı, kusma bu gailenin fizyolojik açıdan vazgeçilmez unsurları arasındadır. Yaşamla olan bağların zikzaklar çizdiği bu patolojik hallerde sık sık etkisini hissettiren öfke nöbetleri ise asabi bir mizacı cebri bir fenomen haline getirir.
Sosyal bir varlık olan insan, kendisinde gizil güç olarak bulunan yetileri sayesinde hemcinsleriyle diyalog kurma ve diğer varlık türleriyle ihtiyacı çerçevesinde ilgilenme uğraşı içine girer. Bu uğraş çoğu zaman sıkıntılı ve stresli bir şekilde sona erer. Bunun nedeni her bir bireyin kendisinde hissettiği mükemmeliyetin karşısındakinden de olabileceğine dair inancıdır. Kendi kavrayış, seziş ve duyuş algılayışını mutlaklaştırıp başkalarının deneyim alanını görmezlikten gelen biri, küçük çapta herkesi kendisi gibi görme, büyük çapta ise, kendisini kusursuz bir varlık olarak lanse etme olmak üzere iki büyük hataya gark olur. Bu pürüzleri görmezlikten gelerek yoluna devam eden böyle biri, farkında olmadan zihinsel ve ruhsal çatışmaların bolca yaşandığı bir atmosfere doğru sürüklenir. Bu sürükleniş çok geçmeden kişinin kendine olan saygısını ve özgüvenini zedeleyerek yaşamla olan sıkı bağlarını gevşetir. Artık sesler, görüntüler, bakışlar, ilgiler rahatsızlık verir. Hatta kendi tavırlarında bile huzursuzluk yaratacak bir şeylerin arayışı içine girer. Böylece evrendeki varlılarla mecburi bir birlikteliğin dışında hiçbir ilişkisinin olmadığını istem dışı olarak kabul eder ve onlara karşı daha önce hiç karşılaşmadığı halde kendisine yakın hissettiği tiksinme adı verilen bir duyguya kapılır. Ruhunun kuytu dehlizlerinde kök salan tiksinme hissi, çok geçmeden tüm benliğini kemirerek nefret yüklü bir kişilik ortaya çıkarır.
Geçmişte edinilen dostluklar ve yaşam sahası içine giren kurumlar, yakınlık duyma ve uzak durma itkisini sistematik bir şekle dönüştürür. Seveceklerimizi ve sevmeyeceklerimizi seçme noktasında pek de etkili olamadığımız reel bir olgudur. Kendimizden cüz-i miktarda bir şeyler kattığımız bu durum, büyük oranda determinist bir bağdaşıklığın tesiri altındadır. Fakat bazen duyguların çatışmalı bir mecraya doğru aktığına şahit olmaktayız. Hoşlandığımız, tebessümlerimizi hiç eksik etmediğimiz kimselere karşı takınmış olduğumuz bazı negatif tavırlar ve nefret ettiğimiz, düşman bellediğimiz kimselere karşı duymuş olduğumuz muhabbet, bunun açık bir göstergesidir. Otokontrol yeteneğimizin devre dışı kaldığı bu traji-komik ve vahim durumlarda sanki gizli bir güç bizi bilinmez ve esrarengiz ufuklara doğru sürüklemektedir. İtalyan şair Catullus bu durumu şu şekilde izah eder:
Nefret ediyor hem de seviyorum ne oluyor bana yahu
Bilmiyorum. İliklerimde hissediyorum bunu. Kahroluyorum.
Çatışmaların, tutarsız olarak görülen zıtlıkların yaşanması belki de insanın dalgalı bir ruha sahip olması ve zihin evreninde tasarladıklarının parçalı bir şekilde muhatap olarak aldığı varlıklarda görülmesidir. Ayrıca parçadan bütüne ulaşılmayıp, parçadan parçaya analiz ve tenkit süreçlerinin metot olarak alınması da bu duygusal keşmekeşliği ortaya çıkarmış olabilir.
Ruh estetiğine uygun olarak dizayn edilmiş olunan kâinat, esrarlı büyüsüyle noksan bir varlık olan insan türünde kalıcı izler bırakır. Yaşam süresince eksik ve zaaf içerikli bir varlık olduğunu duyumsayan insanoğlu, evrenin cezp edici duruşu karşısında hiçlik çukurunun dibinde bir çakıl taşı vazifesi görür. Kendisine biçilmiş belli bir zaman diliminde var olma mücadelesi içinde ömrünü tüketerek yokluğa karışır. Ondaki bu fanilik yetkin olmayışın göstergesidir. Ayrıca kendisinden önceki var olma durumu ve kendisinden sonraki yaşantı pek önemli değildir onun için. İşin ilginç tarafı hangi zaman diliminde yaşayacağını başka güç ya da güçlerin belirlemesidir. Bu durum onu edilgen, pasif ve alıcı bir konuma doğru sürükleyiverir. Kati bir gerçeklik olan ölüm olgusu ise, onun ne kadar sınırlı ve silik bir tip olduğunu gözler önüne serer. Ölüm, ister Sokrates’in söylediği gibi “derin bir uykuya dalış” olsun, isterse ilahi dinlerin söylediği gibi “başka bir varlık türüne geçişin bir başlangıç noktası” olsun, değişmeyen gerçek artık var olmayışımızdır. Ayrıca zaman kaydından ve mekân sıkışıklığından bağımsız olamayışımız, böyle bir akıbetle yüz yüze gelmemize neden olur.
Mekanik bir hayat biçiminin gün geçtikçe etkisini hissettirmesi, ruhun belli başlı tezahürleri olan coşku ve heyecanın yitimine yol açmıştır. Gözlerini bir devlet hastanesinin doğum kliniğinde açan insan, oradan kreşe, kreşten okula, sonra da ya fabrikaya, ya da resmi bir kuruma girer. Günün büyük bir kısmını geçirmiş olduğu bu kurum ve kuruluşların ortak özelliği ise, kapalı bir mekân oluşlarıdır. Bu mekânların hepsinde uyulması gereken, esneklikten uzak, katı kurallar ve düşünme gücünün sonsuzluğundan istifade etme istemiyle hareket edenler karşı sert bakışlı ve kaba davranışlı demirbaşlar vardır. Aksamadan işleyen bu düzeneğe mutlak itaati sağlamak için de, önceden belirlenmiş olan ilkelere kutsi bir nitelik atfedilmiştir. Böylelikle bilincin farklı yöne kanalize olabilirliğinin önüne geçilerek statik bir bakış tarzı vücuda getirilmiştir. Daha doğduğu andan itibaren her birini makine çarkına benzetebileceğimiz hastane kreş, okul, fabrika gibi mekânların dişlileri arasında öğütülen insanoğlu, süreç içerisinde monist bir değerler dizgesiyle bütünleşir. Düşünsel bazdaki bu tek tipli yaklaşım tarzıyla orantılı olarak, içsel bazda donuk ve kaotik bir kanal açılarak suni bir görüntüden ibaret olan duygusal ilişkilerin palazlanması sağlanır.
Korku ve aldatma üzerine inşa edilmiş benlik dünyasındaki söylemler, tavırlar ve edimler kaygılı bir ortama zemin hazırlayarak özneler-arasındaki bağlılığı kayganlaştırır. Hiyerarşik yapılanmanın zirvesinde bulunanların vermiş olduğu gözdağı; yaşamın hızlı, rizikolu akışına karşı kendini güvenceye almak için diğerlerini araçsal konuma indirgeme durumları, ikiyüzlü bir dünya toplumunun oluşumuna neden olur. İki “ben”i kendi içinde barındırma mecburiyetinden ötürü bu dünya toplumunun her bir ferdi, hastalıklı bir beyin yapısına gebe kalarak, esrarengiz bir kimliğe bürünmüştür. Düalist bir kemiyete endeksli olan bu kimlik, iç huzursuzluk ve iç daralma ile neticelenir. Oluşan sıkıntının kaynağı ise, canlı ya da cansız bir varlık değil, kişinin kendi benliğidir. Çıkışı olmayan bir boşluk iliklere kadar hissedilir. Artık hiçbir şey gevşetmez, rahatlatmaz insanı; çünkü karanlık bir duygu ruhunun derinliklerinde kanını emmektedir. Öldürücü bir bezginlikle özdeşleştirebileceğimiz bu duygu, tüm yaşam kategorilerinde etkisini hissettirerek bütüncül bir tesir uyandırır. Yokluktan gelmiş olan varlığı tekrar yokluğa gönderme tutkusuna yol açacak kadar yakıcı bir özelliğe sahip olan bu ruhsal ıstırap, tüm dayanakların yitirildiğinin göstergesidir. İşin garip tarafı, her bir bireyin duyumsamış olduğu bu sıkıntının, sadece kendi ben’i ile alakalı olup, diğer benleri ilgilendirmediği sanısına kapılmasıdır.
Hiçbir şeyi özsel açıdan yaşayamayıp, her şeyi monoton bir kabulle sineye çekme ve yok oluşun yıpratıcı mekanizmasının tahribatına karşı umursamaz bir tavır takınma zikzaklarla örülü yaşam devinimine karşı vazgeçilmez bir tepidir. Gösterilecek bu tepiler, hayatla olan paradoksu minimum seviyeye indirecek ve geleceğe doğru atılacak adımlarda kilometre taşı işlevi taşıyacak