Bilgi kendini tanımaktır, kendini tanımakta özgürlüğün, mutluluğun yolunu açar. Kendini tanıyan, kendini tanıtabilir de.
Önce biz kendi düşüncelerimize inanacağız, kalbimizdeki sıcaklık ile iman edeceğiz. Ancak o zaman başkalarının da onlara inanma şansı olacaktır. Bizler kendi gücümüzü göremediğimiz için, istikbar güçleri kendilerini güçlü zannediyorlar.
Yüreklerin karanlığı; Bağırış çağırışla, suskunluk ve başkasından beklemekle umut ışığına dönüşmüyor. Bilgi, inanç, hüner, yazılmış ve paylaşılmış kelimelerle, anlamlandırılmış ve hedefi belirlenmiş çaba ve birlikteliklerle ancak gecenin karanlığı gündüzün ışığına dönüşecektir.
Tasavvur etmek ve tasavvur ettiklerimizin tasdikatı için kendimizi tanımak ve kendimizi tanımlayabilmenin yanında birbirimizi tanımaya açık olmak. Tanınmaya ve tanımaya açık bir düşünce ve pratik ile kendimizden yola çıkarak cesur bir adım atmanın yararları olacaktır. Her insani değer içten dışa doğru bir açılım sergiler, dıştan insana katkı sunan değer ise ilahi olandır.
İnsanlığın gökten inen olması gereken teori ile yeryüzünde egemen olan pratiğinin birleştirilmesi tarihi birçok yol işareti ile doludur. İnsan yeryüzündeki yolculuğunda Rab tarafından terbiye ile beraber tecrübe sahibi kılınırken ilk başlarda sürekli mucizeler ile desteklenmiştir. İnsanlığın içersinde kendilerine yol rehberi olarak gönderilen peygamberler insanlığın yolculuğu boyunca mucizeler ile insanlığın tasavvuratını tasdik etmek için Allah tarafından desteklenmişlerdir. Risalet sona doğru yaklaştıkça mucizelerden öte insan aklına ve mantığına uyan pratikler ile desteklenmeye başlanmıştır. İnsan yeryüzünde terbiye/tecrübe sahibi kılınmış, artık iradesi ile varolan hakkında gerekli bilgiye sahip olduktan sonra son nebi ile nokta konulmuştur.
Peygamberimiz Hz. Muhammed mucizeler ile değil, tamamen insanoğlunun iradesi ile güç yetirebileceği bir terbiye/tecrübe ortaya koyarak olması gerekeni ümmeti ile örneklemiştir. Model ümmet mucizeler ile değil yaşanmış olan tecrübelerin ışığında kendini tanımış ve tanıtmış, ortak değerlerini biz olarak tanımış ve tanıtmak için yapılması gerekenleri insani idrak içersinde insanın gücü ile orantılı şekilde pratize etmiştir. İnsan aklı belli bir süreçten sonra mucizelere ihtiyaç duymadan, asıl mucizenin kendisine verilen idrak etme gücü olduğunu kavrayarak, Peygamberlerin mirası ve değişmezimiz olan Kur-an-ı Kerim ile mucizelerini yaratabileceğini kavramıştır. Bu kavrama iletişimi bazen güçlü, bazen zayıf olmuştur bu ayrı bir konu olduğu için üzerinde durmayacağız.
Yaratan belli bir süreçten sonra insan aklına Peygamberler ve mucizeler yoluyla direk etki etmek yerine gerekli tecrübe ve değişmez bilgiyi vermiştir. Yani gökten inen olması gereken teori ile tecrübe edilmiş olan bilgiler dâhilinde yol işaretlerimizi koymamızı belirlemiştir.
İslami Hareketler olarak yaşadığımız coğrafyalarda artık belirli bir tecrübe ve bilgi birikimine sahip bulunmaktayız. Her zaman ve mekana, insanı ve yaşamı etkileyen her şeye dair söyleyecek sözümüz var. Ama nedense en can alıcı sorunlarımızda bile söz yerine suskunluğu tercih etmekteyiz. Medeniyet, gelecek, özgürlük, adalet, hak, hukuk, eşitlik, paylaşım, mazlumiyet üzerine projelerimiz ve söyleyecek sözümüz yok ise bizler sadece bir ütopyayız demektir. Düşlerin, vehimlerin gerçek dışı boşluğuna zayıf ve güçsüz şekilde kanat çırpmaktayız.
Projelerimizin insanlığın bilgi ve tecrübe yolculuğunda kendine yer ayırması içinde içe dönük bir seslenme gereklidir. Sahip olduğumuz tecrübelerden ne kadar faydalanmaktayız, nefs yönümüze ayırdığımız zaman ile Allah’a kulluğumuz için ayırdığımız zaman arasında terazinin hangi tarafı ağır basmaktadır. Zamanın ve mekanın zorlukları karşısında kendimizi ve beraber olduklarımızı ne kadar koruyabildik, zorluklar karşısında ne kadar direnebildik. Karanlığa teslim olmamak ve şafağın sökmesi için el ele tutuştuğumuz arkadaşlarımızdan elleri ellerimizden uzak düşenler için neler yaptık, yine el ele vermek için hangi çabalar içinde olduk. Elimizi bırakıp gidenler için teorimizi ve pratiğimizi ne kadar sorgulayabildik, yanlışı sadece onlarda aramak yerine özeleştirimizi ne kadar gerçekçi verebildik.
İlkelerimiz ve değerlerimizin aktif olması için bunların anlam bulacağı ve bunları bir ışık olarak başka kalplere taşıyacaklar için neler yapmaktayız. Tebliğ için ziyaretler, etraflarını kuşatarak hayatının her alanında bizimle karşılaşması için yaptığımız çalışmalar ve istişareler ne alemde. Okuma ve okutmak için bildiklerimizi paylaşacak ve bildiklerimize yenisini ekleyecek ortamların havasını teneffüs edeceğimiz mekanlar için ne kadar uğraş vermekteyiz.
Üniversiteli gençler için imkanlar ne kadar zorlanmakta, üniversiteler Müslüman gençlerin düşünce ve fikirleri ile mecrasını belirlerken şimdi neden ses seda yok. Sürekli gelişen, heyecanlı, atik, aktif ve gelişen organizasyonlar neden kayıp ve ulaşılmazlar. Farkındaysanız artık bizler insanlara gitmeyi değil, onların bizlere gelmesini beklemekteyiz, inandığımız değerleri ortak yaşam alanlarına taşımayı değil, birilerinin gelip değerlerimizi almasını beklemekteyiz. Sorunlarımızın tespitini yapmakta ama çözüm için siz başlayın bizde arkanızdayız yaklaşımları ile kendimizi yaşam sahasının kenarına atmaktayız.
İslami Hareketler özellikle Türkiye’de; Neden bireylerini yaşam boyu, kendi dairesinde tutamamaktadır, neden bu iş bir bayrak yarışına dönmüştür. Sanki birileri sorumluluğu başka birileri gelene kadar belli bir süre zarfı için üstlenmiş ve omzunu onun omzuna dayayacak kadar yakınına biri geldiği zaman sırtındaki yükü de yeni gelenin omzuna bırakıp dinlenme moduna geçmektedir. Elbette bundan beri olan insanlar mevcuttur, zaten bende dinlenme moduna geçenlerden çok bunların bu moda geçmesine sebep olan nedenler üzerine ne kadar kafa yorulduğuna değinmek isterim. Özellikle Türkiye’de ki İslami Hareket çizgisi bu konuda büyük sıkıntı içindedir, yaşamın her hangi bir yerinde bir makam veya etiket sahibi olan bireylerinin çoğunluğu sahanın dışında seyirci olarak maçı izlemeyi tercih etmektedir. Bunun nedenleri üzerine kaç çalışma yapıldı, sebepleri ne kadar araştırıldı ve ya paylaşıldı. Siyasal aklı beslediğimiz kadar yüreği ve maneviyatı besleyebildik mi?
Bir toplum en zayıf bireyini yalnız bıraktığı anda dağılmaya başlar. Yaşam risklerle doludur, yaşamın her adımında riskler göz önüne alınmazsa yaşamak diye bir eylem olmazdı. Olanı anlamaya çalışma gayreti olması gerekene doğru bir yolculuktur. Hepimiz Allah’a döneceğiz, kimimiz fazlaca günahımızla, kimimiz fazlaca sevabımızla.
İnsanoğlu; Arzu ve istekleri sınırsız, imkanları ise sınırlıdır. Sınırlarını bilmeyen helak yolcuğuna çıkar. Arzu ve isteklerini kulluk çerçevesinde sınırlayan ve imkanlarını imanından alan insanında seyirci olmak yerine sahada olmak için imkanları tükenmez. Bazen imkanlarımızı kişiliklerimize esir etmekteyiz, ya da kişiliklerimizi maddi alem imkanlarımıza esir etmekteyiz. Aynı değerlerin ortak payda bileşenleri olarak birbirimizle içkin olduğumuz imkanını da gerçeğimiz olarak pratiğe bir türlü yansıtamamaktayız. Güç birlikteliği imkanını har vurup harman savurmaktayız ve zaman da aleyhimize işlemeye devam etmektedir.
Iskaladığımız ve ya uğraşmaya gayret göstermediğimiz her küçük sorun geleceğimiz için yükümüzü biraz daha ağırlaştırmaktadır. Elbette başarı dışsal göstergelerle değil, içsel bir doygunluk ve mutluluk ile tanımlanmalıdır. Güçlendikten sonra direnmeyi amaçlayanların sonu hüsran, direnerek güçlenmeyi amaçlayanlar ise müjdeleyiciler olacaklardır. Sahip olduğumuz tecrübelerden yola çıkarak gidişatımızı, sahip olduklarımızı ve sahip olmamız gerekenleri yeniden sorgulayarak içe dönük düşünceler geliştirmeliyiz.
Allah’a kulluk için yaptıklarımızın dışarıdan ödüle ihtiyacı yoktur, bunun ödülü kendi içindedir. Rabbim bizleri bu dünyada amelleri boşa gidenlerden eylemesin, bizleri Rahmeti ile sarsın ve salih amel sahiplerinden kabul eylesin.