Abdullah Öcalan Kürd ulusal hareketinde bir aktör olmaya başladığı 1970’lerin ortalarından itibaren, hep tartışılan bir unsur oldu. Kürtlerle ilgili işlerin biraz düzlüğe çıkmaya başladığı, Kürtler’in kendilerini ifade etmeye başladığı, legal alanda seslerini yükseltmeye başladığı zaman, Abdullah Öcalan, hedefi belirsizleştirmek, ortalığı ve kafaları karıştırmak gibi bir role soyundu. Kürtlere ait olmayan misyona soyunmayı maharet saydı. PKK’nın ortaya çıkış nedeni de, farklı biçimde de olsa böyledir.
Daha ortada PKK yokken Kürt coğrafyasında kitlesel bir Kürt hareketi vardı. 1967 yılında birçok kürt kentinde onbinlerin katıldığı, hak ve özgürlük istemeye yönelik "Doğu Mitingleri" yapıldı. Devlet ise buna komando baskınları ile cevap verdi.
Aynı dönemde Kürtler sorunlarını yayın yoluyla ve kurdukları dernekler eliyle de duyurmaya çalıştılar. Ama devlet bunları yasakladı ve yargıladı, ağır cezalara çarptırdı. Türkiye İşçi Partisi’ni bile Kürtlerle ilgili aldığı bir karar nedeniyle kapadı daha önce DDKD ve DDKO gibi legal dernekler de bu tür faliyetler yürütüyordu.
Buna rağmen 1970’li yıllarda Kürt legal derneklerinin ve yayınlarının sayısı arttı. Ama bunlar da ağır baskılara uğradılar. Kürt siyasi partileri ise 1960’lı, 70’li yıllarda yeraltında örgütlendiler; çünkü Kürtlere legal siyaset yasaktı; kendi adları ve kendi seçtikleri programla hâlâ da yasak…
Buna rağmen Kürt ulusal hareketi 1960-70’li yıllarda, PKK’nın ortaya çıktığı güne kadar, barışçı biçimde gelişiyordu. Örneğin kürt hareketi, bağımsız adaylar göstererek Diyarbakır ve Ağrı gibi merkezlerde belediye başkanlığı seçimlerini kazanmıştı.
Ama sistem bağımsız bağlantısız bir Kürt hareketi istemediği için, kendine bağımlı, kontrol edilebilinir bir Kürd hareketi yaratmaya çalıştı. Bu nedenle Kürt hareketini içinden bölüp, yanlışlara itmek, Kürd hareketini provoke etmek için, Kürt hareketini de yanlışlara itti, terörize etti ve bunu PKK eliyle yaptı.
Çünkü Türk devleti Kürt hareketini ezmek istiyordu ve içinden çatıştırmak için PKK’yi kullandı. PKK daha ortaya çıktığı gün diğer Kürt örgütlerini düşman ilan etti ve Güvenlik kuvetlerinden önce onları yok etmek gerekir,” dedi.
Şu sözleri bizzat Abdullah Öcalan kaç kez söyledi ve yazdı: ”PKK’yı kurduk, üç yıl boyunca paramızı, silahımızı devlet verdi, korumamızı o sağladı. Bizden istedikleri diğer Kürt örgütlerine karşı savaşmaktı. Üç yıl boyunca ne dedilerse yaptık…”
Bu sözler yeterince açık değil mi? Ama Öcalan şunu da ekliyor: “Ben MİT’in elinden sıyrılıp kaçtım, Türk devletini aldattım.” Bu son kısmı –kaçtığı mı, yoksa kaç dendiği mi- tartışılır. Ama Öcalan’ın ipinin 12 Eylül sonrası Suriye’nin eline geçtiği ve Türkiye’ye karşı silahlı eylemlerin 1984 yılında başladığı malum. Yani TC’nin kurduğu ve ilk yıllarda ajanları eliyle yönlendirdiği örgüt, daha sonra Ortadoğu düzeyindeki rakip güçlerin, Suriye, İran, Irak gibilerin eline geçti ve onlar tarafından Türkiye’ye karşı kullanıldı. Böylece Türkiye, kendi eliyle tutuşturduğu yangına eteklerini kaptırdı…
Kaptırdı ama, PKK’nın eylemlerini fırsat sayıp Kürd coğrafyasında kirli bir savaş yürüttü, özellikle kırsal bölgeleri boşalttı, Kürtleri milyonlar halinde sürdü, toplumun bütün katmanlarını sindirdi. Ayrıca bu süreç içinde toplum kirlendi, militarizm güçlenip denetlenemez bir konuma geldi
Bunu polisiyle, savcısıyla, politikacısıyla, medyasıyla bu ülkede herkes biliyor. Ama bu gerçeği söyleyen, söyleyebilen çok az. Söyleyenlerin bazıları –Uğur Mumcu gibi- öldürüldü. Çünkü bu “devlet sırrı”…
Benim üzerinde durmak istediğim asıl konu PKK’nın silahlarını kimin emriyle patlattığı ve kimin çıkarlarına hizmet ettiğidir. Bunu anlamak için biraz gerilere gitmek gerekiyor
Hatırlarsınız Abdullah Öcalan Kenya’dan paketlenip taktim edilince daha uçakta iken anasının Türk olduğunu söylemiş ve fırsat verilirse hizmete hazır olduğunu söylemişti. Mahkeme safhasında şehit analarından özür dilemiş tek bir tokat yemeden klasörler dolusu itiraflarda bulunmuştu. PKK içerisinde itirafçı olmuş en azgın militanlar dahi Öcalan kadar örgüt hakkında itiraflarda bulunmamıştır. (yani “itirafçı” olan; hatta ilk avukat görüşmelerine bakıldığında devletin getirdiği “İtirafçılık” haklarından yararlanmak istediğini de görürüz),
Ardından İmralı`ya varır varmaz, silahlı mücadeleye durdurma emri vermiş, “barış güvercini“ kesilivermişti.
O tarihten sonra çatışmalar fiili olarak durduğu için Kürt halkı rahat bir nefes almış oldu. Fakat AKP’nin iktidara gelmesiyle ne olduysa tablo birden değişti ve dört yıldır suskun olan silahlar yeniden patlamaya ve ateşkesin bozulmasına sebep oldu. .
Kürt coğrafyasında bunlar olurken, Türk basınının "silahşör ve satılık “ kalemleri de “terör“ ve “teröre karşı mücadele“ üzerine bilinen nakaratı tekrarlamaya başladılar. Kürt düşmanlığını meslek edinmiş ordunun onbaşı rütbeli köşe yazarları ya da hazırkıtacı gazetecileri, tek merkezde üretildiği anlaşılan tehlike senaryoları yayınlıyorlar peşpeşe. Neymiş, İsrail Kuzey Irak`da faaliyet halindeymiş de, İran`a ve Suriye`ye yönelik bazı faaliyetler buradan yönlendiriliyormuş da, ABD`nin PKK`ya karşı askeri operasyon yapmaması ve Türkiye`de terör faaliyetlerinin başlaması dikkat çekiciymiş de, Kürtler Kerkük civarında Arapları yerlerinden kovuyorlarmış da vb haberleri sık sık köşelerine ve manşetlerine taşıyorlardı. Televizyon programlarına emekli genareller ve sözümona uzmanlar çıkartılarak Kürt Federe Devleti aleyhine haberler yapılıyordu.
Öte yandan, PKK'nın silahları kimin için, kime karşı patlıyor acaba? Buna yanıt arayalım, Bu soruya yanıt ararken de, isterseniz önce bir kaç yıl geriye gidelim ve İmralı`ya götürüldükten kısa bir süre sonra Öcalan’nın kendi yandaşı basında yer alan bir açıklamasına değinelim:
Öcalan, gerillaya Türkiye sınırları dışına çıkma talimatını verdiği sırada, sorgulamadaki bir generalin kendisine geldiğini ve özetle "Hepsini neden gönderiyorsun, Tunceli ve Botan`da birer grup bırak“ dediğini, bunun üzerine kendisinin de bir miktar gerillanın bu yörelerde kalmasına karar verdiğini söylemişti.
Bu önemli noktaları vurguladıktan sonra İmralı’da neler oluyor, gerçekten de Abdullah Öcalan’a fiziki bir işkence yapılıyor mu ona bakalım. Bilindiği üzere daha önce de zehirlendiği kendisinin öldürülmek istendiği yalanını atmıştı. Fakat bu yalan, yapılan tıbbi tetkiklerle yalan olduğu ispatlanmıştı. Şimdi kısaca cezaevi şartlanına yada İmralı krallığına bakalım. Kralık diyoruz çünkü “İmralı Adası 1999’dan beri askerî bölge. Adanın kontrolü tümüyle askerlerin elinde. Sivillerin pek sözünün geçmediği bir yer İmralı. İmralı’da yaklaşık 600 kişi çalışıyor. Daha doğrusu adayı sırf Öcalan için bir tabur dolusu asker bekliyor. Ve o 600 kişinin tek işi Öcalan ile ilgilenmek. Adada aşçılar ve bazı hizmetliler dışında sivil görevli de yok. Öcalan tümüyle askerlerin kontrolünde yaşıyor. Gelip gidenlerin kaydı da bir tek askerlerde var.” Krallık demekle neyi kast etiğimiz anlaşılmıştır sanırım. Çünkü Öcalan Suriye dahil ömründe bu kadar rahat etmemiştir.
Şimdi kısaca İmralıyı tetkik edelim:
1. Arasıra, kendisine film icabı bazı zorluklar çıkarılmasına rağmen Abullah Öcalan “avukat“larıyla her hafta düzenli olarak görüşüyor ve avukatları kamuoyu önünde açık-seçik “Biz sayın Öcalan`ın politik temsilcileriyiz“ diyebiliyorlar.
2. Haftalık “avukat“ görüşmeleri, birer politik değerlendirme toplantısı şeklinde geçiyor. Bu toplantılarda, avukatlar her istediği konuda kendisine bilgileri veriyor, sonra da ondan aldıkları talimatları örgütün ilgili birimlerine iletiyorlar. Görüşme tutanakları ayrıca basında da yayınlanıyor.
3. PKK’yi, DTP’yi, kendisine yandaş günlük gazeteleri ve televizyonları Öcalan yönlendiriyor, yöneticilerini o tayin ediyor. Seçim politikası ve ittifaklar yine onun denetimindedir. Yurt dışında yapılan festivallere gönderdiği mesajlar kendi sesiyle taraftarlara iletiliyor. Bilebildiğimiz kadarıyla telefonla da istediği yere ulaşabiliyor. Örgütte hangi kadronun kendisine ne derece bağlı olduğunu saptayabiliyor, beğenmediği her parti yöneticisini görevden alabiliyor, bir çok politik kadro için idam dahil cezalar tesbit edip örgüte iletebiliyor, nerde ne kadar gerilla var, onu konuşuyor; gerillanın yerleşimini, hareket tarzını kararlaştırıyor ve savaş talimatı veriyor.
Bundan da öte, kadro ve sempatizanların evlilik ilişkilerine bile müdahalede bulunabiliyor.
4. Kendi adına avukatları PKK kongrelerine katılıp sevgili başkanlarının mesajlarını yayınlayabiliyor ve onun kararlarını uygulayabiliyorlar.
Evet, bütün bunlar kameralarla izlenen görüşmelerde gerçekleşiyor, yazılı hale getiriliyor ve en ince ayrıntısına kadar devlet görevlileri tarafından okunduktan sonra, talimat olarak örgüt birimlerine iletiliyor, "Görüşme Notları“ adı altında da basına yansıtılıyor.
Peki nasıl oluyor da devlet, terör suçu ile suçlayarak idam cezasına çarptırdığı birisine tüm bunları yaptırtıyor? Bir devletin cezavinde tuttuğu bir insana, kendisine karşı savaşan silahlı bir gücü yönetme olanağı tanıdığı dünyanın neresinde görülmüş?
Kimse Türkiye`nin politik tutuklulara karşı nasıl davrandığına yabancı değil. Türk devleti, politik faaliyette bulunma olanağı bir yana, bu durumdaki insanların sıradan insani haklarına bile saygı göstermemek, onlar üzerinde dizginsiz terör estirmekle ünlüdür. Bir, tek kişilik hücrelerde çürütülmekte olan tutuklulara bakın bir de Öcalan’a.
Onu da geçelim, T.C., geçmişte devlet başkanlığı, başbakanlık ve bakanlık yapmış kadrolarına bile Öcalan’a sağladığı olanakların kırıntısını tanıdı mı? Bayar, Menderes ve arkadaşları ile 12 Eylül darbesinden sonraki dönemde Demirel ve Ecevit gibileri ne haldeydiler? Bir Kürdün bu kadar imtiyazlı olmasının sebebi nedir acaba?
Sebep aslında bellidir. Derin devlet ya da ergenekon, politik amaçlarını gerçekleştirmek için onu bir taşeron olarak kulanıyorlar. Son günlerde meydana gelen çatışmaları da bu yönüyle okumakta fayda vardır sanırım.
Açıktır PKK’nin daha doğrusu Öcalan‘ın başlattığı son çatışmaların, Kürt halkının çıkarlarıyla bir ilgisi yok. Bu, derin devletin isteğine uygun olarak başlatılan ve doğuracağı sonuçlar bakımından her kesten önce de bizzat Kürt halkına zarar verecek olan bir eylemdir. Zaten Öcalan’ın Kürt halkı için her hangi bir isteği yok ki onun için savaşması da söz konusu olsun. O, ayrı bir Kürt devleti istemiyor, federasyon istemiyor, otonomi istemiyor. Kürd Federe devletini inkar ve red ediyor. Kaderini belirleme hakkına karşı çıkıyor. Peki acaba Öcalan hangi hakların elde edilmesi için savaş ilan ediyor?
O halde, niçin savaş? Ya da kimin için, kime karşı savaş?
Bu savaşın perde gerisindeki mimarlarını hesaplarını şu üç nokta özetlemek mümkün:
1. AKP iktidarının çok cılız da olsa demokratikleşme ve insan hakları alanında attığı ya da bundan sonra atmayı düşündüğü adımları sabote etmek, ipleri yeniden tümüyle ele geçirmek, Kürt halkı üzerindeki ağır baskıları sürdürmek,
2. AB`ye üyelik çabalarının yolunu tıkamak,
3. “Kuzey Irak`tan gelen terör“ söylemleriyle, Irak Kürdistanı`nı tehdid altında tutmak ve gerektiğinde oraya yönelik bir saldırı ve işgal harekatı için koşulları olgunlaştırmak.
Hedeflerini gerçekleştirmek için Şemdinli baskınını gerçekleştirdiler. Bölgede bir çok noktada bombaları patlattılar buda tutmayınca Ankara ve İstanbul gibi şehir merkezlerinde terör eylemleri gerçekleştirdiler.
Dağlıca’yı Güney Kürdistan’a saldırmak için yaptılar. Şimdi de aynı amaçla Bezele (Aktütün) saldırısını düzenlediler. Ama diğer amaç yeniden olağanüstü hale dönmek, demokratik hakları budamak, AB ile ilişkileri sabote etmek...
Asıl ve temel amaçları ise bu ülkede militarizmin ve Kemalizmin egemenliğini sürdürmektir.
DTP Ve PKK bu eylemleriyle:
Kan siyaseti üzerinden rant elde etmek, kendilerinin ve dostarının geleceğini garanti altına almak istiyorlar. Ergenekon duruşmasının başladığı gün olayların tırmandırılması, Orgeneral Başbuğ Diyarbakıra gelirken hiç bir tepki göstermeyip Erdoğan’ı düşman ilan etmeleri olayları yeterince açıklamıyor mu?
İstiyorlar ki; Kuzey Irak’a yeni operasyonlar olsun, siviller ölsün, sıkıyönetim veya OHAL geri dönsün, 12 Eylül cezaevleri yeniden hortlasın, bölgedeki kısmi demokratik adımlar dursun Ergenekon dehşeti devam etsin, Türkiye kan gölüne dönsün... bunu da:
Doğu ve Güneydoğu’daki tüm belediye seçimlerini alırız, mantığıyla yapıyorlar.
Ölen Kürt gençlerinin kanı ve ailelerinin gözyaşları özerinden kendilerine gelecek elde etmek istiyorlar.
Yoksul halk çocukları bu işe kurban edilerek yapılıyor. Bu göstericilerin içinde bunların bir tekinin bile çocuğu yoktur. Bunların çocukları Diyarbakır’ın belli özel okullarında okumaktadır. Zaten onların çocuklarının hemen hemen hepsi de Kürtçe de bilmemektedir.
Kürtlerin kesinlikle şunu bilmeleri gerekir ki bu eylemlerin, yani yeniden hortlatılan terör ve anarşinin bizim halkımızın çıkarlarını koruma ile bir ilgisi yok. Tersine bu, onun başı üzerinde oynanan bir oyundur. Ülkemiz, başkalarının çıkarları için yeniden bir kaosun içerisine çekilmek ve bir cehenneme döndürülmek isteniyor. O nedenle de Kürtler bakımından yapılması gereken şey, gerçeği alabildiğine yüksek sesle haykırmak, oyunu teşhir etmek, yani sonuna kadar direnmektir.
Ey Kürtler!
Kemalistler, Kemalist Öcalan eliyle halkımızla daha ne zamana kadar oyun oynayacaklar?