1) Bir annenin Ramazan adında bir çocuğu varmış. Günün birinde Ramazan’ın uzun süreliğine uzak bir yere gitme zorunluluğu doğar. Ayrılık günü yaklaştığında annenin oğluna olan bağlılığı daha bir artar. Artık her saatini onunla geçirmeye çalışır.
Ayrılık öncesi akşam yemeğinde en güzel yemekleri, tatlıları, meyveleri oğluna ikram eder. Bir an olsun yanından ayrılmak, gözünü üzerinden ayırmak istemez. Geç saatlerde oğlunun yatırır. O da hemen yanı başında uzanır. Sabaha kadar biricik yavrusundan nasıl ayrı yaşabileceğini düşünür durur ıslak gözlerle…
Sabahın ilk ışıklarıyla, kendisine bir hayli ağır gelse bile çocuğunun valizini, eşyalarını düzenler, kahvaltısını hazırlar. Artık değil gün ve saatler, her bir saniye, alınan her bir nefes bile kendisi için en değerli anlar mesabesindedir.
Ve nihayet o gecenin sabahında an-ı firak gelir. Gözleri iki çeşme büyük bir özlem ve şefkatle çocuğunu son bir defa kucaklar, bağrına basar. Saçını başını okşar, koklar, koklar, koklar…Gurbete doğru yola koyulan arabanın arkasından ufukta kaybolana kadar el sallar, bakakalır.
Artık zavallı anne için günler geçmek bilmez, yavrusunun hasretiyle yanıp tutuşur. Çocuğunun kapısını çalacağı günü bekler durur.
2) Ahmet beyin, Ramazan bey adında bir misafiri gelir. Ramazan bey, misafirliğinde kaldığı süre zarfında ev sahibi Ahmet beye sormadığı bir şey, burnunu sokmadığı bir iş bırakmaz. Ahmet bey misafirine cevap yetiştirmekten bıkar usanır. Nerdeyse evinden kovacak duruma gelir ki yine vazgeçer, nezaketi elden bırakmaz, sabrın sonu selamettir diyerek tahammül eder.
Nihayet bir vakit gelir Ramazan bey Ahmet beyden müsaade ister. Bunu duyan Ahmet bey mutluluktan dört köşe olmuş bir şekilde, alelacele misafirinin ayakkabısını kapı önüne bırakır ve buyur eder, yolcular. Ramazan bey çıktıktan sonra Ahmet bey kocaman bir “oh be !” çeker, derin bir nefes alır. Büyük bir rahatlıkla ‘Allah senin gibi misafiri düşman başına vermesin’ diye içinden geçirir.
Bir Ramazan ayını daha geride bıraktık. Geride bıraktığımız Ramazan ayını nasıl geçirdik? Ramazan sonrasında nasıl bir halet-i ruhiye ve ameliye içindeyiz? Geride bıraktığımız Ramazan, yukarıda temsili olarak vermeye çalıştığım örneklerin hangisiyle daha çok örtüşüyor? Bizim Ramazanımız hangisi?
Kavuşmak için hasretiyle yanıp tutuştuğumuz, kavuştuğumuzda her anının bir ganimet bildiğimiz, ayrılma anı yaklaştığında hüzünlendiğimiz, ayrıldığımızda da tekrar bir an önce kavuşmayı arzuladığımız ve bunun için de Rabbimize yalvarıp yakardığımız bir Ramazan mı, yoksa; kapımızı çaldığında “yine mi sen” dediğimiz, her anını ve kendine has her ibadetini (oruç, teravih, sahur, itikaf vs.) birer sıkıntı aracı saydığımız, bir önce bitse de bu sıkıntılardan kurtulsak diye içimizden geçirdiğimiz, bittiğinde de ondan kurtulmanın verdiği sevinç ve ferahlıkla “oh be!” çektiğimiz ve bir daha kavuşmanın hasretiyle tutuşmadığımız, lisan-ı mekal ile bunu telaffuz etmesek bile lisan-ı hal ile bunu içten içe his ettiğimiz bir Ramazan mı?
Gerek Peygamber (S.A.S.) ve gerek Sahabe ve alimlerin uygulaması birinci halin yansımasıdır. Ramazan yaklaştığında “ey temizleyici ve arındırıcı hoş geldin” diye karşılar, Çin de bile olsa talebinin emredildiği ilmi çalışmalarını ve kitaplarını raflara kaldırarak Allah’ın ayında sadece O’nunla olma azmini gösterirlerdi. Son on gününe girildiğinde de, Ramazan’ı en iyi şekilde uğurlamak için dünya işlerinden el etek çekip camilerinin bir köşesinde itikafa çekilirler, Ramazan sonlarında da, daha uzun yıllar boyunca Ramazanlara kavuşmak için Rablerine dua ederlerdi.
Bu iki hali nazar-ı itibare aldığımızda, Ramazan’ın bitiminden sonra birinci halde olanları gidip tebrik ve takdir etmek, ikinci halde olanlara da gidip baş sağlığı dilemek zarureti doğar. Çünkü; bu ay cehennemden azat edilme ayıdır. Amelleri kabul edilenler, ‘en büyük kurtuluşla kurtulanlar’ olduklarından ve binaenaleyh ateşten azat edildiklerinden en büyük tebrik ve takdire layıktırlar. Diğer taraftan amelleri kabul edilmeyenler ise ‘açık bir hüsrana uğrayanlar’ olduklarından ve azabullah’tan azat olamadıklarından kendilerine başsağlığı dilenmelidir.
Şu bir hakikat ki Ramazan ile diğer aylar arasında bariz farklılıklar vardır. Bu ay Allah’a nispet edilmiş, Kuran bu ayda, Kadir gecesinde nazil olmuş ve kendine has ibadetleri olan bir aydır. Bu meziyetleri diğer aylarda bulma imkanı yoktur. Bu meziyetlere bağlı olarak da bu ayda oluşan manevi atmosfer de diğer aylara oranla daha yoğunlukludur. Oluşan bu atmosfere bağlı olarak da Müslümanların günahlardan kaçınma ve hayır işlerde bulunma imkanı daha bir kolaylaşır. Belki; ‘cennet kapılarının açıldığı, cehennem kapılarının kapandığı ve şeytanların zincirlere vurulduğu’ hadisi de buna işaret etmektedir. Gayb alemi ile ilgili boyutu bizce meçhul olmakla birlikte, insanların Ramazan ayında da günah işledikleri ve dolayısıyla şeytanların bu ayda da boş durmadıkları bir olgu olarak ortada. Ancak şeytanların bu ayda, diğer aylarda olduğu kadar rahat olmadıkları, insanların günah işleme arzu ve imkanlarının daha bir azaldığı ve binaenaleyh cehennemden uzaklaşıp cennete yaklaştıkları ise bir başka olgu.
Kuran bu ayda nazil olmakla bir giriş ve başlangıç yapmıştır. Bu girişin sonucu kıyametle ancak son bulur. Bir Müslüman için de Ramazan bir bitiş değil, bir giriş ve başlangıç olmalıdır. Kendi kıyameti olan ölüm anına kadar sonucu gelmeyen bir başlangıç…
Gerek Ramazan’da ve gerekse diğer aylarda salih ameller işlemek ve günahlardan kaçınmaktan amaç Allah’a yakınlaşmaktır. Ramazan’da bu daha bir mümkün olmakla birlikte, asıl olan bunun hayat boyu sürmesidir. Çünkü Allah tüm ayların Rabbi’dir. İbadeti Ramazan ayına tahsis edip diğer aylarda bundan kaçınan bir kimse, bir nevi Allah’a ibadetin ancak bu ayda yapılabileceğini, sadece bu ayın ibadet ayı olduğunu savunmuş olur. Mekansal olarak ibadetlerin camilere tahsis edilmesi ve Allah’ın müdahalesinin de camilerle sınırlı tutulması gibi… Halbuki Allah tüm zamanların ve tüm mekanların Rabbi’dir. Bazı alimlerin deyimiyle; her kim Ramazan’a tapıyorsa bilsin ki Ramazan öldü, bitti. Ve her kim de Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah diridir, ölmez.
Muhlis olan biri, zaman ve mekan mefhumlarına takılmaksızın hayat boyu emel ve gayesi için didinir. Ramazan’dan ve orucundan gaye korunmak, sakınmaktır (Bakara:183). Ramazan’da bu korunmayı sağlayarak imanın halavetine varan birinin, Ramazan sonrasında bunu terk etmesi düşünülemez. Çünkü bu öyle bir lezzet ki dünyadaki hiçbir lezzet bunu sağlamaz. Bu öyle bir lezzet ki, sahabeyi gerdek gecesinde yıkanmaya bile fırsat bulamadan, yapılan cihat nidalarına icabet etmeye, can pazarı olan savaş meydanına atılarak şehit olmaya götürüyor. Ramazan sonrasında günahlara gark olan ve salih amelleri terk eden birinin Ramazan’dan bir nasibi olmamıştır. Çünkü amellerin kabulünün bir alameti, salih amelin başka bir salih amele, onun da bir diğerine götürmesidir. Bir diğer alameti de, o ibadetten sonra kişinin hayatında meydana gelen pozitif yönlü değişimdir. Namaz, Ramazan, hac vb. ibadetlerde bunu görüyor ve yaşıyorsak yaptığımız ibadetlerin indallahta kabule şayan olduğuna inanabiliriz. Yok böyle bir değişim göremiyor, ibadet öncesi günahkar halimiz ibadet sonrasında da devam ediyorsa halimiz pür melali demektir.
Ramazan sonrasında ve her ibadetten sonra salih amellerde müdavim olmak ve günahlardan uzaklaşmanın yolları vardır. Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir.
1- Taat üzerine sebat için dua etmek: (Onlar şöyle yakarırlar:) Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme.) (Al-İmran:8)
2- İlmiyle amil alimler ve salih insanlarla hemhal olmak
3- Peygamber (S.A.S.), sahabe ve alimlerin Ramazan’da ve sonrasındaki hayatlarını araştırıp öğrenmek.
4- Farzlardan hiçbir surette ödün vermemek, imkanlar ölçüsünde nafilelerle hayatı süslemek.
Evet bir Ramazan daha mazide kaldı. Ancak Ramazan’ın etkisinin geleceğimizi nasıl etkileyeceğini hepimiz görebilir ve ölçebiliriz. Ve bilelim ki; Ramazan’dan sonra kim gerisin geri dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah, şükreden ve sebat edenleri de mükafatlandıracaktır.