• BIST 84.218
  • Altın 588,84
  • Dolar 2,0910
  • Euro 2,8087
  • Diyarbakır 37 °C
  • Van 26 °C
  • İstanbul 28 °C
  • Hakkari 29 °C
  • Şırnak 33 °C
  • Ağrı 24 °C
  • Şanlıurfa 38 °C
  • Gaziantep 35 °C

Şeyh Said Kıyamının Yıldönümü

Şeyh Said Kıyamının Yıldönümü

1925 Şeyh Said Kıyamı; kapsamı, etkileri ve sonuçları bakımından Kürt Tarihinde önemli bir konuma sahiptir. 

Kıyamın öncüleri ve ilk başlardaki örgütleyicileri olan Cibranlı Xalit, Yusuf Ziya, İhsan Nuri, Tayyip Ali, İsmail Hakkı Şaweys gibi liderlerin Kürt toplumunun farklı katmanlarında (Bürokrat, Asker, Aşiret Reisi, Şeyh, Molla) yapmış oldukları örgütlenme çalışmaları, diplomasiye verdikleri önem, Şeyh Said gibi Kürt halkı içinde geniş bir tabanı olan Dini şahsiyetleri örgüte dahil etmeleri, Kürt halkının İslam'a düşkünlüğü v.b durumların, kıyamın çapı ve etki düzeyinin artmasındaki rolü büyük olmuştur. Bu Kıyam, sonucu itibariyle dünyevi anlamda yenilgiyle sonuçlansa da Kürtler üzerinde bıraktığı etki ile hiçbir zaman unutulmamış ve her daim konuşula gelmiştir. Özellikle son iki yüzyıl Kürtler için başkaldırı tarihi olduğu gibi bu başkaldırıları bastıranların yaptıklarıyla aynı zamanda kıyımlar tarihi de olmuştur. 

Şeyh Said Kıyamı bu anlamda en çok kıyımların yapıldığı kıyamların başında gelir. Erzurum'dan başlayıp, Muş, Bingöl, Amed, Siirt, Xarput, Van, Bitlis, Şırnak, İstanbul, Halep'e kadar sesini ulaştıran; Rusya, İngiltere gibi Devletlerle diplomatik ilişki geliştiren ve küçüklü büyüklü 23 ilde teşkilatlanmış olan bir cemiyetin çalışmaları üzerine şekillenen bu kıyam en nihayetinde Bitlis'te, Harput'ta ve Amed'de önder kadrolarının önemli bir kısmının şehit edilmesiyle noktalanmıştır. Ama etkileri bakımından kendini bugüne kadar taşıyabilmiştir. O dönemi görmüş, yaşamış kişilerle yaptığımız görüşmelerde, üzerinden uzun bir zaman geçmesine rağmen Kıyamın halen de dün gibi o insanların hafızalarında canlı olduğuna şahit olduk.

 

1. TANIK: HACI ZÜLFÜ KILDEŞ

Mizgîn Dergisi: Öncelikle  kendinizi tanıtır mısınız?

Hacı Zülfü Kıldeş: Adım Hacı Zülfü Kıldeş, 102 yaşındayım. Piran'da doğdum. Şeyh Said (ra) Kıyamı sırasında 10-12 yaşlarındaydım. (Hacı Zülfü Kıldeş, konuşmasına ağlayarak başlıyor. Titreyen bir sesle konuşuyor. Ağlamaklı hali anlatım boyunca devam ediyor. Onu dinlerken o anı yaşıyormuşçasına nasıl duygulandığı hemen fark ediliyordu. Bazı sözleri hıçkırıklarından ötürü tam anlaşılamıyor. Bize önce kıyam öncesi yaşamından biraz bah-sediyor)

- Ben dört beş yaşlarındayken, babam Rus Harbi'ne gitmişti. Geri dönmedi. Sonrasında burada kıtlık oldu, sokaklarda kaldık, perişan olduk. Havva isminde bir halam vardı, onun yanında kalıyorduk. O da kıyamın içindeydi. Bir yüzbaşı geldi, beni Maden'e götürdü. Orada zengin bir ağa vardı, çocukları yoktu, o beni evlatlık olarak yanına aldı. 10 yıl onun yanında kaldım. Kendisi köseydi. Ben sakalımı tıraş etmiştim, o buna çok gücenmişti. Bana dedi ki: Sen bu şekilde benim köse olduğumu mu söylemeye çalışıyorsun? Bu yüzden bana kızmıştı.  Ben insanların bir arada bulunduğu hangi meclise gidersem, o orayı terk ediyordu.  Birgün Maden Köprüsü üzerinde iki kişi gördüm. Arkadaşıma bunların kim olduklarını sordum. Arkadaşım bunların Pîranlı (Dicle) olduklarını ve sahurdan sonra Pîran'a gideceklerini söyledi. Ben de sahurda çıkmak için hazırlığımı yaptım. Hizmetçimiz vardı. Benim kaçacağımdan korkarak beni ağaya şikayet edeceğini söyledi. Ben de kaçmayacağımı ona söyledim.  Sonra gizlice o iki Pîranlı'nın yanına geldim. Onlarla Pîran'a geldim. Burada tekrar halamın yanında kalmaya başladım. Kıyamın bitmesinden kısa bir zaman sonra ben tekrar Maden'e dönmüştüm.

 

Kıyamda Gördüklerini, Gözlemlediklerini Anlatıyor:

Kıyamın olduğu sıralarda takriben 12 yaşlarındaydım. Şeyh Said Efendi'nin geldiğini söylüyorlardı. Büyük bir kalabalık onun etrafında toplanmıştı.  Ortam adeta 'Arafat'ı andırıyordu. Şeyh Said'i ben de gördüm. Atının üzerindeydi. Nurlu, mübarek bir yüzü vardı. Heybetinden onun yüzüne bakmaya kıyamıyordunuz. Yüzünden nur akıyordu. Kendisi Pîran'a geldiğinde şu anki evimizin yanındaki camide cemaate namaz kıldırdıktan sonra ahaliye bir konuşma yapmıştı. Ama biz küçük olduğumuz için pek bir şey anlamıyorduk.

 

Büyük Komutan Şeyh Abdurrahim…

Bildiğimiz hadise sonrasında kıyam patlak vermişti. Kıyam başladığında ben bugün Pîran'a bağlı Harabe(Xiraba), Kurudere(Qocîk) köylerindeydim.  Asker gelip o köyü bastı. Şeyh Abdurrahim Efendi o zaman orada Xiraba köyündeydi. Askerler köye büyük bir baskın düzenlediler. Köyü ateşe tuttular. Her taraftan ateş ediyorlardı. Ama onu yakalayamadılar. Şeyh köyün aşağılarına kadar saklanıp gitti. Oradan da atına binerek uzaklaştı. O zaman Şeyh Abdurrahim'in eşinin evi Harabe-Qocîk'teydi. Yeni doğum yapmıştı. İki oğlundan biri (Ya Şahab ya da Şeyh Hüsamettin'di) yeni doğmuştu.  

Asker onun hanımını o haliyle alıp Piran'a getirdi. Pîran'dan da Maden'e götürdüler. İki üç yıl Maden'de kaldılar. Orada etraftaki ahali onlara yardım ediyordu.  Maden'de çocuklarıyla birlikte bir handaydılar. Sonra Trakya'ya sürgün edildiler.

Biz bir gün Maden'deyken, baktım iki asker başını kestikleri bir adamın saçlarından tutmuş Karakola götürüyorlar. Onlar evimizin önünden geçiyorlardı. Ben onların kim olduklarını merak ettim. Ağama dedim gidip soracağım. Ağam(Yusuf Bey) dedi gitme. Ağam dedim gidip soracağım. Sonra gidip 'hemşerim bu nedir' diye sordum. Dediler ki bu Şeyh Abdurrahim'in başıdır, hükümet onu yakalayıp başını kestirmiş.  Ben de çocuk halimle askere dedim ki: 'Sen ahmak mısın ben Şeyh Abdurrahim'i görmüşüm.  Onun yüzü küçüktür, simsiyah bir sakalı vardır. Saçı kıvırcıktır. Bu başka bir adamdır. Askerler, 'Git kardeşim  sen ne bilirsin'  diyerek beni başlarından savdılar.

Şeyh Abdurrahim Efendi'yi iyi hatırlıyorum. Çok cesurdu, korkusuzdu, çok iyiydi, çok hareketliydi, ateş parçası gibiydi. Akşamları onunla kaz avına çıkardık. O zamanlar kaz çoktu bizim burada.  Asker o akşam köyü basınca oradan bugünkü Yokuşlu (Şîngrîng) köyüne gitti. Bir zaman orada kaldı. Sonraları devletin baskıları sonucu oradan çıkıp Gomeyşek (Şenova) mezrasına gitti. Orayı da asker bastı. Şeyh mezrada bir erik ağacının altında uzanmıştı. Asker onun etrafını sardı, çembere aldı. 

Bir yüzbaşı etrafını saran askerlerin içindeydi. Şeyhin etrafını saran askerlerin arasında bulunan yüzbaşı  bir anda onun karşısına çıkıverdi. Bunu anlatan kişi dedi ki Şeyh Abdurrahim'de hemen tüfeğini alıp yüzbaşı'nın  karşısında ayağa kalktı. O dedi sen otur. Yüzbaşı dedi sen otur. böyle bir zaman tartıştılar. Şeyh dedi:  'Ben size güvenmem. Ben oturmam.' Derken yüzbaşı oturdu. O da yüzbaşının karşısında oturdu. yüzbaşı ona bazı şeyleri (oyalama niyetiyle) anlattı. Sonra aniden ateş serbest diye bağırdı. Yüzbaşı bunu söylediği gibi, Şeyh tüfeği alıp yüzbaşının göğsüne dayadı ve dedi ki 'ya ateşi kesersin ya da ben önce seni öldürürüm.' Yüzbaşı da mecburen askerlere ateşi kesmelerini söyledi. Ateş kesilince o tüfeğini alıp yüzbaşıyı sırtüstü yere serdi. Ve yavaş yavaş oradan uzaklaştı. Yüzbaşı orada bekliyordu. Tüfeklerin menzilinden çıktığında sıçrayıp kaçtı. Öylece oradan kurtuldu ve asker onu yakalayamadı. Kendisi bu tür badireleri defalarca atlatmıştı. 

Uzun zaman dağlarda mahkum olarak kaldı. Sonra Suriye (binxet)'ye gitti. İki üç yıl orada kaldı. sonra geri geldi ve Bismil'de askerle çatışmaya girdi.  Bu çatışmada arkadaşları şehit olurken kendisi olaydan  yaralı olarak kurtulmuştu. (Öyle söylüyorlardı.)  Bir çoban uzun zaman (iki üç ay) ona yemek götürüyordu. Birgün gelip görüyor ki Şeyh yerinde değil. Epey onu aradıktan sonra görüyor ki Şeyh bir yerde bir duvarın yanında duruyor….. başka bir anlatıma göre ise Şeyh Abdurrahim Askerle girdiği çatışmada yaralanıp buğday tarlasına düşüyor. Ve orada şehit oluyor. 

Mezarı, düşüp şehit olduğu yerde, Bismil Batman arası Çemê salat denilen bir mıntıkadadır. Çocukları orada onun için bir mezar, mezarın yanında da türbesini ziyarete gidecekler için bir mescit  inşa etmişler. Onun tekrar geri dönmesinin amacı Dersim'e gidip oradaki başkaldırıya  katılmaktı.    

Kıyam bastırıldıktan sonra asker Pîran'a girdi. Diyarbakır'da Alay Kumandanı olan Deli Fikri (Deli Lakabı) buraya gelirdi. Gelip Pîran'da Zülfü Cafîr'in evinde kalıyordu. Kendisi devlet taraftarıydı, niyeti Şeyh Abdurrahim'i yakalatmak ya da öldürtmekti. Şeyh Abdurrahim bunun farkındaydı. O nedenle Zülfü Cafîr bunu başaramadı. Deli Fikri çok acımasızdı. Şeyh Abdurrahim'in cesareti ve kararlılığı ve Kürtler üzerindeki ağırlığını gördüğü için onu yakalayarak bu çevredeki başkaldırı ateşini söndürmek istiyordu. Durmadan onu  arıyor; bunun için boyuna köylere, mezralara baskınlar yapıyordu. Onun öfkesinden olacak ki gözü dönmüş bir cani gibi kimi görse kimi yakalasa onu öldürüyordu. 

Maden'li Nusret Bey isimli bir değerli zat vardı. Deli Fikri Qocîk Köyü'nde onu yakalamış ve oracıkta onun  gözlerini oymuştu. Zavallı adam acı çeke çeke, ızdırap içinde öldü. Bütün bunlar bu yiğidin, Şeyh Said taraftarı olmasındandı. İşkenceyi gözümüzün önünde yaptılar.  Onun bu tarz muamelesi bölge insanınca öfkeyle karşılık buluyordu. Çünkü yaptıklarının akla, mantığa, vicdana, insafa uyar bir yanı yoktu. Bir keresinde biz Kurudere (Qocîk) köyünde iken Deli Fikri bir askeri birlikle köye geldi. (Ara ara böyle kontroller yapardı). 4-5 Kürt  Mahkum de onu izliyordu. Mahkum bir tepeden Deli Fikri'ye ateş ettiler. Paniğe giren asker kaçışmaya başladı.  Deli Fikri o olaydan sağ olarak kurtuldu. Ama eskisi gibi serbest dolaşmayı bıraktı. Şeyh kaçıp Harabe köyüne geldiğinde bir hafta bir mağarada yattı. Ben onun yanındaydım. Deli Fikri onca çabaya ve sebep olduğu onca facia'ya rağmen baktı ki Şeyh Abdurrahim'i  yakalayamıyor çaresiz geri gitti. Ondan sonra Recep Bey geldi. Kendisi yüzbaşıydı, millete karışmıyor,  kimseye zarar vermiyordu.

Yine bir keresinde ninemin mezrasında onun yanındaydım.  Ninem ekmeğin üzerine kaymak bırakıp yemem için bana vermişti. Onu yiye yiye dışarı çıktım. Biraz evden uzaklaşmıştım. Bir anda her taraftan silah sesleri gelmeye başladı. Ağaçlık bir yerin içine girdim. Önümde bir taş vardı. Askerler yukarıdan inmeye başladı, etrafımda toplanmaya başladılar. Dedim belki beni öldürürler. Gelip Harabe-Kocîk Mevkiine gittiler. O hengamede serseri giden kurşunlardan yok yere bir kız çocuğu kanlar içinde yere yığıldı. Yine bir keçi sürüsü yok yere telef olmuştu. Ne olduğunu bile anlayamamıştım. 

Mizgîn Dergisi: Akrabalarınızdan Kıyama katılan oldu mu?

Pîranlıların hemen hepsi Şeyh Said'in kıyamına destek vermişlerdi. O zaman hepsi onun ardındaydı. Hepsi canlarını bu yolda feda etmişlerdi. Ondandır ki onların mubarek hatırası hala gönüllerimizde capcanlıdır. Değil yüzyıl, binlerce yıl da geçse aradan, bunları unutamayız.

Hacı Zülfü Kıldeş Amca'nın eşi Havva Teyze araya girerek şunları anlatıyor:

- Benim babamın dedesi Molla Mahmut Şeyh Said ile birlikteydi. (Molla Mahmut Kıyam sonrasında Şeyh Said'le birlikte Amed'de 'İsyancıların temsilcisi olarak çalışmıştır' denilerek idam edilmiştir. Kendisi Maden'deydi. Biri onu şikayet ettiğinden tutuklanıp Amed'e getirilmişti. Şeyh Said'in yakın arkadaşıydı. Pîranlıydı.  Babası Molla Reşit idi. Ailesi Molla ailesi olarak tanınıyor ve bölgede büyük bir itibar sahibiydi) Kıyam sonrasında dedem ve babam Molla Mehmet ve amcam Abdullah sürgüne gitmişlerdi. Dedemleri sürgüne gönderdikleri yerde, dedem Molla Mahmut'un oğludur diye onu idam etmeye kalkışırlar. (Onun ağzından):

- Karar verilmişti. İdam edilecektim. Ayağımda bir yara vardı. Onu gördüler. O nedir diye sordular. Ben de Rus Harbine katıldığımı ve o savaşta yaralandığımı, o yaranın o savaştan kalma bir yara olduğunu söyledim. Bunun üzerine beni serbest bıraktılar. Sürgüne babamlarla birlikte giden Abdullah amcam bir daha dönmedi. Dedem ve babam alim idiler. Yanı başımızdaki camide imamlık yapıyorlardı. Beraber sürgün oldular. Sürgün yerleri, Şeyh Said ailesinin de sürgünde bulunduğu Trakya'ydı. 1938 yılına kadar oradaydılar. Af çıktıktan sonra Pîran'a döndüler. Babam Molla Mehmet'in resmi var bizde. (resmini gösteriyor). Torunları şimdi hem burada var, hem Diyarbakır'da vardır. Annem diyordu ki: 'Ben küçüktüm beni baban için istediler, ama sonra kendisiyle babası sürgüne gittiler. Aradan 14 yıl geçti. Sonra baban gelip beni istetti. 14 yıl evdeydim.' Annemin ismi Fatma'dır. Annemin dedesini (Hesen) de asmışlardı. Annemin babası Hacı Zülfî Hesoy de kıyama katılmıştı. Kıyam sonrasında dağlara kaçmıştı. Uzun bir dönem yukarı köylere sığındılar. Onlar da af çıkınca döndüler.

Hacı Zülfü Kıldeş: Biz sürekli olarak torunlarımıza bunları anlatıyoruz. Ki hiçbir şey unutulmasın. (Şeyh Said Efendi böyledir, Şeyh Selahaddin Efendi böyledir diye) Böyle olsun ki gelecek nesiller büyüklerini unutmasınlar. Halk Şeyh Said'i ve arkadaşlarını çok seviyordu. Adeta onlar için kendilerini paralıyorlardı. Şeyh Selahaddin Efendi'yi bilir misin? (Şeyh Said'in Oğlu) Şeyh Selahaddin Efendi geldiğinde büyük bir kalabalık toplandı. Erzurum'dan Elazığ'a, oradan Diyarbakır'a kadar bütün ahalinin onlara büyük bir teveccühü vardı. Onları çok severlerdi. Geldiğinde hepsi etrafında halka oluştururdu.

 

Mizgîn Dergisi: Siz Madenli Kadri Beyi tanır mısınız?  Kendisi kıyamda Maden ilçesi İnzibat Kumandanıydı.


Hacı Zülfü Kıldeş: Ben şahsen onu gördüm. Oğlu polisti Fevzi Bey. Hadiseden sonra devlet Fevzi Bey'i yakalamaya çalıştı. O da kaçıp Suriye'ye gitti. Bir daha da geri gelmedi. Zaten Madenli Kadri Beyi Şeyh Said'le birlikte idam ettiler.

 

2. TANIK: SOFİ SADULLAH AYDENİZ

Pîran'da doğmuştur. Doğum tarihi 1908. Şimdi takriben 101 yaşlarındadır. Bunu ifade ederken şöyle diyor: 'Geçen gün seçimler için benim kimliğimi götürdüler. 101 yaşımda olduğumu söylediler.'  Yerinden kalkamadığı gibi gözleri de görmüyor.  Aradan bir asır geçtiği halde kıyamın fotoğraf karelerinin zihnindeki canlılığını koruması bizi şaşırttı. Önce küçüklüğünü biraz anlatıyor:

- Ben küçüktüm  Amcam Hacı Zülfü askerdeydi. Bize bir evrak veya mektup geldiğinde bunu alıp yabancılara okuturduk. Bunun sıkıntısını gördüğü için askerlikten döndüğünde beni okula gönderdi. İki yıl okula gittim. Sonraları Hadise meydana geldiğinden okula devam etmedim. Küçüklüğüm taş kırıp duvar yapmakla geçti.

 

O da şahit olduklarını ve etraf-tan duyduklarını şöyle  anlatıyor:

Olayı iyi hatırlıyorum. Ben o zamanlar 12-13 yaşlarındaydım. Gerçi o zaman nüfus kayıtları olmadığından kimse yaşını net olarak bilmez.  Bundan dolayı söylediğim yaş yaklaşık bir rakamdır. Gerçeğini ben de bilmiyorum. Hadise gerçekleştiğinde biz o zamanlar Celan (Celon) Mahallesindeydik. (Şeyh Said'in Kıyamı ilan ettiği mahalledir. Şimdiki ismi Yeşiltepe'dir.) Şeyh Said Efendi'yi gözlerimle gördüm. Beyaz bir atın üzerinde, bembeyaz sakalı ile ilk bakışta karşısındaki insanda bir hayranlık ve saygı uyandırıyordu. Ben onun atının yularını tutup çekiyordum.

Şeyh Said, kardeşi Şeyh Abdurrahim'in ve Pîran eşrafının ısrarları üzerine Pîran'a gelmişti. (Şeyh Abdurrahim ve Pîran ileri gelenlerinden 100 kişi Hani'ye gidip onu Pîran'a davet etmişlerdi.)  O diyordu ki (Bunları Kürtçe ismi 'Diz Xon' denilen yerde, o soğuk havada söylemiş. Ben bunu bizim-kilerden duydum).  Biz İslami hükümlerin uygulanmasını istiyoruz.  Şeriat'ı kaldırıp Laikliği getireceklermiş. Bunu kabul etmeyin. Bunu kabul etmeyelim. Bu arada Şeyh Mehdi, Şeyh Ali Rıza Efendiler ecnebilerin (yabancı ülkeler) yanına giderek bunun için onlardan yardım istediler. 

Daha onlar işlerini bitirmeden dava başladı. Mahkumlar Onu ziyaret etmek amacıyla dağdan inmişlerdi.  Asker o mahkumların teslim edilmesini istiyordu. Şeyh ise bunu kabul etmemişti. Meseleyi Şeyh Abdurrahim Efendi bozdu. Şeyh Abdurrahim onlarla çatışmayı başlattı. Molla Hasan ondan bahsederken: Ben onun yanındaydım. Cemaatlerindeydim. Orada askerle tartıştılar. Şeyh dedi karışmayın. ben gittikten sonra siz tutuklarsınız. Onlar bunu kabul etmediler. ve çıkıp gittiler. Şeyh Said dedi ki, Şeyh Abdurrahim'i bırakmayın. Ama kimse onu engelleyemedi. Şeyh Abdurrahim ateş etmeye başladı. Şeyhin askerleri tepelere çıktılar. Bazıları kaleye (Dizik) çıktı. bazıları Simak tepesine çıktı. Devletin askerlerinden birkaçını öldürüp diğerlerini teslim aldılar. ondan sonra olay patlak verdi. 

Şeyh ve askerleri buradan çıktılar. Şeyh Said ve arkadaşlarının yakalanmasından sonra, onların Piranı terketmesinden iki ay sonraya rastlıyor, asker köyü (Pîranı) bastı. Köy sakinlerinin çoğunluğunu buradan sürgün etti. Köylülerimizin önemli bir kısmı da Kelawek denilen mıntıkaya gittiler. orada yığınla insan vardı.  Hatırlıyorum Mela İbrahim ordaydı. Tabii çoluk çocuk herkes apar topar kaçıp gelmiş ve kimse gerekli hazırlığını yapmadan geldiği için o soğuk havada herkes perişandı. Soğuktan ve açlıktan insanlar  kırılıyordu. Ölüm bir kurtuluştu orada. Çünkü hayat bir işkenceye dönüşmüştü. Bir yandan açlık bir yandan soğuklar bir yandan askerin baskınına uğrama paniği  vardı. Ve siz bütün bunların sıkıntısıyla yaşıyorsunuz.  40-50 gün böyle devam etti. Affın çıkmasıyla biraz rahat nefes almamız mümkün oldu. Herkes affın çıkmasıyla yavaş yavaş geriye evine dönmeye başladı. 

Biz soruları sorarken yaşlı dede biraz da gülümseyerek soruyor: 'Siz bizim başımızı ağrıtmayasınız?' Aradan nerdeyse bir asır geçmiş ama tedirginlik, o travmayı yaşayan kişilerde hala mevcut. Devam ediyor:


Abim Hacı Mehmet Şeyh Sait kıyamındaki mi-lislerdendi. Kıyam öncesinde Maden'de hapisteydi. Şeyh Abdurrahim kıyamın başlangıcında Maden'deki hapishanenin kapısını kırıp oradaki mahpusları serbest bırakmıştı. Kendisi de böylelikle serbest kalmış ve Şeyh Abdurrahim'in emrindeki milislerin arasına girmişti. Şeyh Abdurrahim Binxet'e gittiğinde onu da beraberinde götürmüştü. 

Cemil paşanın oğlu orada onlara bakıyordu. Abim onun yanında kalmıştı. Devlet oraya kaçan mahkumları bir yolunu bulup geri alıyor ve çeşitli şekillerde cezalandırıyordu. Bazıları Hacı Mehmet'i de bu şekilde Türk aske-rine teslim edeceklerdi. Cemil Paşa'nın oğlu buna müsaade etmedi. Şeyh Abdurrahim Suriye'den başka bir yere geçerken onlara bir yere ayrılmamalarını söylemişti. Ama o geri gelene kadar gördü ki çoğu geri dönmüşler.  Bir kısmı yakalanmış, bir kısmı şehit edilmişti. Hacı Mehmet Abim de bir yolunu bulup kaçak yoldan sınırdan içeri girer. Bir yerde arkadaşıyla birlikte çeşmeye su içmeye gelmişlerdi. askerlerin geldiğini görüyorlar. arkadaşı kaçıp kurtuluyor.O ise kaçamamış, yakalanmıştı. Alıp getirdiler. Saat gecenin 10-11'i idi. Dayımın oğlu Hacı Eshed geldi. dedi ki;

- Hala ne yapıyorsun. Hacı Mehmet'i yaka-lamışlar. 7 kilo zinciri boynuna takmışlar. ayaklarına halka vurmuşlar,  ellerine kelepçe vurmuşlar. Annem bunu duyunca dayanamadı ve ağlamaya başladı. O zaman ben, annem ve Hacı Eshed, evde ne kadar para varsa alıp, o dönemlerde Müdür olan İsmail Efendi'nin yanına gittik. Sonra Eğil Miri Mehmet Bey ne yaptıysa gidip konuştu. Ayaklarındaki halkaları ve ellerindeki kelepçeleri çıkardılar. Daha sonra Diyarbakır Hapishanesine götürdüler. O içerdeyken eşini Trakya'ya sürgün etmişlerdi. Kendisi de hapisten çıktığı gibi sürgünde olan eşinin yanına gitti. Af çıkınca hepsi geri döndüler. Orda kaç yıl kaldı hatırlamıyorum. Burada 84 yaşında  vefat etti. Ben ailenin en küçük ferdiydim. Şeyh Said idam edildiğinde biz Pîran'daydık. Şeyh Heybet'in babasını astılar. Bir genç vardı. Müfettiş onun babasını asmıştı. O genç'te intikam amacıyla müfettişi öldürdü. Daha sonra kardeşiyle birlikte hapse girdiler.

 

Şeyh Ali Rıza: Şeyh Zeynelabidin (Köken olarak Arap olduklarını sanıyorum. Şeyh Ramazan'ın torunudur. 'İdo'ludurlar). Trakya'da sürgünde bulundukları sırada Şeyh Ali Rıza Efendi'nin yardım ve gayretleriyle ayakta durabildiklerini söylüyordu. Hem maddi hem de manevi olarak onun büyük iyiliklerini gördüklerini ifade ediyordu. Bir gün onların kaldığı yere bir subay gelmiş. Şeyh Ali Rıza Efendi Kur'an okuyormuş. Şeyh Ali Rıza  dedi ki siz  ne sesinizi edin ne konuşun ne de başka bir şey yapın. Subay dolaşıp durdu. Sonra Şeyh Ali Rıza Kur'an'ı okuyup bitirdikten sonra kalkıp onunla konuşmaya başladı. (Şeyh Ali Rıza Kıyam'ın hazırlıkları esnasında diplomatik faaliyetleriyle öne çıkan bir şahsiyettir. (Y.N.))

Kıyam'dan sonra Pîran'ın yarısını sürgün etti-ler. Ehmed Gürani, Zülfü Eyüp, Zülfî Avdal… Köyün ne kadar büyüğü varsa hepsini sürgün etti-ler. Bizim ailemizden sürgüne giden olmadı. Abim Hacı Ramazan  vardı. O da kaçtı. Ailemizin büyüğü oydu. Çerçilik yapıyordu. Hacca gitmişti. Son derece dindardı. 102-103 yıl yaşadı. Onun eşi Hacire Hanım  anlatıyordu: 

- Hacı Ramazan dışarıdaydı. Askerler evimize geldi. İki kızımla birlikte evdeydim. Kendisi çok cesurdu.. Askerler evimize ağaç yapraklarını doldurdular ve dediler ki ya eşinin nerede olduğunu söylersin ya da seni evinle ve çocuklarınla birlikte yakarız. Ben dedim beni yakın. Ben o zaman hastaydım ayrıca. Evin bir kısmını yaktılar da. Sonra benim net tavrımı görünce biri dedi ki 'Bu kadın bizden de üstündür/korkusuzdur' bırakalım gidelim.

 

3. TANIK: GÜL YILMAZ

Ben şu an 94 yaşındayım. Kıyam sırasında 5-6 yaşlarındaydım. Şeyh Said'in kıyamına bizim köyden (Bazmind) çok kişi katıldılar. Bunlardan çoğu şehid edildi. Çoğumuz akrabaydık. Ağa ailesindendik. Büyük dedemizin ismi Ahmet ağa idi. Ben kendim Şeyh Said'i görmedim. Ama Şeyh Abdurrahim'i görmüştüm. Onun bir evi de bizim köydeydi.

Kıyam sonrasında köyden (Bazmind Türçe ismi Yeşilsırt) kaçıp Mağaralarda saklanıyorduk. Dışarıda yiyecek bir şey bulmakta zorluk çekiyorduk. Bir iki lokma ekmekle hayatımızı sürdürü-yorduk. Asker peşimizde olduğu için gün be gün köyümüzden uzaklaşıyorduk. Gittiğimiz en uç yerlerden birisi “Beyaz Çeşme'ydi.” (Dicle ilçesine bağlı Kurşunlu Köyü  yakınlarında bir yer.) Dicle'nin yukarı kısımlarına kaçıyorduk.  Bizim yanımızda Mübarek isminde yeni doğmuş bir kız çocuğu vardı. 

Sürekli ağladığından dolayı yerlerinin tespit edilmemesi için anne ve babası onu bir palamut ağacının arasında saklayıp gitmek istediler. Ancak Zülfiye nenem “belki bu çocuğun hayrına Allah bizi bu acı durumdan kurtarır” di-yerek buna izin vermedi ve anne ve babası tekrar bebeği yanlarına aldılar. Yolumuza devam ettik.  Bizimle beraber olan Mübarek ismindeki bebekte o zor günlerde ölmedi. Ta geçen yıla kadar da yaşıyordu. Geçen sene vefat etti. 

Tam kırk gün boyunca dağlarda, mağaralarda, kuş uçmaz kervan geçmez ıssız muhitlerde aç-susuz bir şekilde gezerek yol alıyorduk. Geceleri mağaralarda kalıyorduk. Mağarada ateş yakıp etrafında oturuyor, sonra o taşların üstünde yığılıveriyorduk. “Asker geliyor kaçın” dendi mi koşmaya başlıyorduk. Kurşunlar üstümüze yağı-yordu. O kadar çok  eziyet gördük ki…(Burada teyze bir an kendinden geçer gibi oluyor.). Annemiz bir lokma ekmeği ağaçların arasında pişiriyor, ve biz bu kuru ekmeği yiyerek idare edi-yorduk. Köyün ahalisinin geneli bu durumdaydı. Öyle ki evini barkını bırakıp dağlara kaçmayan yoktu. Günlerce yollarda kaldığımız için ayaklarımız nasır bağlamıştı, ayaklarımızda derman kalmamıştı.

Şeyh Said ve arkadaşları yakalandıktan sonra ortalık sakinleşti. Bizde bundan sonra tekrar evlerimize geri döndük. Kendi evlerimize döndüğümüzde kurtulanların hepsinin ayakları yara bere içindeydi.  Evlerimizden kaçarken, evle-rimizdeki yiyecek ve giyeceklerimizi mağaralara saklamıştık. Geri getirmek için mağaralara gittiğimizde, hepsini askerler tarafından yakılmış bir halde bulduk.  

Ki o vakitler kıtlık vaktiydi. İnsanların evlerinde yiyecek hiçbir şeyleri kalmamıştı. Kıtlık o kadar dehşetliydi ki insanlar açlıktan can veri-yorlardı. Açlıkla başını yere koyup bir daha başını kaldırmayan çok olmuştu. Çeşme başında oturup ölenler  vardı. Köylüler açlıklarını  gidermek için gidip bitki adına kalan ve yiyilebilecek ne varsa alıp getirip çocuklarına veriyorlardı. Bazı köylüle-rimiz gelip nenemden bazı elbise ve bulaşıkları verme karşılığında yiyecek bir şeyler istiyorlardı. Nenem istediklerini veriyor. Onların verdiklerini ise geri çeviriyordu. Çünkü benim dedem bu tür zor günlere hazırlıklıydı ve yeterince zahiresi vardı.

Yiyecek bir şey bulamayanların çoğu çaresiz Adana'nın yolunu tuttular. Adana o yıllarda çöl gibi sıcaktı ve bugünkü gibi ağaçlık ve yeşillik değildi. Öyle ki yere yumurta bırakılsa o sıcakta yumurta pişiveriyordu. Benim sonraları evlen-diğim Mustafa o dönemlerde Adana'ya gidip çalışanlardandı. Kendisi başka bir kadınla evliydi. Babasının ısrarlarına rağmen o durmadı ve Adana'ya gitti. Eşini de yanında götürmüştü. Eşi orada sıcağa dayanamayıp ölmüştü. Mustafa, eşinin ölmesinden sonra çaresiz geri geldi. Bizim köyden ve çevre köylerden Adana'ya gidenlerin bir kısmı orada öldüler. Bir kısmı orada asıllarını unuttular, kendi köylerini, akrabalarını, sevdiklerini unuttular.

Eniştem'in (Hamza) dedesinin evi Qocîk (Kurudere Köyü)'teydi. Ailesi, Molla İbrahim ailesi olarak tanınırdı. Onlar da Şeyh Said'in müritleriydi. Kıyamda şehit oldular. Köyümüzden kaçtığımızda Qocîk'te onların evinde misafir kalmıştık.  Babasının adı İbo Tason idi (Mele İbra-him). Çok değerli bir alimdi. Muttaki bir insandı. 
Askerler bizim köy Bazmind (Yeşilsırt)'den 25 genci köyün dışına çıkartıp, kurşuna dizdiler. Kurşun sesleri hala kulaklarımda çınlıyor. 25 kişi arasından sadece Ömer  Mihîk isminde bir kişi ağır yaralı olarak kurtulmuştu. Askerler herkesin öldüğünü bilerek oradan uzaklaşmışlardı. Ancak kendisi ölülerin altında kalarak kurtulmuştu. Gövdesi süngü darbeleriyle delik deşik olmuştu. Kendisini o halde görenler onu tanıyamamışlardı. Daha sonra ilaç tedavisi ile vücudundaki yaralar iyileşti. O da geçen sene vefat etti. O kadar çok insanı öldürdüler ki köyde erkek yok denecek kadar azalmıştı.

Daha sonra nenem o zamanlar Dicle'de askeri komutan olup ismi Deli Fikri olarak anılan kişinin yanına gidip ondan, iki yetiminin olduğunu ve bunlara karışmaması noktasında ricada bulundu.  Kendisi ise 'ancak bir şartla çocuklarına karışmam' demişti. Şartı ise iki çocuğunun ismini hatırlayamadığım bir yerlere giderek devlete ait olan silahları getirmesiydi. Komutan yolda askerlerin kendilerine karışmaması için ellerin bir pusula vermişti. Askerler sizleri gördüğünde bu pusulayı gösterirseniz sizlere karışmazlar. İşte bu şekilde Osman amcam ve Yusuf amcam bu silahları getirip komutana teslim ettiğinde komutan ve askerleri köyü terk edip gittiler.

4. TANIK: MEHMET ALİ OKAY

 

Mehmet Ali Amca Genç'e bağlı Botıyan (Yeniyazı) Köyünde doğmuş. Nüfusta Rumi: 1324. yılında doğduğu yazıyor. 

Ben Kıyam esnasında  takriben 14-15 yaşındaydım. Öncelikle kaynanam Fatma Hanım'dan duyduğum  bir anektodu aktarmak istiyorum. Fatma hanım'ın  5 çocuğu vardı. Kıyam sonrasında hepsi yetim kaldı. Son çocuğu şu an hayatta olan baldızım Seyriye Hanım dır. Seyriye Hanım daha 6 aylıkken kıyam başlıyor. Fatma Hanım diyor ki bir gün eşime bir mektup geldi. Eşim Mele Ahmed o mektubu okudu.  Ve  bize dedi ki Şeyh Said bana bir mektup göndermiş. Mektubunda diyor ki Senin Hınıs'a gelmen gerekiyor. Eşim Mele Ahmed bunun üzerine Hınıs'a gitti. İki ay gelmedi. İki ay sonra onların geleceğine dair haber geldi. O Geldiğinde evimiz  çok kalabalıktı. Misafir çoktu. O zaman hatırlıyorum. 

12 tane keçi kesip misafirlere ikram etmiştik. Şeyh Said ve bir kısım arkadaşları bir hafta misafirimiz oldular.  Bir gün sabah namazı sonrasında Şeyh Said eşime bir şey anlattı. Bizim odamız çok uzundu, çepe-çevre odanın duvarlarında kitaplar vardı. Bu nedenle Şeyh'in ne dediğini duyamadım. Sonra eşim geldi dedi ki Şeyh Efendi diyor ki bize su ısıtın yıkanacağız. Elbise-lerimizi yıkayacağız. Seferimiz vardır. Sefere çıkacağız. Epey zaman geçti.

Sonra  ben pencereden (onların kaldığı odanın penceresi evin içersindeydi) baktım. Şeyh Said,  yorganı sırtına çekmiş bir şekilde oturup düşünü-yordu.  Eşim ona  dedi ki: 

- Efendim ne diyorsunuz biz bu işte muvaffak olur muyuz, olmaz mıyız? Diyorum belki bu işte muvaffak olamayız. O dedi ki: 

- Mela Ahmed,  Wallahi!  Wallahi! Wallahi! (üç kere yeminini tekrarladı) Hz. Peygamber  (s.a.v.) Efendimiz üç defa benim rüyama geldi. Ve dedi ki 'Ya Said! Ya Said! Ya Said!  Kalk bu zulme, bu Küfre, bu hakarete karşı vazifeni yap.' 

Şeyh Said bunu söyleyince bir anda dizlerim koptu zannettim. O kadar ki etkilenmiştim. Şeyh Said devamla: 

- Bu emri ben kendi kafamdan vermiyorum. Bu işte kendi başıma değilim. Allah (c.c) Resulullah (s.a.v.)'a emretmiş. O da benim rüyama gelmiş ve bana demiş ki yapılan bu zulmü ve hakareti kabul etme. Şeyh Sözlerinin devamında: 

- Ya Mele Ahmet biz mecburuz. Bu yolda gitmek zorundayız. Muvaffak  olsak da, muvaffak olmasak da biz mecburuz Çünkü bu emir, Allah'ın emridir, Peygamber (s.a.v)'in emridir. Biz mecburuz bu emri yerine getirmeye.

Kalktım, onlar için su ısıttım. Onların elbiselerini yıkadım. Onlar da yıkandılar. O gün de misafirimiz oldular. 
Ertesi gün eşime da yanına alıp çıktılar.  Şeyh Said ve eşimin önüne  çıktım ve:Benim dört kızım var. Ayrıca hamileyim. bizi bu halde bırakıp ne-reye gidiyorsun.” Şeyh Said bana dedi ki: “Eğer biz kazanırsak Mele Ehmed zaten büyük bir mevkiye gelecek. Şayet kaybedersek şehid oluruz. size söz veriyorum o zaman da cennette Resulullah'ın  bahçesinde görüşürüz.” O zaman ben artık sesimi çıkarmadım ve: “Hakkımı helal ediyorum gidebilirsiniz” dedim. 

Bir daha da geri gelmediler. Onları bir daha görmedim. Kıyamdan sonra askerler evimize geldiler ve eşim Mele Ahmed'e ait bütün kitapları yaktılar.

Bizim aşiretimiz olan Botiyan aşireti tümüyle kıyama katılmıştı. Öncülerden Emerê Faruk, Mihê Hel, bunlardan aklıma gelen isimlerdir. Devlet Bizim köyü  (Botiyan) üç kere yaktı. 

Darahini'den Kıyama; Kaxkîk, Ziktî, Botiyan, Mistan, Tewsalan, Murtezan, Sîwan, Mudan aşiretleri aktif olarak katılırlar. Bingöl ve köyleri tümüyle kıyama katılırlar. Sîwan yani Şeyh Şe-rif'in aşiretinin yarısı Amed, yarısı da Xarput cephesinde kıyama katılmıştı.  Kıyam'dan sonra sadece Bingöl ve Darahini'den 400 genç gizlice götürülüp öldürüldü. Kaxkik, Mistan. Murtezan, Botiyan aşiretlerine bağlı birçok köy yakıldı.
Diyarbakır'da halamın evindeydim. Şeyh Said Amed'e getirildiğinde  ortalık çok karışıktı. Ben o zamanlar küçüktüm. Şeyhîn Amed'e getirildiği günün gecesi benim halamın evinde 12 genç saklanmıştı. Asker geldi. Onların hepsini alıp götürdüler. Ben küçük olduğum için bana karışmadılar. O 12 yiğidi bir daha da geri getirmediler. Onlara ne yaptıklarını bilmiyorum. Ama bir daha onları görmedim. (Bizim evimiz Mardin Kapı yakınlarındaydı.) Bir kaç gün sonra  bir sabah çarşıya çıkayım dedim. 

Bir bakayım, kim ölmüş kim kalmış ne tür havadisler var öğreneyim dedim. Çarşıya çıktım. Karşımdaki manzaraya ir-kilerek bakmıştım. Surların önünde (şimdiki Dağkapı ile Büyükşehir Belediyesi arasında) yan yana (balıkları yan yana dizer gibi) onlarca ceset bırakılmıştı. Çocuk halimle bir bakayım, kimleri görüp tanıyabilirim.' diye düşünerek cesetlerin  yanına kadar gittim, cesetlerin arasında dolaştım.  Onca cesetten sadece iki kişiyi tanıdım: Kayın babam Botyanlı Molla Ahmet (Fatma Hanım'ın eşi Şeyh Said'in evine misafir olduğu alim) ile dayım, Mihê Helik (Şeyh Said'in Amed kuşatmasında 8 Mart akşamı yanına aldığı 60 fedaiyle kişiyle Urfa Kapı'dan Amed halkının da yardımıyla gizlice Şehre girmişti. İki gün boyunca şehir içinde askerle zorlu bir mücadeleye girmiş, Kurşunlu Camiindeki cephaneye el koymuş ve birçok askeri de esir almıştı.) Şehit olmuşlardı. yetkililer kuru üzüm, şeker, v.b ufak tefek eşyaları onların elbiselerine doldurarak, onların talancı olduğunu ispatlamaya çalışıyorlardı. Halbuki biz onların böyle olmadığını biliyorduk. Ben onlara bakarken bir subay geldi. Kolumdan tutup dedi ki: 

- Oğlum bunların içinden çık, yoksa seni de vururuz.  Kolumdan tutup sokağın başına kadar beni  götürdü.  Cebinden gümüş paralar çıkardı, bir mendile koyup mendili düğümledi ve bana  verdi. Sonra bana 'oğlum bir gün gelecek Allahu Teala bunların intikamını teker teker alacak' diye-rek ağladı. Ben de ağladım. Ve öylece eve gittim.

 

5.TANIK: HACI ZAKİRE ŞEYHANOĞULLARI

Ben Lice'ye bağlı Dêrxust (Dibek) Köyünde doğdum. Babam Hacı Naim Efendi isminde yörede saygın  bir alimdi… Ben Seyyid Hacı Veliyud-din'nin torunuyum. Ailemiz bölgede Şeyh Seyyid Hacı Veliyûddîn Ailesi olarak tanınır. Evimiz Dêrxûst'taydı. Biz seyyidiz, Peygamber (as)'ın evlatlarıyız. Biz Hz. Hüseyin'in neslindeniz. Hz. Ali dedemiz, Hz. Fatıma nenemizdir.

Hadise esnasında henüz 6 -7 yaşlarındaydım. Şimdi 93 yaşındayım. Şeyh Said bizim köye geldiğinde babam ve amcam onlarca koyun-keçi kestiler, Şeyhin askerleri çok fazlaydı. Öyle ki mücahitlerin haddi hesabı mümkün olmuyordu.

İlahi Uyarı: Şeyh Said ile babam Hacı Naim Efendi arasında samimi bir dostluk vardı. Birbirlerine o kadar yakın idiler ki  birbirlerinin ahiret kardeşi olmuşlardı. Onlar birbirlerini sadece Allah rızası için seviyorlardı. Bu nedenle hitap-larında da birbirlerine Exî (Arapça kardeş) derlerdi. Köyümüzde vefat eden büyüklerimizin mezarlarının bulunduğu bir ziyaret  vardı. Şeyh Said bizim köye geldiğinde Babam Hacı Naim Efendi'ye oraya gitmek istediğini söyledi. Bir elimi babam diğer elimi de Şeyh Said  tutmuş bir şe-kilde ziyarete doğru gidiyorduk. Babam: 

- Efendim bu kıyamı başımızın üstünde kabul ederiz. Ama durumumuzu düşündüğümde kazanacağımıza pek ihtimal veremiyorum. Korkarım bu yolda başımız gider. Şeyh Dedi ki: 'Hacı Naim Efendi ben biliyorum kazanamayacağımızı. Ama biz buna mecburuz. Bugün ikindi namazındayken, üçüncü rekatta secdeye vardığımda, aniden kulağıma yüksek bir ses “kalk” dedi. Sesin etkisiyle irkildim. Namazıma devam ettim, dördüncü rekatta tekrar secdeye gittiğimde aynı ses bu kez: 

- Kalk dünya küfürdedir. Bu yola başını koy.' dedi. 'Ben biliyorum bu yolda başımın gideceğini. Bu ses kulağıma geldiği gibi başımın gideceğini anladım' diyerek babama başından geçen o ürpe-rerek dinlediğim hadiseyi anlattı. 

Şeyh Said Gözlerimden Öptü, Benim İçin Dua Etti: 

Ben daha küçücüktüm bir elimi babam tutmuştu, diğer elimi de Şeyh Said tutmuştu. Öylece çalım satarak ayaklarımı atıyordum onların arasında. Babam bana 'Zakirem, amcana bir şeyler söyle” dedi. Ben, ne diyeyim dedim. Bana ne dersen de ağzına ne geliyorsa söyle dedi.  Ben de bu duayı okudum:

(Ninemiz yaşlı olduğundan duanın bazı bölümlerini anlamadık. Kendisini yormamak için fazla uzatmak istemedik. Anladığımız kadarıyla yazdık.) “Suxti Ellahumme bi suxti cezaun fi qehrike, bi sureti xaseti nesrike, we bi xeyretike, li imtiyatil hurmatike, we bi himayetike, li menih tera bi ayetike, es eluke ya Ellahu, ya Semiû, ya Qeribu, ya Mucibu, ya seriû, ya Munteqimu, ya Şedid, ya Cebbaru, ya Qehharu, ya men la yu'cil bi qebarieti, we la yu'zebillahul mutemecideti, minel muluki wel ekatiri, entte'leteyte men qadeni, fi nehli, men meke rebi, aiden aleyhi, we huzzeden men heb terewi, waqien fiha, we men netedeli şebeketel xidahi, ceelhu ya seyyidi, müsaqen fiha we musaqen fiha we esilen ledeyha, Ellahumme bi heqqi'l kab, haye eyn, sad ikna, hemmel iza velaqiyimil reda, weceel fi kulli hebibin fida, we sellid eleyhim, aciren nimeti, fi yewmi wel xeda, Ellahumme bedi şemrehim, Ellahumme ferriq cem'ehum, Ellahum-mecel ebedehum, ellahumme util ezabe ileyhim, mexrucun ende iletil hilmi, wetrubun we meselul iman, we xulle eydihim, werbut ela qulubihim, fela tubellixe men aman, Ellahumme meltiqun kulle melteqin ve melteqte li hedaike, intisaril enbiyaike, we rusulike we ewliyaike, Ellahum-mentesir intisareke, li hebabike, ela ezaike, Ellahumme la tumekkina edae fina, wela tusellisu we eleyna fi utubina.

Bismillahirrehmanirrehim: Ha mim, ha mim, ha mim, ha mim, ha mim ha mim. Hummel ecrul misalen wesfu fe eleyna la yunseru, Allahumme etin amer recai we fewqena ... ya men hecawef fi herfî qewmihi, we ya men nesere İbrahime ela eqdaihi, ya men redde Yusufi ela Yaqub we ya men keşefe bela Eyyub, ya men icabe de'weti Zekeriya, ya men qebiletel ruhi nebi Yunus bin Meta, neseruke bi ezabi hazihil de'wat, ente teqebbele mina ma deewnake, en tu'siyana ma keelnake, en xiz lena ma weedekellezi we ebdehu li ibadikel muminin. La ilahe illa ente subhaneke inni kuntum minezzalimin. men qet'et abauna, we izzetike ila minke, we xafe recauna ve heqqike illa fike en es el adetul erham we estexezet feexrebu şey'in minna xaretullahi ya xaretallah. Ciddi teyren musriheten fi helli uqdetina ya xaretallah. Addetil adune we carune we recaunellahe weliyye we kefa billahi nesira. Hasbinallahi nimel wekil we la hewle we la quwwete illa billahil eliyyul ezim.

Bu duayı Şeyh Said'e okumuştum. Nasıl ki peygamberler işkence görünce moral için dua okumuşlar ben de bu vesileyle bu duayı onun için okudum. Ben bu duayı okurken Şeyh Said Efendi elini başımın üzerine koymuştu, duayı bitirince gözlerimin arasından öptü ve babama dedi ki:

- Hacı Naim Efendi bu kız erkek çocuğu yerindedir. Bu kızı kimseye verme. Zekası yüksektir, aklı yerindedir. İnşallah ömrü de uzun ve hayırlı olur.' Konuşa konuşa büyüklerimizin mezarlarının bulunduğu yere geçtik. 
Şeyh Said orada şu duayı okudu: 

“Ceelnake esibena recaena eyametin fil huri kulli edain kulli belain ve kullihi min mudin ve kulli …… we qine na mutteqine felike nasin warisin. We bi heqqi estafike, we bi heqqi ismike, ve bi heqqi esmaike cemii ya Erhem. entel Xenî el alemin semi'na fil metin, meel ehbabil ecmain. Ente….. ya Qutut, ela kulli şey'in qedir. Ellahu Ellahu Ellah, Ellahu me'ti bil heqî Ellahu me'til bil hedi, Ellahu me'ti min ….. dua uzundur. Hepsini söyleyebilirim ama şimdi bu kadarı yeter. 

Bu Sarık Ancak Bu Baş İle Beraber Çıkar

Mizgîn Dergisi: Babanızdan bahsedebilir misiniz?:

 

Babam kıyamın önemli bir destekçisiydi. Bundan dolayı kıyam arefesinde  babamı ve her üç amcamı yakalayıp Lice'deki hapse götürdüler. Oradan Diyarbakır'a, Diyarbakır'dan da  Afyon'a Karahisar'a götürdüler. Bizi Derxus'tan çıkarmadılar. O gün Asker köye baskın yapmak için geldiğinde Tabur Kumandanı, kendilerine hakaret olarak gördükleri için babama başındaki sarığını çıkarmasını söylediler. Babam büyük bir öfkeyle haykırdı:

- Bu sarık ancak bu baş ile beraber çıkar'. Evet 'Bu sarık ancak bu baş ile beraber çıkar. Tabur Kumandanı babamdaki bu kararlılığı görünce söylediğinde diretmekten vazgeçti. Ona hiçbir şey diyemedi kimse. Babam Şeyh Said Kıyamı üzerine kapsamlı bir kitap yazmıştı. O kitapta tüm ayrıntılarıyla kıyam anlatılıyordu. Asker köye baskın yaptığında bizim evimizi de didik didik aradılar.  O aramada Şeyh Said kıyamıyla ilgili o değerli  kitabı da  alıp götürdüler. Sadece o kitabı değil, evimizde bulunan kitapların hepsini alıp Lice'ye götürdüler. Afyon'a kardeşleriyle birlikte sürgüne giden babam, 6 Hani beyleri ile birlikte hapse atıldılar. O beylerin ve babamın yani hepsinin idam kara verilmişti. Hani Beyleri babama onlar için dua etmesini istediler. Dediler sen bize dua et senin ne hizmetin varsa biz görürüz. Babam günlerce dualar etti. Allah'a hamd olsun ki bu değerli ve fedakar kulunun duasını kabul etti. 

Hepsinin idam kararı verilmiş olduğu halde Allah onları o zalimlerin şerrinden kurtardı. Kimse idam edilmedi. 7 ay sonra hepsi serbest bırakıldılar. Babam köye geri döndükten sonra çalışmalarına aynen devam etti. Kimse onu yıldıramamıştı, korkutamamıştı. Yaşadıkları ona geri adım attıramamıştı. O inandığı değerler uğruna her şeyini feda eden bir insandı. Büyük bir alimdi. İlmi de hikmeti de iyi bilirdi. İlim irfan, keşf û keramet sahibiydi. Sabahtan akşama kadar Allah'ı zikirden şaşmaz, ibadetlerini erkânınca yerine getirirdi. Kendisi daima bize Şeyh Said'i anlatırdı. Onların mertebesinin çok yüksek olduğunu söylerdi.

Köy Yakmaları: Askerler kıyam sonrasında köyleri yakıyorlardı. Bunun için köy köy dolaşıyorlardı. Bizim köyün önüne geldiler. Orayı da yakacaklardı. Köyün dışındaki ziyaretin önüne geldiler. Ne yapıp ettilerse atları ilerlemedi. Yollarına devam edip gittiler. Çok fazla ilerlediler. Hüsey-nîkê Köyü civarına geldiler. bir subay Dêrxust'un nerede kaldığını söyledi. Hani dedi onu da yakacaktık. Askerler orayı çoktan geçtiklerini ve orasının çok gerilerde kaldığını söylediler. Bu sa-yede bizim köy yakılmaktan kurtuldu. Ama Hu-seynikê'yi yakmışlar. Ve oradaki herkesi dışarı atmışlardı. Hakeza diğer köyler de acımasızca yakılmıştı. Ahırlara hayvanları doldurup tümden hepsini yakıyorlardı.: 

Başkaldırıya memleketin (Lice'nin) hepsi katılmıştı neredeyse. Dêrxûst,  Sîsê, Cinezurî, Hüseynîkê… Özellikle bu üç köyün eli silah tutan tüm yiğitleri onunlaydı.  Lice'den 12 bin kişi kıyama katılmıştı.  Derxus'ta babam, amcalarım, am-ca çocukları kıyamın askerleriydiler. Bu nedenle kıyam sonrasında çoğunluğu yakalanıp ya hapse atılmış ya da sürgün edilmişti.


Benim amcamları Mardin Kapı'da bir değirmene götürmüşlerdi. O zaman Dicle nehri çok akıntılıymış. Oradaki değirmeni bomba-lamışlardı ki içersinde bulunan herkesi öldürsünler. Amcamlar en alt kata girdikleri için kurtuldular, şafağa doğru kalkmışlar. Amcam değirmenin kayışını sökmüş, Dicle nehrini geçmek için birbirlerini tutmuşlar. Dicle nehrinin kenarında da birileri var o kayışı tutmuşlar. O şekilde kayışı tutarak diğer tarafa geçip kaçmışlar. Yoksa öldürülürlerdi onları da.


Köyden 36 kişiyi götürüp derin bir vadide kurşuna dizip öldürdüler. Onları götürürlerken her biri nereye gideceğini tahmin ettiği için tekbir getiriyorlardı. Merkezde mi öldürdüler? Olayda çok kişi öldürüldü de fakat orda bir seferde 36 kişiyi götürüp kurşuna dizmişler. Buna benzer olaylar çok oldu. Yani kurşuna dizme, ardından kurşuna dizdiklerini süngüleme olaylarının haddi hesabı yoktu.

Dervişler ailesini de astılar. İsmini hatırlayamadığım bir imamı asmaya götürüyorlardı. İmam onlara dedi ki ben yatsı namazını kılmamışım namaz kılacağım. Tamam dediler. O da güzelce abdestini aldı. Büyük bir huşu içinde namazını kıldı. Hani karşısında taş dahi olsa erir kabilinden bir durum söz konusuydu. Ama karşısında taştan beter yaratıklar vardı. İmam namazını bitirdikten sonra ona kalk dediler. O da 'ben kalkmıyorum ey kafirler' diyerek haykırdı. Sonunda onu zorla alıp darağacına götürdüler. Dediler başını eğip ipe geçir. O da ben başımı eğmem dedi.  Vakarlı bir şekilde Tebareke suresini okumaya başladı. Onlar zorla başını tutup ipe geçirdiler. Ve öylece onu da idam ettiler. İmamın başını ipe geçiren asker, İmam darağacında can verdikten sonra bir anda donup kaldı, yüzü simsiyah kesilmişti. Az sonra kıvranmaya başladı. Sonra titreye titreye hemen oracıkta can verdi. Bu durum diğerlerini de ürkütmüştü.


İmamın ailesini bir hafta aç bıraktıktan sonra telle boğarak öldürdüler. Mola Mustafa'nın oğlu Ömer, Ali Şewşiler ve diğer adını hatırlayamadığım aileler kıyamda aktif olarak bulunuyorlardı. Ali Şewş ailesinden 28 kişiyi birbirlerine bağlayarak götürüp kurşuna dizdiler.


Mehmetler ailesi (Mala Mehmo) kıyamın karşısındaydılar. Sonradan ortaya çıktı ki onlar ajandırlar. Bu günkü Hikmet Çetin'in dedeleri.  Lice'de yönetici olan Hikmet Çetin'in amcası Rüştü Şeyh İsmail'i astırmıştı. Rüştü Efendi öldüğünde mezarı böcek ve kurtlarla dolmuştu. Mezardan kurtlar, böcekler çıkıyordu. Eğer o, hükümetin dostu olmasaydı böyle olmazdı. Hezan Şeyhî Şeyh Selim hariç. Babam onu lanetle anardı. Ondan söz etmek bile istemiyorum.  Babam diyordu: “Seidê Axiriz zeman; heleqe, îhyete  erbetîl hezan…babam diyordu hezan erbettir. Kendi milletlerine hain olanlar hep böyle lanetle anılmaya müstehaktırlar… Kıyam esnasında Mustafa Kemal ona bir mektupla birlikte altın saatini hediye olarak yollamıştı. Utanmadan Şeyh Said ve askerlerinin canı, malı, namusu v.s her şeyini talan etmenin helal olduğuna dair bir fetva vermişti.

Tahîr Ağayı yine Lice'de telle boğarak öldürdüler. Eski Lice Belediye başkanı Mehmet Dündar'ın babasıydı. Lice Mîrî Muhammed beyi ve ailesinden 35 kişiyi de idam ettiler. Hiç kimseyi, hiçbir şeyi bırakmadılar…


Lice'deki Büyük camiyi yıktılar.

 

 

mizgin.net

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2014 Ufkumuz | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Sistemi: CM Bilişim