Ülkemizde isimleri değiştirilen yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerinin geri verilmesi için yurt çapında başlattığımız imza kampanyası yoğun bir ilgi ile karşılandı. “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adıyla başlattığımız ve farklı bir heyecana yol açan kampanyaya Türkiye kamuoyunun yakından tanıdığı onlarca gazeteci, yazar, şâir, sanatçı, akademisyen, doktor, avukat, sivil toplum temsilcisi ve kanaat önderi imzalarını atarak bu fıtrî ve insanî yürüyüşte bizlerle elele tutuştular, kolkola girdiler. İsimler için kurulan “Masa-yı Esma” (İsimler Masası) adetâ aydınlarımızı aynı masada bir araya getiren bir sohbet, tartışma, danışma ve istişare masası oldu.
Hiçbir bireysel ve kurumsal çıkar gözetmeksizin, yalnızca coğrafyamız üzerindeki şehir ve köylerin kadim isimlerini geri alabilmek gayesiyle başlattığımız ve Ufkumuz sitesinin evsahipliği yaptığı “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” imza kampanyası, Türkiye’nin entellektüel çevrelerini bir araya getiren bir buluşma masası haline geldi. Farklı düşünce dünyasından ve çevrelerinden onlarca düşünür ve aydın, aynı duygu ve kaygılarla “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” çağrısına ortak oldular.
Kampanyaya değerli imzalarıyla destek olan aydınları, kurduğumuz “Masa-yı Esma”da misafir etmek istiyoruz. Onları dinlemek, duygu ve düşüncelerini öğrenmek, bunları değerli halkımızla paylaşmak istiyoruz. Bu vesileyle “Masa-yı Esma Sohbetleri” adıyla bir söyleşi dizisi başlatmış bulunuyoruz.
Dizinin her bölümünde 4 ismi konuk edeceğiz. Bu ilk buluşmamızda, masanın diğer tarafında Dünya ve Ülkemiz Çocuklarına Sağlık, Eğitim ve Yardım Derneği (ÇOCUK – DER) Genel Başkanı ve Avrupa Girişimi Sözcüsü – Başkan Yardımcısı Nil Demirkazık, Düşünür – Yazar Şükrü Gülmüş, Gazeteci – Yazar Cihan Aktaş ve Araştırmacı – Yazar Yavuz Delal var.
Konuklarımız ile yaptığımız sohbeti ilgiyle takip edeceksiniz. İlerleyen bölümlerde, girişime imzalarıyla destek veren tüm aydınları sırayla konuk edeceğiz. Hepsini.
Bu sohbetleri gerçekleştirmekten ve böylesi birlikteliklerden tarifsiz bir mutluluk duyuyor, zihinlerde, kalplerde ve dillerde farklı şeyler olsa da aynı kaygılarla birleşen ellerin bizleri barış ve özgürlük ortamına kavuşturacak “Ortak Payda”da buluşturacağına, bu buluşmanın da “Adını Arayan Coğrafya”ya öz kimliğini kazandıracağına olan sarsılmaz inancımızı bir kez daha seslendiriyor, ülkemizin her bir “Umudun İnsanı” olan ferdini bu “Özedönüş” hareketine katılmaya dâvet ediyoruz.
İbrahim Sediyani
≈ NİL DEMİRKAZIK ≈
Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz ilk isim, “ismiyle müsemma” bir isim: Dünya ve Ülkemiz Çocuklarına Sağlık, Eğitim ve Yardım Derneği (ÇOCUK – DER) Genel Başkanı ve Avrupa Girişimi Sözcüsü – Başkan Yardımcısı Nil Demirkazık.
Tıpkı Nil Nehri gibi dolu dolu ve bereketli bir yaşam öyküsü var Nil Hanım’ın.
Ankara’da doğan, orta ve lise eğitimini Ankara TED Koleji’nde tamamlayan Nil Demirkazık, İsviçre’nin Fribourg (Freiburg) şehrindeki Fribourg Üniversitesi (Université de Fribourg / Universität Freiburg)’nde “Fransız Dili ve Grameri” bölümünü bitiriyor. Daha sonra yeni bir üniversite tahsili için Fransa’ya gidiyor. Başkent Paris’teki Sorbonne Üniversitesi (Université de Sorbonne)’nde “İletişim Fakültesi” bölümünü bitirip diploma alıyor.
İsviçre ve Fransa ile yetinmiyor, Nil Hanım. Türkiye’ye döndükten sonra doğduğu şehirde, başkent Ankara’da Hacettepe Üniversitesi’nde “Fransız Dili ve Edebiyatı” bölümünü de bitirip yeni bir üniversite diploması daha alıyor. Lisansüstü çalışmalarını Hacettepe Üniversitesi’nde tamamlayıp “bilim uzmanı” ünvanına sahip oluyor.
O’nun yaşam öyküsünü kaleme alırken bile yoruluyor insan. Fakat O bunlarla da yetinmiyor. Nil Nehri gibi ülkeden ülkeye akıyor. İsviçre, Fransa ve Türkiye’den sonra şimdi de sıra İtalya’ya geliyor. Daha sonra İtalya devlet bursunu kazanıp Toskana bölgesindeki Siena şehrinde Siena Yüksek Üniversitesi (Università degli Studi de Siena)’nde eğitim alıyor.
İki adet üniversite diploması ve iki adet öğrenim sertifikası sahibi bir insandan söz ediyoruz yani, anlayacağınız. Ayrıca bir adet lisansüstü diplomasını da unutmadan eklemek gerekiyor bu listeye.
Fransa’da okurken Türkiye Öğrenciler Derneği’nin kurucusu olarak aktif görevlerde bulunuyor, Nil Demirkazık. Fransa’da çalışan Türkiyeli emekçilerin gönüllü tercümanlığı görevlerini yürütüyor.
Bilim, sivil toplum dernekleri, iş hayatı derken, spordan uzak durmak olur mu? Olmaz diyor Nil Hanım ve spor hayatına da atılıyor. Türkiye’de ve Fransa’da lisanslı oyuncu olarak basketbol oynuyor.
Bilim, sivil toplum dernekleri, iş hayatı ve spor yaşamından sonra sırada ne gelir? Ben anlamam o kadar, Nil Hanım’ın öyküsüne baktığımda, galiba siyaset alıyor sırayı: Siyaset yaşamı 2001 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ile başlıyor. O tarihte henüz yeni kurulmuş ve daha hiçbir seçime girmemiş, AK Parti. Nil Demirkazık, AK Parti Genel Başkanı ve şimdiki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile birlikte partinin seçim gezilerinin tümüne katılıyor. Bu vesileyle Türkiye’deki 81 ili, Türkiye’nin biribirinden güzel ilçelerini ve beldelerini görüyor Nil Hanım, ki O’nun için bunları görmek, Avrupa’da aldığı diplomalardan çok çok daha değerli ve anlamlı.
Emperyalist ABD’nin Irak işgali öncesi, Irak hükûmeti tarafından “barış elçisi” olarak Bağdad’a davet ediliyor ve savaş başlayıncaya kadar Irak’ta kalıyor. Bağdad’da bulunduğu süre boyunca orada ne mi yapıyor? Türkiye’nin savaş değil barış istediğini birçok etkinlikler düzenleyerek net bir şekilde anlatmaya çalışıyor; elinden geldiğince, dili döndüğünce. Fakat bunlarla da yetinmiyor. Dedik ya, “ismiyle müsemma” bir isim. Türkiye’de ve Avrupa’da neyse Ortadoğu’da da aynı insan, Nil Demirkazık. Çocuk hastanelerine ilaç ve gıda yardımı yapıyor, El- Cezire TV ve Iraq Satellite TV’de “canlı yayın konuğu” olarak Türkiye’nin mesajlarını Irak halkına iletiyor. Enformasyon Bakanlığı’nda 3 dilde yaptığı basın toplantısı CNN International, Reuters, AP, AFP, BBC, Abu Dabi TV, ANN, MBC, LBC tarafından ülkelerinde canlı olarak yayınlanıyor.
Ben O’nun öyküsünü yazarken dahi yoruldum ama O koştururken bile yorulmuyor. Ortadoğu’dan tekrar Avrupa’ya geçiyor Nil Hanım: Avrupa Birliği (AB) ile ilgili çalışmalarında, “Avrupa Girişimi Platformu Sözcüsü” olarak 2002 Kopenhag, 2003 Atina, 2003 Selanik, 2003 Brüksel, 2004 Brüksel ve 2005 Lüksemburg AB zirvelerine katılıyor. Bu zirvelerde Avrupalı liderler ve devlet başkanları ile “Türkiye’nin neden AB’ye alınması gerektiği” ile ilgili görüşmeler yapıyor. Bu liderler arasında kimler mi var? Kimler yok ki: Fransa Eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Kıbrıs Eski Cumhurbaşkanı Tassos Papadopuolos, Fransa Eski Cumhurbaşkanı Valéry Giscard D’Estaing, Yunanistan Dışişleri Eski Bakanı ve şimdiki Başbakan Andreas Papandreu, İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, İtalya Eski Başbakanı Roman Prodi, AB Komisyonu Yüksek Temsilcisi Xavier Solana ve daha onlarca Avrupalı lider, diplomat ve siyaset adamı.
Gelelim tekrar memlekete... 3 Kasım 2002 seçimlerinde AK Parti İstanbul 2. Bölge Milletvekili Adayı, 28 Mart 2004 yerel seçimleri için Ankara’nın Çankaya ilçesinden AK Parti Belediye Başkanı Aday Adayı oluyor. 22 Temmuz 2007 tarihindeki genel seçimlerde ise Diyarbakır’dan bağımsız milletvekili adayı.
Bilim, sivil toplum dernekleri, iş hayatı, sporculuk, barış elçiliği ve diplomatik sözcülükten sonra sırada ne var? Dedim ya, ben anlamam; Nil Hanım’a göre sırada yazarlık geliyor: “Nil’in Ak Günlüğü” isimli kitabı Eylül 2003’te Türkiye’de ve Avrupa’da aynı anda yayınlanıyor. Kalem ile mikrofon akraba ne de olsa; 2005 yılında Flash TV kanalında 2 ay süren “Düşünce Kampı” adlı siyasî tartışma programına 60 gün boyunca farklı siyasî görüşteki 7 tartışmacıyla katılıyor. Demokrasiyi, halkların eşitliği ve özgürlüğünü, Kürt kimliği ve Kürt sorununun çözümünü savunuyor. Plaketle ödüllendiriliyor.
Ancak bütün bu müsbet yönlerine, olumlu özelliklerine karşılık, çok menfi bir yönü, olumsuz bir özelliği de var Nil Demirkazık’ın: Ülkesini, toprağını, halkını, insanlarını çok seviyor Nil Hanım. Ortadoğu’da ve Avrupa’da ülkesini en iyi şekilde temsil etmeye çalışan, dolu dolu yaşamını ülkesine ve milletine hizmete adayan bu insanı, ülkesini seven herkesi bekleyen aynı akıbet karşılıyor: Yazdığı yazılar, yaptığı televizyon konuşmaları ve Kürdistan’a yaptığı seyahatler nedeniyle Kasım 2007’de “PKK – Kongra Gel üyesi olmak, reklâm ve propagandasını yapmak” iddiâsıyla tutuklanıyor. Sincan F Tipi Cezaevi’nde “terör suçlusu” olarak 3 ay tutuklu kalıyor. Şubat 2008’de tahliye oluyor. Daha sonra Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde (DGM) 8 – 20 yıl arası hapis cezası ile yargılanıyor; 18 ay hapis cezasına mâhkum oluyor.
Evli ve iki kız annesi olan Nil Demirkazık, özellikle Diyarbakır, Batman, Mardin, Siirt, Van ve Hakkari illerinde siyasî çalışmalarda ve gözlemlerde bulunuyor. İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi ve Kürd – Der üyesi.
Nil Demirkazık, halen Dünya ve Ülkemiz Çocuklarına Sağlık, Eğitim ve Yardım Derneği (ÇOCUK – DER) Genel Başkanı ve Avrupa Girişimi Sözcüsü – Başkan Yardımcısı.
Nil Hanım, İngilizce, Fransızca ve İtalyanca dillerini çok iyi derecede biliyor. Fakat kendisine yönelttiğim sorulara bu dillerden hiçbiriyle cevap vermiyor. O’nun bildiği başka bir dil daha var; “gönül dili”. Sohbeti bu dilde yapıyor:
* * *

1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Türkiye’de devlet bireyden, halktan korkuyor. Devlet sürekli olarak bireyine karşı şiddeti içerecek önlemler alıyor ve bununla da yetinmeyerek bu önlemleri uygulamaya koyuyor. Bir devlet düşünün, yıllar yılı “Kürt yok, Türk var; Kürt sorunu sanaldır” diyerek bir halkın kimliğini red ve inkâr ederek Kürtçe konuşulmasını bile yasaklıyor. “Kürt” diyeni, “Kürdistan” diyeni fikir suçundan dolayı hapsedip, içeride de bunlara şiddet uyguluyor. Kürtçe isim konulmasını yasaklıyor ve hatta Kürtçe dağ, nehir, köy isimlerini kanun zoruyla değiştiriyor. Bir devlet politikası olarak “bir halkı yok saymak, kuşatmak, gözünü korkutmak, sindirmek ve cezalandırmak” üzerine tasarlanmış stratejileri uygulamaya koyuyor. Türkiye’nin askerî – politik yöneticileri yıllardır kindar, inkâr ve asimilasyon politikalarını savunarak Kürt halkını ve bu topraklar üzerine yaşayan mozaiği, farklı unsurları reddederek, Türkiye topraklarını tek bir ırkın, “Türk ırkının” aslî vatanı ilan ettiler.
Nüfûsun bir kesimini, diğer halklara karşı kinle eğitip, bir yüzyıldan fazladır çocuklara Türk ırkının üstün olduğunu öğreten, bugüne kadar kendi topraklarında aşırı sağcı formasyonlara izin veren ve onurlandıran bir zihniyetin Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin ismi asimilasyon amaçlı olarak değiştirmesi demokrasiyi hala içselleştiremediğinin bir kanıtıdır. Hâlâ ısrarla sürdürülen asimilasyoncu politika ve stratejilerle, paranoyakça düşüncelerle fanatik milliyetçiliğe giden tehlikeli bir yolda ilerliyorlar.
Kimliklerin reddine yönelik politika yapmaya çalışan unsurların bu şovenist çabaları aslında Türkiye’de var olan bir mozaiği ve çok kültürlülüğü inkâr ederek, mayınlı arazide yol almaktır.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel politikası, Kürtler’in toplumsal ve etnik bir grup olarak, Kürtçe’nin bir dil olarak inkârıdır. Kürtçe’nin vasfı hâlâ “Türkçe’den başka, geleneksel olarak konuşulan mahallî diller ve lehçeler” kategorisindedir. Kürt halkının yıllardır yaptığı mücadeleden, verdiği 35 bin candan sonra Türkiye’nin, Kürtler konusundaki açılımı şu kadardır: “Herkes kendi evinde, tarlasında, ahırında kendi diliyle konuşabilir.” Hemen arkasından da, 80 senedir zaten konuştuğu, bu konuda hiçbir sorun olmadığı söylenmektedir. 1991 yılında dönemin başbakanı Süleyman Demirel, “Kürt realitesini kabul ediyoruz” demişti. Daha sonra Turgut Özal “Kürt Sorunu vardır” dedi. Bir önceki hükûmetin başbakan yardımcısı Mesut Yılmaz ise “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” ve son 2005 yılı ortalarında da şimdiki başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Kürt sorunu vardır. Devletin de hataları olmuştur, sorunlar ancak demokrasiyi geliştirerek, demokrasiyi çoğaltarak aşılır” şeklinde sorunu tanımladıysa da bu kişilerden hiçbiri resmî devlet görüşünü değiştirme cesaretini gösteremediler. Devlet ve hükûmet yetkililerinin sürekli dile getirdikleri asimilasyon politikası şu şekilde işlemeye devam ediyor: “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür”, “Ne mutlu Türküm demeyen herkes Türk Devleti’nin düşmanıdır.”
Türkiye’de yapılmak istenen, Kürt halkının diline müdahale edilerek, halkın tarihi, geçmişi ve kültürüyle arasındaki tüm bağları koparmaya çalışmaktır. Bunun anlamı ise halka etnik kökenini unutturarak, onu asimile olmaya zorlamaktır.
84 yıldır “ulus devlet” sürecini inşâ etmeye çalışan Türkiye Cumhuriyeti’nin, kuruluşunda gelişmiş Batı devletlerinde olduğu gibi ulus devletin kuruluşuna öncülük edecek ulusal nitelikte ticarî ve sanayiî burjuvazisi yoktu. Bundan dolayı cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte askerî ve sivil bürokrasi öncülüğünde, Türk dilini, kültürünü ve kimliğini temel alan millî bir burjuvazi yaratıldı. Türk dili “tek resmî dil” olarak kabul edildi. Günlük yaşamdan ekonomiye, siyasetten medyaya kadar her alanda “tek dil” olması için devletin tüm araçları ve olanakları seferber edildi. Nitekim bu süreç bugün büyük oranda başarıya ulaşmış durumdadır.
Oysa, Kürt halkının bin yıldır birikmiş özlemleri, hasretleri var. Bu halk demokrasiyi özlüyor, eşitlik ve özgürlük istiyor. Türk halkına tanınan hakların tümünün Kürt halkına da tanınmasını talep ediyor. Anadilini özgürce kullanmak istiyor. Çocuklarının kendi dillerini bilerek büyümesini görmek istiyor. Kürtçe eğitim veren okulları, basın organları, gazeteleri, televizyonları, güçlü sivil toplum örgütleri olsun istiyor. Köylerinin, dağlarının, nehirlerinin isimlerini geri istiyor. Gerçekdışı ve çağdışı dayatmalar konusunda daha fazla ısrar etmek son derece anlamsız ve ayrıca Türkiye’nin çıkarlarına da aykırıdır.
Kürt kültürü ve dili üzerindeki baskıların ve yasakların kaldırılması için acilen mücadele edilmelidir. Anadil ve kültürün kesintiye uğratılması kültürel bir soykırımdır.
2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?
Haritadan silinen isimlerin geri alınması, demokratikleşme sürecinin ilk adımı olarak kabul edilebilir. Acilen gerçekleştirilmelidir. Başlatılan imza kampanyası haklı bir talebin kamuoyunda dile getirilerek tartışmaya açılmasını sağlamıştır ve çok olumludur. Sivil toplum kuruluşu olarak bu talebi zaten uzun süredir savunuyoruz. Bugün Türkiye’de, yüzünü topluma değil devlete dönmüş, sosyal adalet sorunuyla değil, güvenlik ve egemenlik süreçleriyle ilgilenen, Türkiye’yi demokratikleşmeye karşı korumayı amaçlayan millîyetçi – ulusalcı bir ideolojinin varlığı ile karşı karşıyayız. Özürlü bir demokrasi ve törpülenmiş özgürlük tanımlarıyla hiçbir aydınlık hedefe ulaşamayacağımızın bilincinde olan Türkiyeli aydınlar olarak cesur ve kararlı olmak durumundayız. Üç – beş millîyetçi fanatiğin rûhunu okşayacağız, beş – on ırkçının nostaljik öfkesini tatmin edeceğiz diye özgürlüklerden, demokrasiden, kültürel hakları savunmaktan asla vazgeçmemeliyiz. Hepimiz kendimizi ve geçmişimizi temize çıkarmak için tarihî bir fırsata dönüştürebiliriz önümüzdeki süreci. Uzlaşmaz ve yok sayıcı çözüm önerilerinden ziyade, daha gerçekçi değerlendirmelerle umudumuzu çoğaltabiliriz. Büyük devlet olmanın şartı da geçmişte yapılan hataları kabul etmek ve gerçeklerle yüzleşebilmektir. Tarihiyle hiçbir düzeyde yüzleşmemiş, mağdurlarına da hesap vermemiş bir devletin halklarıyla barışması mümkün değildir. Bu tarihî misyonu Türkiyeli bir aydın olarak üstlenmekten de ayrıca büyük bir onur duyuyorum.
3 – Nil Demirkazık, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?
Ben sıfırdan bir köy kursaydım ona “AŞITÍ” ismini verirdim. Zira Türk – Kürt kardeşliği ancak barışarak sağlanabilir. Diyaloğun, barışın, uluslararası dayanışmanın değil, içe kapanmanın, savaşın ve çatışmanın öne çıkmasına neden olunmuştur. Küreselleşmenin ortaya çıkardığı sorunları da çözmenin yolu, yine halklar arası kardeşlik, birlik rûhunun ve birarada ortak yaşama ortamının yaratılmasından ve demokrasiden geçmektedir. O açıdan, demokrasi, çağımızın en önemli olgusu durumundadır. Demokrasiye ve barışa inanan, tutarlı bütün kurum ve kuruluşların sorumluluklarına sahip çıkmaları durumunda, Türkiye’de Türk – Kürt kardeşliği doğru bir zemine oturabilir. Barışın, toplumsal hak ve özgürlüklerin, eşitliğin, demokrasinin ülkede yerleşmesi ile Türkiye, bir uygarlık projesi olan AB’ye doğru daha hızlı olarak yol alır. Artık “emrivakiler ülkesi” değil, bir “demokrasi ve hukuk ülkesi” çizgisine ulaşır.
Paylaşmak, sevgi, yüzleşme, vefâ, aşk, cesaret, farkındalık, itiraf ve barış bizi çağırıyor. Bizi bekliyor kucaklaşmanın geç kalmış hasreti…
O zaman, belki o zaman, çocuklarımızın gözlerindeki sorulara karşı vicdan borcumuzu ödeyebiliriz… Hüzünlü ağaçlara, kırgın ırmaklara, küskün uçurumlara, yaralı dağlara, yaslı yağmurlara, rüzgarsız mezarlara, tohumsuz topraklara, çatısız evlere, yakılan köylere, üşüyen yüreğimize, ertelenen aşklara karşı belki o zaman borcumuzu ödeyebiliriz!
Kardeş kanının akmadığı, “barış analarının” ve “şehit analarının” kucaklaştığı, askerlerin ve hevallerin birbirlerine mermi yerine karanfil attığı, barışın ve demokrasinin egemen olduğu bir Türkiye’nin hayâlini kuruyorum. Bu rüyâyı gerçekleştirmeye bir “barış köyüyle” başlamalıyız.
4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?
Ülkemizin birçok şehrini seviyorum ama aralarında bir tercih yapsam Amed derim. Biliyorsunuz orası Kürtler’in kalbi, kalesi, başkenti, rüyâsı, kısacası her şeyi... Ayrıca Amed barış ve kardeşliğin simgesi olmuş bir şehir. Son seçimlerde Amed’den bağımsız milletvekili adayıydım. Yıllardır bölgede olmama rağmen ben Kürt insanını, Kürt kardeşliğini, Kürt dostluğunu orada tanıdım. Yine Kürt halkının sorununu, çaresizliğini orada gördüm. Yine orada barış ve demokrasi konusundaki kararlılıklarına ve dirençlerine şahîd oldum. Kısacası Amed benim için Kürdistan’ın kalbidir. Türkiye’nin demokrasi ve barışa gidecek yolu oradan başlayacaktır. Bu konudaki düşünce ve duygularımı Amed’i tam olarak anlatan bir şiirle noktalıyorum:
“Merhaba Amed'in kızı
bilirsin sen
kaç bahar uyandım isyana
kaç bahar yeşili sevdim gözlerinde
kaç bahar
kardelen oldum karın zulmüne
ve
ben hep Amedi aradım yarınların özgür yerinde
surları
bir kez gördüm
bir kez baktım seyran bağlarına
bir kerede
senin gözlerinde
sevdası yansıdı yüreğime.
zindanlarını duydum tıpkı masal gibi
masalın en acımasızı
direnişini gördüm
hançepek’in kırıklarının hançerinde
seni bir kere gördüm Diyarbakır
seni bir kere gördüm ümidimin başladığı yerde.”
5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?
Nehirler bakımından ülkemizin çok şanslı olduğu bir gerçek. Bunların arasında benim için en değerli olanı Dicle. Zira ben Dicle Nehri’nin hem başladığı hem de sonlandığı yeri gördüm. Ayrıca dünyaca ünlü kültür mirasımız Hasankeyf, bölgeye hayat veren Dicle Nehri üzerinde bulunuyor. Dicle’nin bir diğer özelliği de tarih boyunca “verimli hilâl” olarak kabul edilen bereketli toprakları sulaması. İnsanın hayat bulduğu kara parçasını sulayarak insanlığın gelişmesine katkıda bulunduğundan dolayı benim için çok değerlidir ve ayrı bir öneme sahiptir.
6 – Desem ki, ben de ikinci bir Nil Demirkazık olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?
Sizi ikinci bir Nil Demirkazık olma konusunda hem uyarır, hem de teşvik ederdim. Uyarım şu olurdu: Belli bir kesim tarafından “vatan hâinliği” ile suçlanarak ölüm tehditleri almaya ve hep tetikte yaşamaya ama yine de “insan” olmaktan vazgeçmeden halkların kardeşliğini, demokrasiyi ve Kürtler’in kültürel haklarını savunmaya ve bu uğurda bedel ödemeye bir Türk olarak razı mısınız?
Teşvik ederdim; zira hem Türkler’in hem de Kürtler’in Türk kökenli barış elçilerine çok ihtiyaçları var, çünkü Kürt sorunu çözülmeden Türk sorunu çözülemez. Ayrıca bir Türk olarak Kürt halkının haklı dâvâlarını savunup onlara destek olmak inanılmaz derecede vicdanları rahatlatan insanî bir duruş. Ve ne yazık ki ikinci bir Nil Demirkazık olmaya kimsenin cesareti yok. Zira bu ülkede demokrat olmak, özgürlükleri ve eşitliği savunmak kolay değildir. Ödülü ise cezalandırılmaktır. Kürt etnik kimliğine sahip olmayan biri olarak düşüncelerim fazla “cesur” bir girişim olarak görülebilir. Ancak ben kendimi her şeyden önce “İNSAN” olarak gördüm ve görmeye de devam edeceğim. Sonuçları ve bedeli ne olursa olsun...
7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?
Yirminci yüzyıldan yirmibirinci yüzyıla geçiş yalnızca sıradan kronolojik bir olay olmadı. Çağ değişimi, avlanma çağını bitirdi. Dünya, hak ve özgürlükler çağına girdi. Demokrasi zafer kazandı.
İnsanlığı avlanma çağına taşıyan bir önceki yüzyılın zorba devletleri, insan beyninin hücrelerine sloganları tıkabasa doldurdular ve mantık polisleri yerleştirdiler. Beyinleri ideolojik banyodan geçirdiler. Yarattıkları pastorize “hiç kimseler” sahte kimlik kartlarıyla dolaştılar. Kurulu düzeni sorgulamak, kınamak, mahkum etmek yasaktı.
Ortalıkta doğruyu söyleyen de, doğruyu dinleyen de kalmamıştı. Ceza yasaları, düşünce yasakları denilen ve rejimi kemiren kötü huylu hücrelerle doldurulmuşlardı.
Sonuçta, devlet de, birey de, insanlıklarını yitirdiler, tükendiler.
Çünkü toplum, ideologların, yöneticilerin, toplum tasarımcılarının hamur gibi yoğurup biçim verecekleri bir varlık değildi. Nitekim, topluma deli gömleği gibi giydirilen “tek biçimli insan yaratma ve arındırma” girişimleri, bu ideolojiyi savunan ülkelerde, her zaman, telafi edilmez acılar getirmiştir.
Özgürlükleri reddederek, insanı tanımlayamayız. İnsan, haklarla ve özgürlüklerle donatılmış, haklar ve özgürlükler üreten bir odaktır. Hakları, özgürlükleri devlet üretmez, birey üretir. Bu yüzden birey, devletin önündedir. Birey yaşarsa, devlet yaşar.
Özgür toplum kaçınılmaz olarak, iyi, ahlaklı toplum demek değildir. Ancak, iyi, ahlaklı toplum, kaçınılmaz olarak özgür insanların varlığını gerektirir. Çünkü, özgürlüğün olmadığı yerde baskı, baskının olduğu yerde ikiyüzlülük, yalancılık ve kurnazlık vardır. Orada doğruyu söyleyenler yalnızca kahramanlardır.
Özgürlüğün olduğu yerde ise doğruyu söylemek sıradan bir insanlık ödevidir.
Özgürlükleri kötüye kullanacakları ya da düzeni yıkacakları bahanesiyle düşünceleri açıklama özgürlüğü sınırlanamaz, yasaklanamaz. Böyle bir topluluk, henüz avcılık evresindedir.
Avladığı değer ise, düşüncedir, inançtır, insan beynidir.
Demokrasi hepimizin hem ülküsü, hem de gerçeğidir.
Demokrasi bir üst dildir.
Demokrasi, ideolojik duvarları yıkar. Kutuplaşmayı, cepheleşmeyi, karşılıklı dışlamayı ve yok etmeyi engeller. Şiddeti çağıran çatışma kültürünün yerini uzlaşma kültürüne bırakmasını sağlar, sentezlere dönüştürür.
Bütün totaliter rejimler, bu süreci iyi bildikleri için, özgürlükçülüğün ve çoğulculuğun amansız düşmanı kesilmişlerdir. Ama baskı ile sağlanan barış, aslında için için süren bir savaştır. Böylece rejim bağışıklığını yitirir. Çünkü yasaklanan güçlenir ve sonunda kazanır. Yasak kapakları kalktığında ise her yeri sel kaplar.
Artık ortada “tartışan insanlar” değil, “çarpışan ordular” vardır.
Demokrasi, farklılıklar, kimlikler rejimidir. Demokrasiyle güvence altına alınan çoğulcu sivil toplum, tekbiçimliliğe değil, farklılaşmaya dayanan bir yapıdır. Öyleyse öteki kaybolmamalıdır. Eğer kaybolursa, öteki dışında kalanların kişilik ve kimlikleri derinleşmez, zenginleşmez, sığlaşır, yoksullaşır. Bu yozlaşmadır, çürümedir.
Biliyoruz ki, demokrasi, çeşitlilikleri dışlamaz, barındırır. Değişmeyi, dönüşmeyi, başka kimlikleri birliktelik içinde barındırmayı ancak açık bir toplum başarabilir. Demokrasi karşıtı düzenler ise, farklılıkları reddeden, sanal ve gerilime gebe bir düzen yaratırlar.
Bu yüzyılda farklılıklar çağını yaşıyoruz. Bunun anlamı, özgürlük, özgünlük, çeşitlilik, çok mantıklılık, çok odaklılıktır. Çağımızda dünya, kimlikler demokrasisini yaşıyor. Bu demokrasi; bireyin “kendi olma hakkı”nı, inandığı değerler üzerine bir yaşam biçimi kurma özgürlüğünü savunmaktadır.
Biliyoruz ki, demokrasi, insanları kendi kimlikleriyle tanıyacak kadar yürekli, fişlenmiş yurttaşlara gerek duymayacak kadar saydam, kuralları popülizmle sulandırmayacak kadar sağlam bir rejimdir.
Çağcıl demokrasi, insanı, özelliklerini gözeterek kendisi kılan kültürel kimliği korumak zorundadır. Demokrasi; dayatmacı, hegemonyacı kimliği dışlar. Çünkü demokrasi; kavrayıcıdır, kucaklayıcı ve yaşatıcıdır. Hiçbir inancı, düşünceyi dışlamaz, yok saymaz.
Demokraside devlet bunalım çözer, bunalım yaratmaz. Bunalım yaratan bir devlet, hasta bir aygıttır.
Özgürlükçü demokraside halk, bağımsız, özgür, eşit öznelerden oluşan bir topluluktur.
Demokraside kafalar kırılmaz, kafalar sayılarak değerlendirilir. Çünkü demokrasi onurlu bireylerden oluşur.
Demokratik rejimde devlet bir ideolojinin militanı olamaz.
Demokrasi hukukun üstünlüğüne dayanır. Hukukun üstünlüğüne yaslanan devlet, yönetenler başta olmak üzere, hiç kimse hukukun ne üstündedir, ne altındadır, yalnızca içindedir.
Hukukun karşısında herkes eşittir. Her görüş, her düşünce hukukun egemenliği içinde birlikte yanyana yaşar, yarışır ve gelişir.
Ve Türkiye, tarihin en etkileyici öyküsü, uygarlık tasarımı olan Avrupa Birliği’ne, ancak, demokrasiye inanmış demokrat bireylerle girebilir.
“Öteki benim eşitim” diyebilen, ötekine saygı duyarak onunla tartışan, ötekilerin hak ve özgürlükleri çiğnenmeye kalkışıldığında, kendi hak ve özgürlükleri çiğnenmişçesine, çiğneyenlere karşı çıkan, “Görüşlerinize katılmıyorum ama onları dile getirme hakkınızı sonuna dek savunacağım” diyebilen Voltaire bilinci kazanmış demokrat ve çağdaş bireylerle.


≈ ŞÜKRÜ GÜLMÜŞ ≈

Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz ikinci isim, onca birikimine, onca yaşanmışlığa rağmen sadeliğinden ve doğallığından hiçbir şey kaybetmemiş olan bir feylesof, bir bilge: Düşünür – Yazar Şükrü Gülmüş.
O’nu anlatmak nasıl olur, nasıl yapılır, bilmiyorum. Bunu berecerebilir miyim, ondan da emin değilim. Zor olanı deneyeceğim:
Doğumundan başlayalım isterseniz, en başından. Bunu hem de annesinden, O’nu doğuran anacığından dinleyelim, ne dersiniz?
Bir gün kendisi de merak etmiş, Şükrü Hoca. Oturmuş anacığının dizinin dibine, sormuş, “Ana ben ne zaman doğdum?” diye. Annesi önce kulaklarını çekmiş, sonra sağ yanağından şöyle bir makas almış, sonra da saçlarını okşamış. Ve sonra cevap vermiş. Şükrü Gülmüş, annesiyle bu diyaloğunu “Korkum Gölgem Gibi” adlı kitabının arka kapağına yazmış. Şu satırlarla:
“Aklım erip de sorduğumda anama
Anam dedi ki bana:
- Oğul sen kızıl karın yağdığı
Sarı ineğin doğurduğu
Kıtlık kıran bir zamanda
Tarlada çalışırken ben
İşte o zaman doğdun sen.”
“Bu benim ve benim gibi – doğumu belli olmayan - her Kürd’ün doğumudur” diyor Batman – Hasankeyfli Şükrü Gülmüş Hoca, bu olayı anlatırken.
01.01.1951 doğumlu, Fatma ve İbrahim’den olma Şükrü Gülmüş, kendisi değil; O’nun ağabeyi. 2 yaşlarındayken yitirmiş abisini. Abisinin boğazına, babasının Dicle Nehri’nde yakalayıp getirdiği bir balık kılçığı giriyor ve Hasankeyf’e yetiştiremediklerinden ölüyor.
Abisinin nüfûsuyla yaşama atılıyor, Şükrü Gülmüş. Abisi ölüyor; ama kimlikte kendisi yok, abisi yaşıyor.
8 veya 9 yaşlarında bir çocuk olduğunda, başka bir ağabeyi, Sabri abisi okula kaydediyor kendisini. Orayı bitiriyor.
Batman Petrol Ortaokulu’na gitmek istiyor; başvuruyor, yaşı büyük diye almıyorlar. Ne de olsa abisinin kimliğini taşıyor. Ailesi de mecburen 01.01.1954 doğumlu Mehmet Şükrü Gülmüş olarak yeni doğum kaydı yaptırıyor kendisi için. 01.01.1951 doğumlu Şükrü Gülmüş için de ölüm ilanı veriliyor, böylece. Artık O, abisi değil, kendisi. Essah yani, sahici.
3 yılda ortaokulu bitiriyor. Ardından 4 yıllık parasız Kırşehir Yatılı Öğretmen Okulu’nu kazanıyor. Ordan 1974 – 75 döneminde mezun oluyor. O artık, Şükrü Hoca!
Mardin’in Ömerli ilçesinin Kaynakkaya (Kudê) ve Güzelağaç (Merzika) köylerinde 3 yıl öğretmenlik yapıyor. “Er öğretmen” olarak görevini bitirince bırakıyor öğretmenliği.
Daha 1978’lerde Kürdistan İşçi Partisi (PKK) hareketiyle ilişkiye geçiyor. Bu süre zarfında Mardin’de il düzeyinde görevler veriliyor kendisine. Suriye, Lübnan ve Filistin kamplarına eğitim amaçlı gidiyor.
Dönüşte yakalanıyor. 28 Şubat 1980’den 12 Aralık 1990’a kadar, tam 11 yıl hapis hayatı. 8 yıl şu meşhur Diyarbakır Cezaevi’nde kalıyor. Ardından, 1 yıl da Urfa Cezaevi’nde. Yetmedi, 2 yıl da Ceyhan Cezaevi’nde. Toplam 11 yıl; dile kolay.
Çıkıyor ardından. Dışarıya; dışarıdaki içeriye. Dışarıdakilerin içine giriyor.
Yeni Ülke Gazetesi’nin İzmir temsilciliğini yapıyor. Gazetecilikte oldukça başarılı olunca, merkeze, yazıişlerine geliyor. Yeni Ülke Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği, Özgür Gündem Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği, Zagroz Yayıncılık Genel Yayın Yönetmenliği; art arda yapıyor hepsini, sırayla. 1993 yılında Abdullah Öcalan’la ters düşünce ayrılıyor PKK’den.
Hastalanıyor; bedensel ve psikolojik sorunlar yaşıyor.
Almanya’nın Köln şehrine geliyor. 2 yıl hastanelerde, hapishane ve tımarhanelerde kalıyor. Tımarhaneye kadar düşüyor.
Küçücük bir bedene sahip olan Şükrü Hoca, yaşamda sırtına binen ağır yükleri daha fazla kaldıramıyor. Çöküyor omuzları. Sonra yavaş yavaş toparlanıyor, kendine geliyor; düzeliyor. Atlatıyor her şeyi.
1999 yılında Nasname.com sitesini açıyor. “Özgür Bireyler Topluluğu” logosuyla başlıyor yayın hayatına Nasname. Kendi kurduğu Nasname’yi bırakıyor sonra Şükrü Hoca.
Sercavan.com adıyla başka bir site açıyor; halen Serçavan’ın sahibi ve yayın koordinatörü. Sercavan.com sitesi, Kürt toplumunda sıkça kullanılan “Serseran Serçavan” (Başım Gözüm Üstüne) deyimine muhalefet olsun diye, “Serdılan Serçavan” (Gönlüm Gözüm Üstüne) mottosunu kullanıyor. Şükrü Hoca’nın keşfettiği bir deyim bu. Çünkü O’na göre “Serseran” (Başım Üstüne) ifadesi, Kürt toplumunu hep şahıslara, fertlere köle yapan bir rûh halini yansıtıyor. O’nu böyle bir tavır almaya iten sebep, kendi ifadesiyle, “geçmişiyle hesaplaşma arzusu”. “Serseran” (Başım Üstüne) yerine “Serdılan” (Gönlüm Üstüne) ifadesini kullanıyor. O, “kula kulluğu” yansıtan ifadelerden kaçınılmasını tembihliyor. İnsanın insanı başının üstünde taşımaması gerektiğini, insanın insana gönlünde yer açması gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Bu öğretiyi yerleştirmeye çalışıyor.
Evli olan Şükrü Hoca, Mizgin ve Tekoşin adlı iki çocuk babası.
Şükrü Hoca’nın 6 tane kitabı var. Bunlardan birini, Almanca olarak kaleme almış. Kitaplarını, makalelerini ve denemelerini Kürtçe, Türkçe ve Almanca dilleriyle yapıyor. Fakat sohbetlerini “gönül diliyle”; yani“Serdılan” tadında:
* * *

1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Osmanlı İmparatorluğu çağın gereklerine ayak uydurmaktan uzaktı. Çünkü dünyada gelişen kapitalist üretim tarzı, bu türden imparatorlukları tepe teklak etti. Osmanlı ile İngiltere İmparatorluğu karşılaştırıldığında bariz olarak şu fark ortaya çıkar: İngiltere kendi “Güneş Batmayan İmpartorluğu”nu, içinden yeni bir genç burjuvazi çıkararak yeniledi. Osmanlı yıkıldı ve yıkılması mutlaktı. Ancak, başta İngilizler’in yardımıyla “Bu Hasta Adam’dan ne çıkar?” sorusunu sordular. Ve bunu Mustafa Kemal adlı bir Osmanlı subayı üzerinden uygulamaya soktular. Bu noktadan itibaren olaya şöyle bakmak gerektiğine inanıyorum:
- Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkma hikâyesi ile Kürt beyleri - ve o dönemin yurtsever güçleri - Sivas Koçgiri’de biraraya geldiler. Bu tehlikeyi sezdiler. Mustafa Kemal, çok kurnaz, sinsi ve pragmatist davranarak Erzurum, Sivas ve Amasya gibi yerlere giderken, Kürtler’i yanına çekmeyi becerdi. Burda “eşyaya ismiyle hitâb etme” prensibini görüyoruz. Hatta, halk dalkavukluğu ve halkın dilini, dîni ve millî duygularını okşadı. Zaten Osmanlı dönemine yekpare olarak bakıldığında, ne Kürd’ün halk olarak ismi, ne de ülkesi Kürdistan reddedilmiştir.
- Buna “üstü örtük olan” TC’nin ilk dönemi demek mümkün. Kürd’ün ismi, varlığı ve ülke gerçeğinin değişimi TC’nin Kürdistan’daki askerî işgalinin sağlanmasından sonra olmuştur. Yani 1919 Koçgiri’den 38 Dersim İsyanı’na kadar. Kürdistan halkı, bu haksız ve işgalci güce karşı sonuna kadar direnmiştir.
- 38 işgaliyle beraber her yere bir karakol, karakolun yanında da bir okul yapılmıştır. Kürdistanlılar’a, tüm halklara, dinî ve millî azınlıklara, “Türkiye Misak-ı Millî andı, sınırları içinde kalan herkes bundan sonra Türk’tür” denmiş ve bunun gerekleri yapılmıştır. Bu anlamıyla genç TC, Kürdistanlılar için, inkâr ve yok olmak demektir. Ve elbette her işgalci, talancı gücün ilk yaptığı şey; mevcut halkı adı, sanı ve ülkesiyle değil, başka sıfatlar bularak hitap etmesi olayıdır. Bunun en bariz olarak, “Barbarları Beklerken” adlı kitaptan bir örnek vermek istiyorum:
“Ülkeleri işgale uğrayan Afrika ve dünya mazlum halklarına ‘bir şey, bir eşya gibi’ hitâb edilmiştir. Bu öyle bir hâl alır ki, sonunda o halkın insanları da buna inanmaya başlarlar, kendilerinin ‘hiçbir şey’ olduğuna inanırlar. İşte felâket bu durumdan sonra başlar. Yine N. Makyavelli o ünlü ‘Hükümdar’ kitabında şöyle bir örnek verir ve, ‘Eğer hükümdar, bir halkı ve bir zümreyi denetimi altına almak istiyorsa, önce onur direğini yerle bir etmeli. Onu yerle yeksan etmelidir. Sonra da elinden tutup, yavaş yavaş kaldırmalıdır. İşte o zaman o halk ve o zümre sürekli hükümdara nefretle değil, sadakatla sarılır’ der. Kürdistanlılar’a da bu uygulanmış ve kısmî olarak bu yöntemle başarı elde edilmiştir. Tam olarak başarı elde edilememesinin sebepleri ve Kürdistanlılar’ın bu güne kadar gelmesi ise başka bir konudur.
Verdiğiniz sayı salt yerleşim birimleriyle ilgilidir. Ama buna bir de “Soyadı Kanunu”nun yürürlüğe konulmasıyla, insanların soy / sop ve akrabalık kadar tarihlerinden koparılması da var. Geçmişiyle bağı koparılan insan, kökü koparılan bir ağaca benzer. Köksüz ve saksılarda çınar yetişir mi?
2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?
Bir kaç gün önce sayın M. Latif Yıldız, Hasankeyf’le ilgili bir yazı yazdı; www.sercavan.com sitemize aldık. “Foto Üstü” yazıda şadece şunu söyledim: “Ele, güne / Eloğlu, el kızına kızmaya gerek var mı? / Katili biziz Hasankeyf’imizin”.
Burda şunu vurgulamak istedim: Düşman ne kadar güçlü ve gaddar olursa olsun, bizlerin, Kürdistanlılar’ın ısrarla değerlerimize sahip çıkarak, dilimizi ve kültürümüzü koruyarak bu düşmanı alt etmemiz mümkündür. Bana göre Kürdistan’ın hâlâ bu durumda olmasının birinci suçlusu mevcut düşman güçler değildir. Bizim dâvâmıza, değerlerimize çok az sahip çıkmamızın sonucudur. Kürtler’de “millet, ülke” bilinci çok zayıf. Bir yazarın ifadesiyle; Kürtler’in millîyetçi - ve buna vatanperverliği de eklemek durumundayım - olmamalarından ileri gelmektedir. 22 Arap devletinin varlığı ama – ortalama 30 milyona sahip - bir halkın hâlâ devletsiz olması başka ne ile açıklanabilir?
Kürdistan’da bulunan eski yerleşim birimlerinin iadesi ve geri verilmesi için başlatılan kampanyaya severek ve isteyerek imza attım. Bu çok uzun yıllardan beri ihmal ettiğimiz öz bir istemdir. Bunun mutlaka dillendirilmesi gerekirdi. Ancak böyle bir kampanya yapılırken, bu eski yerlerin isimleri istenirken; asıl olarak Kürdistan’a “Doğu, Güneydoğu, Orası, Doğu Bölgesi” gibi bir hitâb beni yaraladı. Biz Kürt ile Kürdistan’ı güneş ve ay kadar bir gerçek olarak görmeliyiz ve bu net gerçeği önce bizim dillendirmemiz gerekir. Hatta daha önce verdiğim bir söyleşide; “Aslında et ve tırnak hikâyesi Kürt ve Kürdistan için geçerlidir, Türk ve Kürt için değil. Biz bir halk isek, adımız sanımız varsa, mutlaka bir toprak parçası üstünde yaşarız. Kürd’ün yaşadığı yere de Kürdistan denir. Hatta her halk ve ulusun sonuna gelen “- istan” eki, “yer / memleket” anlamındadır. Sanrım bazı Avrupa ülkerinde buna “land” deniyor.
Bu kampanya gerekli ve yerinde bir harekettir. Ancak bu imzacılarla sınırlı kalmamalı. Asıl olarak her yerleşim birimindeki en ümmî ve bihaber insana da ulaştırılmalı. Hatta bazıları imza yerine parmak basmalı. “Ez navê gûndê bav û kalê xwe dıxwezım” diyebilmeli her yaşlı çınarımız, dedemiz ve amcamız; parmak basmalı.
Biraz ters bir örnek olabilir ama tıpkı “Referandum” şiârına benzettim durumu: “Yetmez ama EVET”. Ancak Kürt ve Kürdistan mutlaka dillendirilmelidir. Özellikle Kürtler dillerini düzeltmeli. Hâlâ Güney Kürdistan Federal Hükûmeti’ne “Kuzey Irak” diyenler yok mu? Bu hatır, gönül veya günlük çıkarlarımıza göre ayarlanmayacak bir durumdur. İlginç bir örnek vereyim bu durum için:
Bir Kürt ile bir Türk, Güney Kürdistan’a ticarî iş için giderler. Türk’ün karısı tam sınırda telefon eder:
- Canım nerdesin? Durumun iyi mi?
- Evet evet, gayet iyiyim, merak etme.
- Peki nerdesin şu an?
- Azerbeycan sınır kapısında. Biraz sonra Azerbeycan’a gireceğiz.
- Aman aman iyi. İyi ol da...
Kürt olan arkadaşı devreye girer ve bozulur:
- Bu Azerbeycan da nerden çıktı? Birazdan Kürdistan’a gireceğiz. Doğru söyleseydin ya karına!..
- Ya sen deli misin? Vallâh karım hemen beni boşar.
3 – Şükrü Gülmüş, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?
Ben bir köy kursaydım ona “Halil Cibran Köyü” adını verirdim.
Bu topraklarda – bana göre - en büyük eksiklik, Halil Cibran düşüncesinin olmamasıdır. Sebebi ise açık: Ben son on yıldır, üç kişiden Cibran’ı içselleştirdim. Ben ne Emin El Rehyanî kadar millîyetçi, ne Mihail Nuayme kadar komünistim, ama Halil Cibran gibi bir aforizmalar yazarıyım. Ciddî bir farkımız, ben siyasî aforizmalar yazarken, Cibran başka alanda yazdı. Kim bilir, belki de ben biraz daha O’na doğru gideceğim. Siyasî ve politik görevime ramak kaldı. Bu benim düşüm. Ölmeden önce iki gözlü ve üç kişilik bir öğrencim de olsa Hasankeyf’te bu Halil Cibran Okulu’nu açacağım.
4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?
Hep dilimden düşmeyen bir şiircik var: “İnsan kurtulmaz doğulan yerin damgasından”. Şehrim Batman’dır. Beldem Hasankeyf, köyüm Reşî’dir. Ben oranın evlâdıyım. Oraya döneceğim. Er veya geç. Gerçi “Mem ve Cepheler Arasında” adlı Almanca romanımda –öfkeliydim o zaman -, “Ben kelebek gibi yaşadım. Fil gibi öleceğim. Beni öldüğüm yere gömün” demiştim. Ama Hasankeyf ve Dicle... Köyümde rûhum huzura kavuşur.
5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?
Dicle ve Botan... Fırat diyemiyorum. Çünkü Fırat’ı görmedim. Lakin Dicle - benim Şükrü abimin katili de olsa - ben Dicle’ye vurgunum. Botan için “Biz içeriz Botan’ı / Canlara can katanı”. Batman Çayı da bir tıfıl sevgilim.
6 – Desem ki, ben de ikinci bir Şükrü Gülmüş olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?
Hiç tavsiye etmem. Şükrü Gülmüş olma. Kendin ol yeter. Şükrü Gülmüş’ü anlatan en iyi şey; “Herkes beni dağ sanıyor / Bilmiyorlar ki dağ da kanıyor.” Hicri Özgören’den.
Benim felsefem çok basit: “Yaşamımı aşkıma, aşkımı özgürlüğüme adarım.” Özgürlüğümü kısacak her şeye ya tavır alırım ya da kaçarım. İyi bir koşucu ve kelebek rûhluyum da ondan.
7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?
Dünya vatanım, insanlık millîyetimdir.



≈ CİHAN AKTAŞ ≈

Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz diğer isim, basın ve yayın hayatının, fikir ve aksiyon dünyamızın duayen isimlerinden Gazeteci – Yazar Cihan Aktaş.
Koca bir çınarı tek seferde anlatmamı beklemeyin benden; beceremem zaten. Mümkün değil. Ben bu çınarın dallarını tek tek alıp anlatmaya çalışacağım. Bunun için kızmayın bana lütfen. Öyle bir çınar ki, her bir dalı bile boyumu aşıyor.
1960 yılında Erzincan’ın Refahiye ilçesinde dünyaya geliyor Cihan Aktaş. Gelir gelmez de, hemen başlıyor hayata: Önce ilk çığlıklar, ağlıyor; sonra emekleme, yürüme, konuşmaya başlama, oyuncaklar, mahalledeki diğer çocuklarla oynanan oyunlar ve; siyâh önlük, beyaz yaka, saçlara iki kelebek toka: Öğrencilik.
Daha ikinci yılında kalemi başka türlü tutmaya çalışıyor, bu küçük kız. İlk şiirini ilkokul ikinci sınıf öğrencisiyken yazıyor, 7 yaşında.
O’nun hayat yolculuğundaki rotasını, büyüdüğü ortam çizmiş. Kitap dolu bir ortamda yetişmiş zirâ; “yazarlık”, çevresinde kıymet verilen bir uğraşmış. Öyle bir çevrenin çocuğu olduğu için, öyle büyümüş O da. Çocukluğunu geçirdiği Refahiye ilçesinde, evlerindeki kütüphane bir yana, ayrıca bir de babasının kitap ve kırtasiye dükkânı varmış.
Eh, kiraz ağacında erik yetişmez ya, öyle bir ailenin çocuğu da böyle yetişir haliyle. Dükkâna okul çıkışları gider, yardım edermiş babasına bu küçük kız; o minik elleriyle. Kitap ve kırtasiye dükkânının vitrinini düzenlemek için kitaplar seçmeyi iş edinirmiş kendisine orda. Kitaplar o kadar çok hayatın merkezinde görünüyorlarmış ki, O’nun için en önemli insanlar “yazarlar”mış. Nerden bilsin ki bu küçük çocuk, dünyanın en güzel mesleğini yapan bu insanların dünyanın en şanssız, en talihsiz, en kadir kıymetleri bilinmeyen ve hepsi de mutsuz insanları olduklarını? Bazen saatlerce bir köşeye çekilir ve yazmaya değer bir konu üzerine düşüncelere dalarmış. Bak bak bak, şu ufacık boyuyla giriştiğe işlere bakın! Bazen de aklına gelen bir mısrâ veya cümleyi kaydetmek için kalem kâğıt ararmış dükkânın içinde. İlk şiirini böyle yazmış işte; ilkokul ikinci sınıf öğrencisiyken, 7 yaşında! Ahmet Haşim’in “O Belde” adlı şiirine öykünmüş, “O Gözler” adlı ilk şiirini yazmış. Lirik bir şiir. Lirik yaa, lirik! Mevsim yaz imiş zirâ; akasya ve murdar ağaçlarının ışıltısına bakarak yazmış.
Eğriye eğri, doğruya doğru; o zamanın insanı şimdikiler gibi değilmiş, kadrini kıymetini bilirlermiş kalemin, yazının, edebiyatın. Ailesi bakmış ki, “Ohooo, bu bizim ufaklıkta ışık var”, habire teşvik etmişler O’nu bu konuda. Ağabeyi okunması gereken kitaplardan söz edermiş kendisine; babası kızının şiirleri kaybolmasın diye onları bir defterde toplarmış; ablası şiir defteri tutarmış; kuzenlerinin evlerinde O’nu keşif arayışlarına çeken kitap dolu sandıklar bulunurmuş; emekli bir eğitmen olan dedesi, yaşadığı evin tavan arasından Osmanlıca, Arapça kitaplar çıkarırmış torununun karşısına. Büyüdükçe, içindeki bu tutku da O’nunla birlikte büyümüş. Bir dergi, bir roman için kapı kapı gezerlermiş mahallede, arkadaşlarıyla birlikte; falanca memurun karısından romanlar almaya giderlermiş; biribirlerine ezberden şiir okurlarmış. Gözde edebiyat türü, şiirmiş.
Daha 13 yaşındayken, 1973, bir şiiri Beşikdüzü Öğretmen Lisesi’nde düzenlenen “Cumhuriyet’in 50. Yılı Şiir Yarışması”nda birinci olmuş. Şiir özel bir bültende yayınlanmış. Bu olay ise, kendisinde zaten var olan, “günün birinde yazarlar ailesine katılma” isteğini güçlendirmiş de güçlendirmiş.
Okul hayatı da aynı şekilde başarılı gidiyor: 1978 yılında Beşikdüzü Öğretmen Lisesi’ni, 1982’de de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (DGSA)’nin Mimarlık Fakültesi bölümünü bitiriyor.
Bir süre mimar olarak çalışıyor. Sonra kafasına esiyor, çekip gidiyor Azerbaycan’a. Bir süre Azerbaycan’da bulunuyor, orada “yahşi” günler geçiriyor. Sonra diyor ki kendi kendine; “Torpahlar çok ama çok yahşi / Fakat politik ortam very very vahşi”; geri dönüyor memlekete.
Türkiye’ye döndükten sonra mimar, basın danışmanı ve gazeteci olarak çalışıyor. Yeni Devir Gazetesi, Millî Gazete, Mavera Dergisi, Nehir Dergisi, Dergâh Dergisi ve Yeni Şafak Gazetesi’nde yazılar yazıyor.
Sonra, gelsin sırasıyla ödüller: 1995 yılında Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) tarafından “Yılın Hikâyecisi”, 1997 yılında Gençlik Dergisi tarafından “Yılın Hikâyecisi”, 2002’de ise yine TYB tarafından bu kez de “Yılın Romancısı” olarak ödüllendiriliyor. 2009 yılında da “Kusursuz Piknik” isimli hikâye kitabı Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) tarafından “Yılın Hikâye Kitabı” ödülüne lâyık bulunuyor.
Bizim küçük kızın düşleri gerçek olmuştur; O artık gazeteci, yazar, şâir ve edebiyatçıdır. Sadece bunlar mıdır? Değil.
O aynı zamanda koskoca Cihan Aktaş’tır:
İnceleme – Araştırma Kitapları: Hz. Fatıma (1984), Hz. Zeynep (1985), Sömürü Odağında Kadın (1985), Veda Hutbesi (1985, 1992), Sistem İçinde Kadın (1988), Tanzimat’tan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar I (1989, 1990, 2006), Tesettür ve Toplum / Başörtülü Öğrencilerin Toplumsal Kökeni (1991, 1993, 1995, 1997), Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği (1992), Mahremiyetin Tükenişi (1995), Şark’ın Şiiri – İran Sineması (1998, 2005), Bacı’dan Bayan’a / İslamcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi (2001, 2003, 2005), Dünün Devrimcileri Bugünün Reformistleri – İran’da Siyasal, Sosyal ve Kültürel Değişim (2004, 2005), Türban’ın Yeniden İcadı (Mayıs 2006), Bir Hayat Tarzı Eleştirisi İslamcılık (2007), Yakın Yabancı (2008), Kardeşliğin Dili (2010).
Hikâye Kitapları: Üç İhtilal Çocuğu (1991), Son Büyülü Günler (1995), Acı Çekmiş Yüzünde (1996), Azizenin Son Günü - Azerbaycan Hikâyeleri (1997, 2006), Suya Düşen Dantel (1999), Ağzı Var Dili Yok Şehrazat (2001, 2005), Halama Benzediğim İçin (2003), Duvarsız Odalar (2005), Kusursuz Piknik (2009).
Roman Kitapları: Bana Uzun Mektuplar Yaz (2002, 2003, 2005), Seni Dinleyen Biri (2007).
Bütün bunlardan sonra yorulup köşesine çekildiğini, kafasını dinlemek için inzivâya çekildiğini sanmayın sakın. Bilâkis, o hâlâ, babasına kitap ve kırtasiye dükkânında yardım eden küçük kızdır. Sadece ismi büyümüştür; kendisi hâlâ o küçük kızdır: Taraf Gazetesi’nde ve Dünya Bülteni isimli internet sitesinde köşe yazıları yazıyor.
Evli ve iki çocuk annesi olan Cihan Aktaş, İran’da yaşıyor. Türkiye’de neyse, İran’da da O. Her yerde “kendisi” olarak yaşıyor. İstanbul’da Farsça yaşıyor, Tahran’da ise Türkçe.
Hem Türkçe’de, hem de Farsça’da “dil” diye bir sözcük var. Bu sözcük, “dil”, Türkçe’de “lisan” anlamında kullanılırken, Farsça’da “gönül” anlamında kullanılıyor. Cihan Aktaş, kendisine yönelttiğimiz sorulara ne Türkçe, ne Farsça cevap veriyor. Bizimle sohbeti, Türkçe ve Farsça’nın karışımı olan “gönül diliyle” yapıyor:
* * *

1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Bu konu belki çocuk yaşlardan itibaren gündemimde yer ediyor. Atalarımın yaşadığı köyün de ismi değiştirilmiş çünkü. Köyde yaşayan Türkler bile köyün eski Ermenîce ismini kullanmaya devam etmekteler hâlâ. Komşu Kürt köyleri için de aynı ikilik geçerli olmaya devam ediyor. Öğretmen babamın hiç Kürtçe bilmeyen insanlara Türkçe öğretmeye çalıştığı köylerde yaşadım dört yaşına kadar. Hayâl meyâl hatırlıyorum. İnsanlar Türkçe bilmiyor, ama köylerinin adı Türkçe; bu nasıl bir kandırmacadır… İki isimle çağrılan, bazen biri bazen diğeri olarak anılan köy ve kasabaların da varlık olarak ikiye bölündüğü hissine kapılmışımdır sıklıkla. Ben bunu bazen ismi değiştirilen bir insanın yaşadığı bölünmeye benzetiyorum. Çoğu kez kadınların yaşadığı gibi belli bir yaştan sonra edinilen yeni isim, soyisim, bu konuda gönülsüzseniz, yeni isimle bir ünsiyetiniz yoksa, varlığınızı taşıyamaz ve bir bakıma eksik bir temsille var olmaya devam edersiniz.
2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?
Haklı ve dürüst olmayan sebeplerle haritadan silinen yerleşim birimlerinin sahipleri içlerinde bir burukluk taşıyorlar. Böyle bir isim değişikliği çok mâsum sebeplere dayanmıyor çünkü, bir “yok sayma” ve “örtbas etme” iradesini ele veriyor. Adalet bir hakkı yerli yerine koymaktır. Gecikerek de olsa isimlerin iadesi Türkiye’nin mazisiyle barışması için önemli bir eşik olacak. Müslüman bir yazar olarak baskı ve tahakküm yoluyla insanları değiştirme, kendiniz dolayımıyla tanıma politikalarına karşı olduğum için, Türkiye’nin tarihi ve toplumuyla barışık bir ülke olmasını istediğim için de bu kampanyayı önemseyerek metni imzaladım. Ayrıca böyle bir kampanya düzenlediğiniz için size teşekkür ediyorum.
3 – Cihan Aktaş, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?
Hoş ve zor bir soru. Bütün ikamet etme ve ütopya sahibi olma gerekçelerinizi temsil edecek bir isim olmalı. Aslında köyün yapısı ve doğasını dikkate almak en iyisi olurdu. Yani o kadar da kolay verilecek bir karar değil, içten gelmeli ve köyün arazisinden, yerleşecek olanların mizacından, yerleşme sebeplerinden kaynaklanan açıklamaları olmalı. Saramago’nun “Bütün İsimler”ini düşündüm şimdi, sorunuza cevap bulabilir miyim derken. İsimlerin evrensel bir gizemi varsa, bu da insanların ortak suskunluğunda dile gelir Saramago’ya göre ve O da yazar olarak bu adı açığa vurmaya çalışır. Sadece bir çabadır bu; saklı kalana ulaşmaya çalışmakla geçmiyor mu yazarların, düşünürlerin, sohbet erbâblarının ömürleri?…
Sanki kendimize ait saydığımız bütün değerli isimleri elekten geçirmemiz gerekiyor bir köye ad koyarken. Çünkü çocuğunuza, oyuncağınıza vermiyorsunuz bu adı, koca bir köy ahalisini ilgilendiren bir seçme yapıyorsunuz. Böylece düşünürken aklıma ilk gelen kelime, “Sohbet”... “Cennet sohbettir” derdi râhmetli Ercüment Özkan. Sohbete açık bir köy iletişime de açıktır; bu yüzden de kin ve düşmanlık biriktirmez insanlar. Sohbet bana her zaman aşkla da ilgili gelir. Âşıklar sohbet ederler, sohbet edebildikleri sürece de aşkları sürer. Bir köyün tarihiyle konuşmaya devam eden, o tarihe duruma göre bir saygı da beslemesi gerekecek olan insan, o köyü değişmeye, farklı bir adla çağrılmaya zorlamazdı gibi geliyor bana.
4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?
İki şehir arasında bölünüyorum: İstanbul ve Erzincan. İstanbul ailemin yaşadığı, sosyal hayatımı sürdürdüğüm, dostluklarımı geliştirdiğim, hemen her semtinde ayak izlerimin bulunduğu, yazarlık hayatıma sahne olan şehir. Mukimine verdiği bir özgürlük var bu şehrin; aslında şehirlerinde yaşayamaz olmuş insanlara da umut kazandıran köşesi bucağı var, bu anlamda vaatkâr bir şehir İstanbul.
Erzincan ise doğduğum şehir, kendimi bulduğum, bir yanımla da ait olmaya devam ettiğim yöre. Arada bir gidip görmesem, Dumanlı Dağları’nın suyundan içmesem, yaşlılarıyla ve gençleriyle hasbıhale oturmasam, babamın doğduğu - eski adı Pınaryolu olan - Divir köyünün kırmızı toprağına elimi sürmesem, kendine özgü çiçeklerinin kokusunu içime çekmesem, bir yanım eksilmeye devam edecek sanki.
5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?
Fırat. Üstelik çocukken korkuturdu beni bu nehir; canlar alan, haneler söndüren kazaların müsebbibi kılındığı türküler, hikâyeler nedeniyle. Ancak giderek Fırat’ı kanları ve gözyaşlarını taşıma mesuliyetini üstlenerek beslediği toprakların insanlarını asayişe kavuşturmaya çabalayan hayat dolu bir nehir olarak algılamaya başladım.
6 – Desem ki, ben de ikinci bir Cihan Aktaş olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?
Kendiniz olun; çünkü Yaradan sizi biricik varlığınızı keşfetmek suretiyle emaneti taşımayı hak eden insan olarak halketti ve kendi döneminizin sizde var olan potansiyelin fiiliyata dökülmesine ihtiyacı var.
7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?
Yazarken bize umut veren de böyle bir seslenmenin yollarına açılmak değil mi?… Sadece bir insanın ihtiyaç duyduğu bir seslenme de evrensel bir hitâbdır hoş. Her zaman yazdıklarımdan farklı bir söz söylemezdim sanıyorum. Ne derdim? Dünya hayatı oyun eğlence, bir sınav yeri bu zemin; bu sınavı ciddîye alalım ve âhiret yurdu için hayırlı işlerde birbirimizle yarışalım.



≈ YAVUZ DELAL ≈

Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz diğer isim, düşünce dünyamızın aykırı ama hep kendine özgü kalan isimlerinden Araştırmacı – Yazar Yavuz Delal.
Makalelerini, çalışmalarını büyük bir ilgiyle takip ettiğim ve zevkle okuduğum bir kalem, Yavuz Delal. Fakat günün birinde O’nu anlatmak zorunda kalacağımı bilseydim, belki de hiç başından cesaret edemezdim O’nun okuyucusu olmaya.
1969 yılında Erzurum’un Horasan ilçesinde doğmuş Yavuz Delal. Doğduğu ilçede de büyümüş; büyümüş de büyümüş, büyümüş de büyümüş, emekleme, yürüme, koşma, sokakta futbol oynama, okula kayıt, okuma – yazma derken, bir de bakmış ki zaman ne çabuk akıp gidiyor, Horasan Lisesi’nden mezun olmuş bile.
Liseden sonra sırada ne gelir? Tabiî ki üniversite. Horasan’da Oxford vardı da Yavuz mu okumadı; ver elini İstanbul! Marmara Üniversitesi’ne kaydını yaptırmış, İlahiyat Fakültesi’ne. Başarılı bir üniversite hayatından sonra mezun olmuş okulundan.
1989 yılından beridir de, İstanbul’da yaşıyor Yavuz Delal. 22 yıllık İstanbullu yani, anlayacağınız.
Büyük şehir gözünü korkutmuş Yavuz’un; Horasan nire İstanbul nire? Korkmuş; “Ben bu koca şehirde tek başıma kaybolurum” diye düşünmüş; İstanbul O’na “şehir kapısını” açarken, O da “gönül kapısını” açmış. Sevmiş, sevilmiş; haber salmış anacığına, anası da fısıldamış babasının kulağına, gidip istemişler kızı kendisine; “Allâh’ın emri Peygamber’in kavliyle”. Allâh da onları sevmiş, dünya tatlısı iki çocuk bağışlamış kendilerine.
Horasan’dan çıkıp gurbete giden adam orada ne yapar? Eline ya saz alır ya kalem! O kalem almış, başlamış yazarlığa...
2007 yılında “Siyer-i Nebi ve Kürtler” adlı kitabı yayınlanmış. Dedik ya; kalem olmasına kalem ama, öyle bildiğiniz sıradan, bildik ezberleri tekrarlayan kalemlerden değil. O, Yavuz Delal. Bir çiçekle bahar olur mu? Olmaz tabiî; bir kitapla da yazarlık olmaz. Hemen ertesi yıl, 2008’de de “Hz. Musa ve Ezilen Halkın Ulusal Mücadelesi” adlı kitabı çıkmış piyasaya. Seçtiği konular ve bunları işlerken hangi öncüllere dayanarak yaptığı, kurduğu ilginç ve düşündürücü bağlantılar, daha kitapların kapağındaki isimlerinden bile belli olmuyor mu? Dedik ya; Yavuz Delal bu. Kendine özgü, orijinal bir insan; İstanbullu Yavuz Delal. “Başka İstanbul yok”, ama, başka Yavuz Delal da yok! 2010 yılında ise üçüncü kitabı yayınlanmış; “İnanan Bir Toplum İçin Hz. Musa Örneği”.
Durmuyor Yavuz Delal. Durmak mı? Ne kadar uzak bir kelime bu O’na! Şu anda yeni bir kitap yazmakla meşgul ve onu bitirip bu yıl içinde yayınlatmayı düşünüyor. Kitabın ismi, “Bir İslam Alimi Olarak Ahmed-i Xanî ve Kürdî Muradının Kûr’ânî Dayanakları” olacak.
Şu anda Ahmed-i Xanî üzerine yoğunlaşmış; bu “delal” insan.
Yavuz Delal hem Kürtçe’yi hem de Türkçe’yi mükemmel bir şekilde kullanıyor; ustaca. Her makalesi, ayrı bir tad bırakıyor okuyucusunun damağında. Fakat Ahmed-i Xanî’yi araştırırken, yeni bir dil keşfediyor Yavuz Delal; “gönül dilini”. Bizimle sohbeti bu dilde yapıyor:
* * *

1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
İsimle isimlendirilen varlık aynı olmadığı gibi ayrı da değildir. Bir varlık’a yönelik taarruzunuzu onun isimlerine hıncınızı sevk ederek de sağlayabilirsiniz. Böylece o varlık’ın aslî kimliğindeki içeriği arzularınız istikametinde değiştirebilirsiniz. Çok çirkin bir saldırı türüdür; kahpecedir, namertçedir! Fakat şişinmeci zalimlerin alçaltmak istediği varlıklar, zalimlerin hıncıyla yok olmazlar; ve nihayet şişinmecilerin korktuğu varlıkların hıncı gelir zalimleri bulur ve onları alçaltır. Çünkü zalimlerin bütün şişinmeci ve çirkin planlarını karşılayacak olan Allâh’ın bir vaadi vardır; ve planlayıcıların en iyisi Allâh’tır.
Türkiye Cumhuriyeti, bir “müstekbir konsep”tir ve bu sayede gerçekle savaşmaya cüret etmiştir. Fakat gerçekle savaşan bir biçimde eninde sonunda hüsranı tadacaktır. “Kürdistan” (ve diğer özgül isimler) bir varlık’ın gerçek ismidir, bu gerçek isim o varlık’ın kendisi olmadığı gibi ondan ayrı da değildir. Kürdistan gerçek’ine karşı “Güneydoğu Anadolu” veya “Doğu Anadolu” yalanıyla, Kürt gerçek’ine karşı da “Dağlı Türk” yalanıyla savaşan müstekbir konsept, bu çirkin savaşının doğal sonucu olarak gerçek varlık’ı ele veren binlerce ismi ve kişiliği değiştirmek gibi bir zorunluluğu da deruhte etmiştir. Fakat müstekbirler ne yaparsa yapsın her şey aslına rücû edecektir. Çünkü istikbarla elde edilen hiçbir sonuç doğal bir kazanım değildir. Meselâ, Medine şehrinin asıl ismi bütün İslamî kaynaklarda “Yesrib” olarak hatırlatılmakta ve isimdeki değişikliğin Yesrib halkının ve civar toplumların doğal istemleriyle Peygamber Efendimiz (as)’e hürmeten “Nebî’nin Şehri” anlamında “Medinet’un- Nebî” ve giderek yalnızca “Medine” olarak doğal bir kazanıma dönüştüğü vurgulanmaktadır. Bu doğal kazanım dolayısıyla hiçbir İslamî kaynak Yesrib ismini gizlemek veya Medine’nin asıl isminin Yesrib olduğunu kaydetmemek gibi bir sıkıntı yaşamak zorunda kalmamıştır.
Müstekbir konsept, bir kere Kürdistan ve Kürd’e dair olanı red ve inkâr edince ilgili diğer inkârlar, yasaklamalar ve yalanlar çorap söküğü gibi peşisıra gelmiştir. Tıpkı bir kere yalan söyleyenin artık diğer yalanlarına engel olamaması gibi.
2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?
“Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” çalışmanızı saygı ve minnetle selamlıyor ve bunun inşallâh “Bütün Kişiliklerimizi Geri İstiyoruz” gibi daha genel bir iradeye öncülük etmesini temenni ediyorum.
Çünkü isimlerin değiştirilip yasaklanması, asıl olarak kişiliklerimizin değiştirilip yasaklanmasıyla ilgilidir. İsimlerimizi geri aldığımızda kişiliklerimizi de geri alacağımıza olan inançla bu kampanyaya gönülden ve bilinçli olarak katıldım. Ve neredeyse İslamcı camiâ arasında kamuoyuna arz edilmiş kayda değer tek çalışmadır bu yaptığınız; bunu görmezlikten gelmek insaf ve iz’an işi olamazdı. Çünkü bir İslamcı olarak benim veya inananlar olarak bizim görevimiz, mazlumdan yana olarak zalime düşmanlık etmek ve bunun için kendi kaderimizi belirleme gücünü, yani irademizi Allâh’tan başkasına teslim etmemektir.
3 – Yavuz Delal, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?
“Xan” ismini verirdim. Çünkü üzerinde yaşadığımız dünya gelip geçici bir mekândır, xan (han) da öyle, gelip geçici bir konaklama yeridir. Burada herkes konaklar, zalimler de mazlumlar da. Salaklar taptıklarıyla, soysuzlar çıkarlarıyla, üçkâğıtçılar yalanlarıyla, zalimler kibirleriyle ve diğerleri Allâh’ın rızasını umarak xan’dan ayrılıp artık geri dönmemek üzere giderler. “Asıl son kimindir?” hatırlatmasını xan yapsın isterim. Ve bir de Ahmed-i Xanî’yi hatırlatmak isterim xan’la, tıpkı Allâh’ın günleri gibi.
4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?
Diyarbakır’ı önemsiyorum ve İslamcı camiâ, içinde bulunduğu durumu anlayabilseydi eğer, Diyarbakır’a “Bajarê Şêyh Sâîd” diyerek şerefli bir misyona sahip olduklarını ve Şeyh Sâîd’in anısına hürmet ettiklerini göstermiş olurlardı. Herşeyi ile Van’ı çok seviyorum ayrıca!
5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?
Fonetik olarak aşkı için dağları delen Ferhat’ı çağrıştıran Ferat / Fırat hoş bir isim.
6 – Desem ki, ben de ikinci bir Yavuz Delal olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?
Umursamazlığı umursama!
7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?
Soysuz alçaklar ayrılsın insanlıktan.



Söyleşi ve Biyografiler: İBRAHİM SEDİYANİ
UFKUMUZ.COM