Diyarbakır’da sanat sokağındayız. Burası da Diyarbakırlıların uğrak sokaklarından biri. Akşamları sohbet ve muhabbetin bol olduğu yer. Şu günlerde bu sokağın her kafesinde demokratik özerklik konusu tartışılıyor. Konuşuldukça işin içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Tam da bu noktada Adnan Fırat ile bir araya geldik. O da genç bir sosyolog. Orta ve yüksek öğrenimini Diyarbakır’da yapmış. Dicle üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olduktan sonra, bölgenin değişik yayın organlarında yazılar yazmış. Şu an felsefenin çeşitli disiplinlerini Kürtçe olarak akademik bir üslup ile yazıp yayına hazırlıyor ve özel sektörde de eğitmen olarak çalışıyor. Diyarbakırlı bir sosyologun gözüyle baktık bu kez demokratik özerkliğe
-Kamuoyunun tartıştığı demokratik özerklik mevzusundan başlarsak nasıl bir fotoğraf?
Medya, haber üretmek zorunda hissediyor kendini. Haliyle de bunlar bir konuyu tartışmaya açtığında çok önemli bir şeyi önemsiz gibi aktarırılar ya da bunun tersi oluyor. Topluma aktarılan yanlış bir bilinç var. Her şeyi sadece son anıyla değerlendirme hastalığı Türkiye’de çok yaygın. Bir olay olduğunda fotoğrafın en son karesi üzerinde yorum yapıyorlar. Ve her şey filmin son sahnesi üzerinden yorumlanıyor. Hâlbuki o bir filmidir, kurgusu, geçmişi, alt yapısı vs. vardır. Türkiye’de bu işin alt yapısını bilen zaten çok az. O yüzden de kamuoyunda yanlış biliniyor. Alakasız şeyler çıkabiliyor. Bu özerkliği de bir son sahne olarak değil de bunun başlangıcı, sosyolojik, tarihsel, psikolojik koşullara gönderme yapılması gerektiği gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz.
Bu özerklik meselesi bir reflekstir aslında. Refleks derken de Kürt hareketinin silahlı mücadeleyle, Bağımsız Birleşik Kürdistan’la başlayan, daha sonra da objektif şartların da etkisi ile “Demokratik Cumhuriyet” konsepti ile devam edip şimdi de “Özerklik” ile sonuçlanan sürecin tümünden bahsediyoruz. Yani bugünü bütün bu sürecin bir ürünü olarak okumak gerekiyor. Yani sürecin üç ana stratejisi oldu: Birincisi bağımsız Kürdistan amacıyla silahlı halk ayaklanması, ikincisi “madem ki cumhuriyeti beraber var ettik (beraber kurmadık ama şartlarını beraber var ettik) o zaman 80 yıl önce ihmal ettiğimiz şeyi yapalım; beraber kuralım.” Bu strateji karşılıklı anlaşmayı gerektiriyordu ve herhangi bir olumlu reaksiyon olamayınca üçüncü strateji gelişti; “beraber olamayacaksa kendimiz çözümü geliştireceğiz” anlamına gelecek Özerklik.
Bütün bu süreçler boyunca sürekli saldırı ve operasyonlara devam edildi, AKP’yle gelinen süreçte sadece TRT Şeş’i(miz) var. TRT Şeş’le birlikte insanlar “biz bu kadar mücadeleyi, akşamları sadece Tv’de Kürtçe ağıt yakmak için yapmadık,” diyorlar, mesela Mahsun Kırmızıgül’ün Kürtçe konuşan tiplerini her gün dinlemek için bu mücadele verilmedi diyorlar, haklılar da.
-Peki, bir algı sorunu mu var?
Türkler’in bize karşı algısını yıkmamız neredeyse mümkün değil, çünkü her gün bunu yaşıyoruz, her medyada. Düşün ki sen buna tanık oluyorsun, her gün bir yanlışa, bir ön yargıya tanık oluyorsun. Başbakan’dan sokaktan adama kadar. Tayyip Erdoğan iki dilli eğitime “bu bir vatana ihanettir” dedi… Şimdi Kürtçe eğitime vatana ihanet gözüyle bakan bir insanla, sen neyi çözeceksin? Hangi sorunu çözeceksin? Bu da şu refleksi getirdi; kardeşim madem birlikte yapamayacağız biz de elimizden gelen kendi örgütlülüğümüz vasıtasıyla bunu geliştireceğiz… Kendimiz artık çözüm beklemekten ziyade üretme sürecine girdik, deniliyor yani. Dağdaki kadroda da beklenti var ve bir nevi şöyle diyorlar, “30 yıldır ağır koşularda mücadele ediyorum, bu nereye kadar sürebilir, bir şey yapılacaksa yapılsın. Bir 30 yıl daha mı sürecek? O zaman bir şey yapılmalı, halk için de uygun bir formül yaratılmalı ve yoğunlaşılmalı. Biz de artık yorulduk.” Bu açık ve net. Pes etme anlamında söylemiyorum, bu yorgunluk olmasaydı özerklik mevzusu da gündeme gelmeyecekti belki. Demem o ki “demokratik özerklik nereden çıktı, Kürtler nereden üretti” kısmının koca bir geçmişi var.
Şu an görünen manzara Kürtler bir refleks olarak bir nefes alış olarak gündeme getirdiler, kendileri ile alakalı. Devlet de kabul etmiyor. Bu süreç de özellikle 2011 Newrozu’ndan sonra ki süreç ve haziranda ateşkesin bitmesi çok tarihi bir dönüm noktası olacak. Bu yeni bir sürecin başlangıcı olabilir. Ya savaş çok daha fazla şiddetlenecek ya da devlet bakalım bu adamlar ne yapacak diyecek, devletin duruşuna bağlı…
-Özerklik mevzusunda herkesin kafası karışık ama…
Demokratik özerklik konusunda Türkiye ve Kürdistan’da kafası net olan kimse yok. Abdullah Öcalan da dahil… Zaten öyle de olması gerekiyor.. Niye yok, çünkü biz dünyada denememiş bir şeyden söz ediyoruz.
-Ama dünyadaki modeller örnek gösteriliyor…
Şöyle, merkezi anlaşmaya dayanmayan bir özerklikten söz ediyoruz. Yani Selahattin Demirtaş’ın sözlerini hatırlayın, “anayasayı değiştirseniz de değiştirmesiniz de, kabul etseniz de etmesiniz de biz demokratik özerkliği hayata geçireceğiz.” Bu zaten onun konseptini belirliyor. Esasen bu konsepti ilk gündemleştiren Osman Baydemir idi… Dersim’de yaptığı açıklamayı hatırlayın …
-Perspektifi ya da çerçevesi nedir?
Ana perspektif Kürtler’in iradesinin (dil, kültür, ahlak,), yani zaten var olan iradenin, sosyo-politik meşrutiyet kazanması. Kürtler’in şu dünyada, şu anki pozisyonları onların iradesi ile vaki olmuş değildir. Parçalanma süreçlerinden bugüne kadar Kürtler’e uygulananlarda Kürtlerin imzası, rızası ve iradesi yoktur, hepsi Kürtlere rağmen yapılmıştır. Bu durum baştan aşağı Kürtler’de çok derin bir duygu yaratmıştır: Kürdün kendi siyasal ikbali hakkında söz sahibi olması büyük bir suç ve hata!… ” Benim kendi ikbalim hakkında söz sahibi olmam neredeyse imkânsız” duygusu dünyadaki bütün Kürtler’de vardır. Ne kadar asimile olursa olsunlar bir tarafında bu duygu vardır. Bu anlamda demokratik özerklik Kürtler’in kendilerini yönetme iradesidir. Bu da alsında bir tür reflekstir.
Bütün Kürtler ezildiğini ve hiçe sayıldığını bilir, itiraf eder ya da etmez, itiraf etmeyenlerde bu hata başkadır, ya bunu bilinçaltına atmıştır, bu çatışmayı yaşamak istememiştir ya da günün gereği olarak söylüyordur. Bu, onun yaşadığı bilinç yarılmasından kaynaklıdır.
Bu çelişki ve yarılmışlık hissi bilinç altına itmeye, görmezden gelmeye yol açıyor.
-Aslında bu tartışma da çok uzun yıllara dayalı bir tartışma değil mi? Ama hala özerklik nedir sorusunun yanıtı yok…
Kürt hareketinde uzun zamandır tartışılıyor. Kandilde tartışıldı, Diyarbakır’da tartışıldı, İmralı görüşmelerinde de… Kürt hareketinin sadece gündemleşmesi süreci bile uzun bir sürece yayıldı. Bunu pratize etmek bir belki 10 yıla yayılır. Özerklik denilen şey nedir sorusuna belki 10 yıl sonra cevap verebiliriz… Zaten ben de özerklik ile ilgili sadece teoride öngörülenlerden bahsediyorum, pratikte neler yapılacak, neler edilecek, pratik teoriye ne kadar uyacak, bunu hiç kimse bilmiyor.
-İktidar Kürtler için bir takım açılımlarda bulundu, yok saydığı bir halka “aslında varsın” dedi ve resmi ideolojide de kabul gördü…
Devletin Kürt algısı da gelişip değişti. 90’lı yıllara kadar Kürtler hem isim hem de cisim olarak yoktular. 90’lı yıllardan sonra bazı insanlar dağa çıkıp bir şeyler yapınca veya Irak sınırına yığılınca “Kürtler” dediler, göçmenler gelince falan Kürt kelimesi telaffuz edilmeye başlandı.1990 yılıydı sanırım, bir gazetede Kürt kelimesini görünce duygulanmış ve ağlamıştım. Daha çocuktum ama o küpürü yırtıp günlerce cebimde taşımıştım. Çünkü sen yok sayılıyordun ve senin yaşadığın hayatın, var oluşun yoktu. Ve yok sayıldığın bir şeyi var diye görüyorsun. Kürt realitesi kabul edildi, kabul edildikten sonra Kürtler içerik olarak yine yok. Yani yok sanılmıyorlardı artık ama yok sayılıyorlardı. 90’lı yılların sonunda ise Kürt olarak varsın, senin müziğin de var, ağıt yakabilirsin, kursta açabilirsin dilinde var olayı ortaya çıktı. Yok edemediğin şeyi kabul edeceksin.
Açılımın sosyolojisi şu, devlet yok edemediğini, değişen modern dünyanın da bunda etkisi var, gördüğü bir gerçekliği, kendisiyle savaşmayan bir tip ile ortaya koymaya çalışıyor… Yani bu çok net, öyle kötü niyetle falan da bakmaya gerek yok bunu görmek için.. TRT Şeş de böyle olmuştur. 16 tane uydudan Kürtçe yayın yapan kanaldan sonra TRT Şeş açılıyor. Yani pragmatik siyasetin “yok edemediğin şeyi kendine göre uyarla” ilkesi.
-Peki bir Türkiye projesi mi yoksa Kürdistan projesi?
Sözde Türkiye projesidir ama özde Kürtlerin projesidir.
-Takiye mi yapılıyor?
Hayır takiyye değil. Söylemde ve temennide bütün Türkiye için istenen bir proje olduğu zaten ortada. Ama hayat bulma şansı Türkiye ölçeğinde neredeyse imkansız. Kürdistan’da, demin ifade ettiğim gerçekler, örgütlenme ve sair durumlar hesaba katıldığında daha olağan görünüyor. Bana soracak olursanız, aynı zamanda iktidarın paylaşılması anlamına da gelebilecek olan bu proje, sırf Kürt tarafı talep etti diye hani Türkiye’ye uzun dönemler gelememe -geleceği varsa bile- durumu da var.
-BDP iktidar olsa devlet Anayasasında Kürtlerin varlığını resmi olarak da kabul etse, sorun çözülmüş müdür? Demokratik özerklik hayata geçmiş midir?
Bugün egemenlerin “Kürt sorunu” olarak tanıtladığı durum, Kürtler’in –adı ne olursa olsun- kendi yönetimlerini kurmaları, dil ve kültürlerini serbestçe yaşamaları ile hal yoluna girebilecek bir sorundur. Bunun adı bağımsızlık veya başka bir şey olur, belki bizden sonraki kuşaklar buna karar vereceklerdir, bilemiyorum ama şahsi kanaatim, soruna teşkil eden gerçeklik çok ciddi bir ağırlık taşıyor. Bence sadece bağımsızlık sorunu temamen çözer. Ama dediğim gibi bu husus, bizim şu anda tartışıp karar vereceğimiz bir şey değildir. Bizden sonraki kuşaklar adına şimdiden karar vermiş olmayalım yani.
Bir de Kürtler’in Kürt olmalarından kaynaklı problemleri olduğu gibi bir toplum olarak dünyada yaşayan tüm insanların gündeminde olan problemleri de var önlerinde. Kapitalizmin sorunları var, emperyalizm var, adil ve şitlikçi bir dünya özlemi var, teknoloji var, modernizm hatta posmodernizm var, inanç ve düşünce özgürlüğü ile ilgili, örgütlenme ve iyasal katılım ile ilgili sorunları vs.. Bence Kürtler hem dünya ile beraber hem de kendilerine has yaşamakta oldukları problemlerini çözme noktasında bir iradeye sahip olmalıdırlar. Daha doğrusu böyle bir irade esasen var. Fakat dediğim gibi Kürtler çok zor bir işe kalkışıyorlar aslında.
-İktidar desek ki, buyurun size demokratik özerklik…. Ne yapılacak? Sadece kendi dili mi, Kürt kimliği mi? Yoksa başka bir yaşamı örgütleme mi?
Böyle bir durum olursa dünyadaki örneklere bakılabilir. Dünyada çok örnek var. Bu artık teknik mesele olur o durumda. Çok dilli olur, bölgesel parlamentosu olur, hayatın her alanında Kürtçeyi kullanma olur, kamuda Kürtçeyi kullanma olur vs… . Kent dediğimiz olay şöyle bir şey, bir dili sen resmi olarak kabul etmezsen o dil ölür. Kent hayatının doğası budur. Sen akşama kadar Kürtçe desen de ölür. Dilin işlevsellik kazanması ile alakalı.
Demokratik özerklikte, teorisyenler, bu işi konuşanlar bu işin farkındalar aslında. Bütün bunları bilen insanlar.
Fakat sen bu bilinci halka yayamazsın, bu entelektüel bir çözümlemedir, bu halka yayılmaz, mümkün değil. Sen ne yaparsan yap, halk entelektüel değil ki, neyin çözümlemesini yapacak. “Benim özerkliğim var” der o kadar. Ama sen burada kurucuysan, ne yapman lazım? Burada devlet mi kuruluyor, işte bu sorunun cevabını kimse veremez. Teoride hayır der ama pratikte ne kadar başaracaklar asıl sorun bu.
Eşitlikçi, iktidarı halk ile paylaşan, insanları kapitalist dünyanın öngördüğü sömürü ve baskıdan koruyup, yeni bir yaşam ve yeni bir model öngörüsü var.. Bu bir öngörüdür. İdeologu bellidir. Doğruluk veya yanlışlığını tartışmıyorum ama öngörülen yönetim her anlamda vaki ve geçerli olandan daha evladır. Yani diyelim ki Kürtler’in etnik sorunları olmasa idi dahi, bu öngörü üzerinde konuşulmaya değerdir. Denemeye değerdir.
Teorisi olup da pratiği olmayan şeyden bahsettiğimiz için söylediğimiz cümlelerin de dayandığı olgusal gerçekliği olmuyor. Dolayısıyla benim ifade ettiklerim de teorik kalmaya mahkumdur. Kürtler’in yeni ve daha güzel ve adil bir yaşam ve sistem kurup kuramayacaklarını, başarıp başaramayacaklarını bilemiyorum. Ama bunun için kendi ararlında azami diyalog, dayanışma ve işbirliği çerisinde olmaları şarttır. Çünkü sözkonusu proje bir halka dairdir. “Özerk Kürdistan” diyorsun, bu yüzden Kürdistan’ın farklı ve çeşitli çevrelerinin de projeye dahil edilmesi, görüşlerinin alınması gerekiyor.
Peki sizce Özerkliğin başarıya ulaşma şansı var mıdır, varsa nasıl olabilir?
Başarma olasılığı vardır. Ama bu olasılığı sağlayabilme olanağı ne düzeydedir bekleyip görmek gerekecek. Ben umutlu olmak istiyorum. Çünkü Kürtler’in hayal kırıklığı yaşamaları çok kötü sonuçlar doğuracaktır. Bu duyarlılıkla hareket etmek gerekir. Demin de ifade ettim, geniş Kürt çevrelerinde mutabakat, dayanışma ve işbirliği temel koşuldur. Partin ve örgütün ne kadar güçlü olursa olsun sen bütün Kürtler’e muhtaçsın bugün. Kürtler’in büyük bir kısmının desteği ve katkısı alınmadan çok çok zor. Bu, Kürtler için tarihi bir fırsattır. Bilinen yakın tarihleri boyunca hiç yapmadıkları bir şeyi, birbirleri ile dayanışma ve diyaloga geçmeyi başarma şansları vardır.
Hem özerkliğe davet edenlerin hem de davet edilenlerin bu duyarlılığı taşımaları gerekiyor. Koca bir halkın ikbali sözkonusu, kimse bir şeyi aceleye getirmemeli, buna kimsenin hakkı yok.
Birgün Gazetesi /Gülşen İŞERİ