Demokratik özerkliği eleştirenler bu projenin bir 'bölünme' projesi olduğunu iddia ediyorlar. Ancak ayrımcılığı yaratan bugüne kadarki katı merkezi devlet politikası değil midir?
Bu soruda tam da Anayasa hukuku ve siyaset biliminin tartıştığı temel noktaya geldiniz. Bazı devletler için üniter devlet birlikte yaşam tarzıdır, bazıları ise sıkışık üniter devletlerle yaşayamazlar ve ayrışmak, biraz yakınlığı gevşetmek isterler.
Farklılığı tanımak, farklılıkları Anayasallaştırmak, kurumsallaştırmak birlikte yaşamanın garantisidir. Bunu İspanya oldukça başarılı bir şekilde yaptı, sonra Birleşik Krallık yaptı. Türkiye bunu henüz yapamadı ve farklılıkları hep bastırdı. Fransa çok direndi ama, François Mitterand 1981 seçimlerinde, seçimleri kazanırsam,cumhurbaşkanı olarak seçilirsem yerel demokrasi ve özgürlükleri tanıyacağım dedi ve bölge sistemi Fransa'da 1982'de oluşmaya başladı. Avrupa'da iki devlet asimilasyonist olarak ün yapmıştır, o da Fransa ve Türkiye'dir. Fransa bile o kadar merkeziyetçi bakış açısına sahip olduğu halde bölgeciliğe gitmek zorunda kaldı. İşte Breton'larla konuştuğunuz zaman, tıpkı bizde olduğu gibi, Kürt yurttaşların okulda Kürtçeyi değil Türkçeyi zorla konuşturdular diye yakındıkları gibi, orada da okulda disiplin cezalarıyla hayır Bretonca konuşmayacaksınız sadece Fransızca konuşacaksınız biçiminde bir baskı rejiminden gelindiği halde asimilasyonu giderek azaltmak zorunda kaldılar. Şimdi Türkiye'de devlet yapısı olarak, modelini gözden geçirmesi aslında birlikte yaşamanın bir şartıdır. Burada merkez ile çevre arasındaki ilişkiyi gerçekten gevşetmek lazım.En azından Fransa modeli gibi yapmak lazım.
TÜRKİYE MERKEZİYETÇİ ZİHNİYETTEN VAZGEÇMELİ
Şöyle de bir hassas bir denge var Türkiye'de: Şimdi Paris'te biriyle konuştuğun zaman, beş kuşaktan beri Paris'te; ama İstanbul'da konuştuğun zaman, beş kuşağın kaçı İstanbul'da belli değildir, çünkü Türkiye'de nüfus hareketleri ve demografik hareketler çok yoğun. O bakımdan, Türkiye çözümünü tüm ülke çapında yapmak durumunda. Yoksa kuşkusuz Güneydoğu'ya öncelik tanıyabilir, ama orada tanıdığı hakkı burada tanıması zor olur, o nedenle benim gözümde Türkiye'nin merkeziyetten uzaklaşma, desantralizasyon, ademi merkeziyet ihtiyacı var. Bakın yerelleşme demiyorum, çünkü yerelleşme daha dar bir kavramdır, daha çok belediyelerdir, il özel idareleridir, köylerdir. Oysa desantralizasyon dediğim zaman, Fransa'daki, İtalya'daki, İspanya'daki bölgeleri de kapsamına alıyor. Türkiye'nin bir ademi merkeziyete ihtiyacı var.Yalnız bu ademi merkeziyetçiliği düşünürken iki viteste hareket etmek lazım. Birinci vites, bütün Türkiye'nin bunun içine girmesi lazım, çünkü düşünün ki 2010'da hala köy idaresi var. Yani bütün Türkiye'ye belediye yönetimini götüremeyen bir ülke, bu büyük bir zaaftır, çöpünü atamıyor, toplanmıyor, bu önemli bir şeydir. Fransa'daki komün yönetimi tüm belediyeleri tüm Fransa'nın kapsamına alıyor. Bütün Türkiye'nin demokrasi ağına alınması çok önemli. İki, bunun yanında Türkiye'yi daha büyük ölçekte bölge ağına getirmek lazım. Bölge ağını kurmak lazım ve burada da hem kamu hizmetlerinin, hem de farklılıkların nefes almasını sağlamak yoluyla birlikte yaşam paktını yeniden kurmak lazım. Birlikte yaşama paktı için ayrı vatanlar aramaya gerek yok. Birlikte yaşama paktını biz içeriden, Türkiye Cumhuriyeti'ni yeniden inşa etmek suretiyle, yani devletin yapısını yeniden biçimlendirerek oluşturursak, o zaman, zenginlikler ortaya çıkar. Herkes kendi bölgesinin kimliğini savunabilir, geliştirebilir, ama bu, ayrı bir ülke kurma biçiminde değil, bu ülkede bir bütün olarak hak ve özgürlüklerle demokratik bir yönetim kurmak amacıyla yapılabilir. Ama uzun vadede bütün Kürtler buna katılmak istiyor denirse, eğer refahı, özgürlüğü, demokrasiyi burada görüyorlarsa buna hiçbir devlet kapısını kapatamaz. Kapsayıcı yurttaşlık çok önemlidir, Türkiye yurttaşlığı önemlidir, yurttaşlıkta etnisiteye gönderme yapmamak lazım; Türk yurttaşlığı olmaz, Türkiye yurttaşlığını kabul etmek gerek. İkinci aşama ise, Türkiye'nin merkeziyetçilikten uzaklaşması gerekir ve farklı kimlikler, farklı bölgesel kimlikler de ortaya çıkabilmeli. Üçüncü aşama ise, en önemli aşama, o da dil konusudur. Dil konusunda da kuşkusuz anadilin öğrenilmesi, anadilde eğitim biçimindeki tartışmanın farkındayım. Ama orada herkese tercih yapmak özgürlüğü verilmeli, kimsenin kimseyi zorlamayacağı bir farklı dil eğitim politikası geliştirilmelidir.
-1921 Anayasası'na baktığımızda bugün tartışılan 'özerklik' talepleriyle aslında örtüştüğü de görülüyor. Neden sonraki anayasalarda daha merkezi ve 'Türklük' kavramı ağır basıyor? Neden bu kadar ağır bir merkezileşme?
Burada giderek bir merkezileşme ile milliyetçiliğin Anayasaya yansıtılması arasındaki doğru orantı var. Başka bir söyleyişle, merkezileşme ile Türklüğün öne çıkartılması arasında ve farklılıkların bastırılması arasında doğru bir orantı var. Nedenini söylemek elbette kolay değil fakat, birincisi insan hakları açısından tanık olunan gelişmelere rağmen, sürekli Türkçü gözle bakmak. İkincisi demokrasiyi de çoğulcu bir rejim olarak değil, çoğunluk olarak, kendimizin işine yarayan bir rejim olarak görmemiz. Özgürlükleri biz daha çok bizim gibi düşünenlerin özgürlüğü olarak kabul ediyoruz. Bizim gibi yaşayanların özgürlüğü olarak kabul ediyoruz. Oysa özgürlükler, farklı olanların özgürlüğünü savunabiliyorsak vardır. Demokrasiyi kim çoğunluğu elde ederse, onun yönetim hakkının mutlak bir biçimde olacağı bir rejim olarak anlıyoruz ve çoğulculuğu dikkate almıyoruz. Bu tartışmalarda bakın bu demokrasi ve özgürlük kavramlarının yerini milli birlik ve beraberlik alıyor. Yani, hangi parti olursa olsun, hemen orada toplanıyor, oysa milli birlik ve beraberlik daha çok özgür olunan bir yerde bulunur, daha çok demokratik olan bir ülkede milli birlik ve beraberlik sağlanır, farklılıkların daha çok tanındığı bir yerde milli birlik ve beraberlik olur. Yoksa, siz bir taraftan bastıracaksınız, öbür taraftan merkeziyetin kılıcını sürekli her tarafta sallandıracaksınız, milli birlik ve beraberlik diyeceksiniz, bu mümkün değil. 21 Anayasası bu anlamda farklılıkların Anayasada tescili bakımından önemlidir ve iller ve vilayetler temelinde, bucaklara, nahiyelere kadar özerk yönetimlerin ortaya çıkması söz konusudur. 21 Anayasası, katı milli egemenlik yanında halk egemenliğinin nüvesinin teşkili bakımından da önemlidir. Bu bakımdan 21 Anayasasını önemsiyoruz, fakat işin ilginç tarafı, 21 Anayasası aynı zamanda Kurtuluş Savaşı dönemi Anayasasıdır ve yerelleşme bakımından, yerel muhtariyet bakımından pek uygulama bulmayan bir Anayasadır. Yani hükümleri uygulamaya geçmiş bir Anayasa değildir, ama şu bakımdan değeri önemsenmelidir: Kurucu belgedir, Anayasal açıdan ilk vesikadır ve Anayasal mirasımızın önemli bir temel taşıdır. O bakımdan bugünkü sorunlara çözüm ararken, hem 2010 Türkiye'sinin gerçeklerini, ihtiyaçlarını, dünyadaki gelişmeleri dikkate almamız gerekir, hem de 21-24 Anayasası gibi anayasaları ortak miras olarak kabul edip olumlu öğelerden pay çıkartmamız gerekir.
-Türkiye'de yerel yönetimler, merkez karşısında ne ölçüde özerk? Bu 'Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nı ne düzeyde karşılıyor?
Türkiye'de görünüşte 3 birim var yönetimler bakımından. Bir belediyeler, iki köyler, üç il özel idareleri. Fakat burada kabul etmek lazım ki en güçlü olanlar belediyelerdir, ancak belediyeler de bir yönüyle derebeyliktir, başkanlık esasına göre toplanan bir yapılanma tarzıdır, öbür taraftan da mali bakımından ipleri Ankara'da olan bir yönetimdir. Hükümet, İstanbul veya Ankara gibi kendi belediyelerine akıtıyor parayı, ama İzmir ya da Diyarbakır'la dalga geçiyor. Bu bakımdan Türkiye'de yerel yönetimler, çağın gerisindedir, Avrupa Özerklik Şartı'nın gereklerini yerine getirmemektedir ve Türkiye'de yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi ve özerkleştirilmesi gerekiyor, yeniden yapılandırması gerekiyor. Bölge yönetimi dediğimiz zaman bunlar birlikte düşünülmeli.
-Örneğin bir yazınızda 'Merkezileştirilmiş Yerel Seçimler' ifadesini kullandınız. Başbakan 'yerel seçimleri ulusallaştırdı' Ne demek bu?
Avrupa devletlerinde bahsettiğimiz yerel yönetimler merkezi otoriteyi frenleyen, dengeleyen, sınırlayan birimlerdir. Merkezi otoritenin iktidarını sınırlayan birimlerdir. Bizde ise, tam tersine yerel yönetimler merkezi otoritenin kendisini güçlendirmek için kullandığı birimler oluyor. İşte bu 2009 seçimlerinde açıkça görüldü ve o bakımdan merkezi yönetimin hizmetine sunulan araçlar olarak nitelendirdi. Yerel yönetimler merkeziyetçiliği sınırlamak yerine, merkezi yönetimi pekiştirmek amacıyla kullanılabilen bir yapıya sahiptir. Politize edilmiş olmak anlamında söylüyorum bunu.
-BDP 'Demokratik Özerkliği' sadece Güneydoğu için değil, Türkiye genelinde de uygulanabilecek bir model olarak önerdiklerini belirtiyor. Bu konuda sizin uygulamaya dair bir çerçeveniz var mı? Yereli, demokrasi ve özerklik ekseninde yeniden yapılandırmak nasıl olabilir?
BDP, Türkiye genelinde bir yerelleşmeyi savunuyorsa ki bugüne kadar onu savundu, o zaman BDP'nin ayrı vatan söylemini gündeme getirmemesi gerekiyor. Türkiye'den ayrı bir tasarım olduğunda, BDP'nin bütün Türkiye için çözüm önerisini hayata geçirme şansı yok. BDP'nin Türkiye sınırları içersinde merkezi yönetime alternatif olarak bütün Türkiye'de ademi merkeziyet geliştirilmelidir biçimindeki projesinde en azından Fransa modelini ele alması gerekir ki, böylece Türkiye için gerçekçi bir model olabilir ve bunu uygulamaya geçirme şansı olabilir, bu konuda Anayasal bakımdan da engelle karşılaşmak mümkün olmaz. Pekala mevcut Anayasa ile girilebilecek bir model olabilir, bir yönetim tarzı olabilir. Türkiye genelinde uygulanabilir, ancak Türkiye genelinde bir korku var. Burada Avrupa'dan farklı olarak şu çelişkiyi görmek lazım; devletin yarattığı bir korku var, toplumun içine sinmiş, acaba bölünür müyüz korkusu yanında, bir de merkeziyete tapınma var. Bu merkeziyete tapınma yetiştirme tarzından başlıyor. İl yapacağız dedikleri Cizre, Yüksekova'da bayram havası var, oysa iller merkeziyetin bir ürünüdür. İlginçtir ki Türkiye'de daha çok belediye yapın ya da belediyelerimizi, illerimizi büyütüp birleştirin ve desantralizasyon anlamında yerel yönetim kuralım diye değil de, Ankara bize ne verir düşüncesi var. Bize vali gönderin, şunu gönderin diye talep edilir. Zihinsel engeller çok önemlidir ve bunun da kırılması gerekir. Bunun kırılması için, bütün Türkiyelilerin Türkiye'de merkeziyetin çok güçlü olduğunu, katı olduğunu ve bu katılığın Türkiye'de özgürlüklerin ve demokrasinin gelişmesini engellediğini kabul etmesi gerekir. Yerel seçimler vesilesiyle yazdığım makaledeki verdiğiniz örneğin sakıncaları bu topluma çok iyi anlatılmalı.
-Örneğin İstanbul gibi 15 milyondan fazla nüfuslu bir kentin ikiye hatta üçe bölünmesi mümkün mü? Bu olursa İstanbul bölünür mü? Yoksa İstanbul'un yığınla sorunları çözülür mü?
Bunu nasıl planladığınıza bağlı. Büyük metropol yönetimlerinde bilindiği gibi genellikle bölünme yerine daha kapsayıcı yönetim tarzlarının oluşturulması arzu edilir. Diyelim ki Türkiye bölgeselleşti, tıpkı Fransa da olduğu gibi; L'Ile de France, yani Paris ve çevresi gibi, İstanbul da kendi bölge yönetimine sahip olur. Çünkü şehri bölmek her zaman zordur. O bakımdan burada önemli olan onu alt birimlere ayırmaktan çok, bütünlük kapsamına alan daha rasyonel bir metropoliten planlama yapmaktır. Çünkü bizde planlamalarda alt birimlere iniş söz konusu oldukça o zaman uyumsuzluk doğuyor, tıpkı İstanbul'da olduğu gibi ve yağma düzeni başlıyor. O bakımdan İstanbul gibi bir metropolün en azından bölge ölçeğinde düşünülmesinde yarar var.
-Özerklik çerçevesinde öz savunma örgütlenmesi gibi önerilerin hukuki zemini var mıdır?
Öz savunmanın ne hukuki zemini var, ne de yerindelik bakımından savunulabilir öneridir. Çünkü, federal devletlerde bile bunlar yok. Federal devlet örneği olarak Almanya'da 16 artı 1 emniyet teşkilatı var; 16 federe devlet var 17'inci de hepsini kapsıyor. İşte bu tür önerilere uç öneriler diyorum. Belki duygusal olarak ifade edilmiş olabilir ama bu tür önerilerin ne gerçekleşme şansı var ne de savunulma şansı var. Tam tersine Kürtlerin daha makul, daha rasyonel önerilerini de tehlikeye düşürüyor bu tür öneriler.
-Kürtçenin kamusal alana girmesi bazı kesimler tarafından büyük bir tepkiyle karşılanıyor, oysa milyonlarca insanın anadili Kürtçeyken bu konuda bu kadar büyük bir sorun yaşanması tuhaf değil mi?
Hiç kuşkusuz tuhaftır. Çünkü İstanbul'da bile, Türkçe bilmeyen bir Kürt yurttaşımız mahkemeye gittiği zaman pekala tercüman kullanmaktadır. Bu açıdan bu konuyu bu kadar büyütmenin anlamı yoktur. Ancak denirse ki Türkçe'nin yanında Kürtçe iki dil olacak, pekala olur, çünkü Katalonya'da da böyledir. Katalanca ve İspanyolca iki resmi dildir ve ikisini de kullanıyorlar. Herkes bu dili biliyor anaokulundan itibaren, dolayısıyla bunun yadırganacak bir tarafı yok.
-Dil konusunda Anayasal çözüm getirilmesi gerekmez mi?
Elbette gerekir çünkü en ciddi Anayasal engel burada var. Anayasayı bütün olarak tasarlamamızın neden gerektiğini bu soru ortaya koyuyor. Yani yönetimiyle, kimlikle, dille yeni Anayasayı tasarladığımız zaman onu ortaya çıkartırız, yoksa şimdi dil konusunda şu hükmü kaldırmamız gerektiğini söyleyebilirim size ama, yerine konacak hükmü söylemekte zorlanırım, çünkü onu yeni Anayasa'ya yansıtmak lazım. Resmi dilin Türkçe olduğunu koyarsınız, ama tıpkı Fransa'nın yaptığı gibi,Türkiye'de konuşulan diller Türkiye'nin ortak mirasının ayrılmaz bir parçasıdır dersiniz, Anayasal ölçüde böyle bir genel formül bulursunuz ve sonradan belirleyeceğiniz yönetim tarzlarına göre bunun uygulamaya geçişini yeni yasalara koyabilirsiniz. Mesela İspanya'da Anayasada ne Bask bölgesi yazılı, ne de Katalonya bölgesi yazılı. Bunlar, organik yasalara bırakılmış bulunuyor ama gelin görün ki Katalonya'da tanık olduğum deneyler aslında İspanyolca aleyhine ve Katalanca lehine öyle ki, İspanyolcayı ticari tabelalardan sildirme noktasına kadar varmıştır. Demek ki sorunlar tükenmiyor, sorunlar çok yönlüdür, bunu kabul ederek çözüm önerilerinde bulunmamız lazım. Yoksa birbirimizi yemeye devam ederiz.
-Kürt açılımı diyen AKP hükümetinin Meclis'te iki cümle Kürtçe konuşulmasına tahammül edememesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Ya mahkemeler tarafından 'Bilinmeyen bir dil' olarak yorumlanmasını nasıl izah etmek lazım?
Kürtçe iki cümle söylendiği için bu parti kapatma nedenidir deniyor. Türkçe tekelini Meclis'te koruyalım diye parti kapatmaya yeşil ışık tutuluyor, neredeyse Cumhuriyet Başsavcılığını parti kapatmaya resmen davet ediyorlar ki Cumhuriyet Başsavcılığına ateş püskürenler bunu yapıyorlar. Ama kendilerinin Türkçe olarak çıkardıkları Torba Kanunu adını verdikleri kanunda ne doğru dürüst dil bilgisi var, ne doğru dürüst Türkçe var, ne yasa tekniği var, ne anlaşılabilirlik var. Siz Türkçeyi orada tek dil olarak kullanıp Kürtçeyi tamamen silin diyorsunuz ama bunu kendi amacınıza ulaşmak için çıkaracağınız kanunları gölgelemek için mi yapıyorsunuz? Bütün bu kanunlar içerik olarak bir yana, dil olarak da anlaşılmazdır. Türkçeyi bu kadar sahipleniyoruz, peki daha kaliteli yasa olmayacaksa, daha demokratik yasa olmayacaksa, daha özgürlükçü yasa olmayacaksa, Türkçe olarak yazdığımız daha anlaşılır olmayacaksa, daha öngörülebilir olmayacaksa, daha ulaşılabilir olmayacaksa bu dil cimriliği neden? İki cümle, üç cümle, beş cümle Kürtçe konuştu diye onu kapatma nedeni saymanın anlamı ne? Ama bunun olumsuz yansıması milyonlarca insandır ve milyonlarca insan yaşıyorsa vekilinin orada birkaç cümle söylemesi, bir şiir okuması insanları ferahlatır, rahatlatır, içselleştirir, dolayısıyla bu konuda ben Ankara'nın tavrını kınıyorum. Bu derin çelişkidir ve üstelik Kürt açılımı söyleminin ciddi bir testidir. Bu dostlar alışverişte görsün havasını uyandırıp ama yapmamaktır; bir tür Sünni gözüyle baktığımız zaman AKP hükümeti nasıl ki Alevileri oyalıyor ise, bu da kimlik açısından Türk kimliğinin baskın olmak özelliğini koruyup Kürt kimliğinin ortaya çıkmasını engellemektir. Bu bir oyalama taktiğinden başka bir şey değil. Burada zaten yaygın olan bir Türk-İslam sentezi var. AKP daha çok İslami görünümünü öne çıkarıyor genellikle, ama Türklüğü de ikinci plana attığını söyleyemeyiz. AKP sadece Alevilerin zorunlu din dersi talebini karşılamamakta direnseydi o zaman AKP'yi daha çok İslam versiyonu olarak düşünebilirdik ama AKP aynı zamanda onu etnik anlamda da yaptığına göre, AKP belki İslam öncelikli, ama Türklüğü de kollayan bir bakış açısına sahip.
Mahkemelerin ise Kürtçeyi 'Bilinmeyen bir dil' olarak yorumlaması çok yanlıştır. Bir kere mahkemeler kanunlara bağlıdır. Ama bu yorum, 2002 yılında çıkartılan mali dilleri tanıyan kanunu bilmemeleri demektir. Yurttaş olarak bilmemek mazeret sayılmıyorsa, hakimler için haydi haydi mazeret sayılmaz. Kanunlara bağlıdırlar, öyle bir şey yazmaya yetkileri yoktur. Ama dahası Meclis'te de 'Bilinmeyen dil ' yazılması Meclis'in kendi yaptığı kanunu inkar etmesi anlamına gelir.
-Kürt sorunu, Türkiye'nin geleceği nereye doğru gidiyor?
Burada biz haliyle çoğunluk orada olduğu için Ankara'ya ve yöneticilere yüklendik ama bana öyle geliyor ki Türkiye'nin ileri gitmesinde, hukuk devletinin temellenmesinde, demokrasinin gelişmesinde, yurttaşlığın gelişmesinde, özgürlüklerin geliştirilmesinde, laikliğin gelişmesinde Kürtler kilit bir rol oynuyorlar. Kürtlerin söylemi, talebi, Kürt hareketi bu bakımdan tarafımızca çok önemsenen bir harekettir. Çünkü Kürtler şöyle bir tercihte bulunabilirler: 'Biz artık istemiyoruz birlikte yaşamayı. Biz Ortadoğu'ya döneceğiz, kendi etnik kökenlerimize döneceğiz, diğer Kürtlerle birlikte kaderimizi belirleyeceğiz' diyebilirler. Bu en kötü senaryodur, Türkiye için hayırlı bir şey değildir, ama kendileri için de iyi olacağından çok kuşkuluyum. Ama Kürtler şunu derlerse 'Biz tanınmak istiyoruz, kimliğimizle, kolektif olarak tanınmak istiyoruz, Anayasal olarak tanınmak istiyoruz ve biz bu kimliğimizle demokratik taleplerimizi öne çıkartıyoruz, özgürlük taleplerimizi öne çıkartıyoruz, eşit yurttaşlık talebimizi öne çıkartıyoruz, hukuk devleti Türkiye'de bütün Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşlarının ortak idaresiyle inşa çabasını gündeme getiriyoruz, bunun için yola çıktık derlerse eğer, o zaman bana göre hem kimlikleri tanınmış olur, hem yurttaşlıkları tescil edilmiş olur, hem de Türkiye Cumhuriyetinin hukuk devleti yolunda ilerlemesine önemli katkı sağlarlar. Bir yere kadardır kimlikler, bir yere kadardır dil özgürlüğü, ama bizi birleştirici kavramlara doğru da yürümek gerekir, o da insan hakları temelidir, bunu unutmamaları gerekir. Çünkü şarka doğru gittikçe iktidar depreşmesi daha fazla gündeme geliyor. Özgürlük azalıyor, ısrar artıyor. Bu Türkler için böyledir ama Kürtler için de haydi haydi böyledir. O bakımdan benim kanaatim şudur ki Anadolu topraklarında yaşayan bizler, hepimiz ister Türk olalım ister Kürt, ister Laz, ister Çerkez, ister Arap, birlikte yaşamaya mahkumuz , ortak yurttaşlık kimliğinde, ortak demokrasi hedefinde bu topraklarda zor da olsa acı da olsa hukuk devletini kurmak dışında bir çözüm yoluna sahip değiliz. Unutmayalım ki Kahramanmaraş'ta toplu katliam yaşandı, 32 yıl önceydi. 32 yıl sonra yakınlarını kaybeden insanlar onları anamadılar, onları şöyle bir doya doya anamadılar, annelerini, babalarını, ağabeylerini anamadılar. Çünkü tekrar saldırıya uğradılar. İşte bunlar bizim en büyük düşmanlarımızdır. Bu şekilde ırkçı ve dinci fanatik yaklaşımlar bizi mahvediyor. Bu bakımdan Kürtlerin, Alevilerin bu topraklarda yapabileceği çok şey var. O yüzden insan hakları savunucuları ve demokrat olanlarla kol kola geleceğin Türkiye'sini inşa etmeliler diyorum.
Zeynep Kuray/Birgün