Yakup ASLAN Yazdı:İSLAMİ MÜCADELENİN YİĞİT EVLADI ABULHAMİT TURGUT’UN ARDINDAN…
79’un kışıydı. İstanbul bekli de uzun zamanlardan beridir ilk kez bu derece şiddetli bir soğukla tanışıyordu. Yerler bembeyazdı. Ayaz yerdeki karları buz gibi dondurmuştu, her adım atışımızda bütün İstanbul ayak seslerimizi duyacak gibi oluyorduk.
27/10/2010 - 16:38
1:1
1:1,2
1:1,5
79’un kışıydı. İstanbul bekli de uzun zamanlardan beridir ilk kez bu derece şiddetli bir soğukla tanışıyordu. Yerler bembeyazdı. Ayaz yerdeki karları buz gibi dondurmuştu, her adım atışımızda bütün İstanbul ayak seslerimizi duyacak gibi oluyorduk. Sokaklarda, köşe başlarında yaktıkları ateş etrafında toplandıkları daha uzaktan belli olan bekçilerle biz vardık. Onların yerleri, bir teneke içerisinde yaktıkları meyve kasalarından çıkan gür alevle daha uzaktan belli olduğu için, çoğunlukla yolumuzu değiştirirdik. Zira ya kimlik soracaklardı veya şüphelenmeleri durumunda, bizi sorgulayıp, üzerimizi aramaya kalkışacaklardı. Küçükpazar’daki dolaşma nöbetimiz bitmiş, Eminönü’nden Taksim’e doğru hareket halindeydik. O zamanın tabiriyle, birkaçımızda emanet vardı. Dört-beş arkadaş birlikteydik ve o dönem komünistlerinin ısrarla Süleymaniye semtindeki hakimiyetimize son vermek için yaptıkları saldırılara karşı sokaklarda dolaşıyor, duvarlara yazmış olduğumuz sloganların üzerine başkalarının yazı yazmasına veya afiş asmalarına meydan vermemek için sürekli tetikte bekliyorduk.
Abdulhamit’e “Bekçilerin olduğu yerden geçmeyelim” dedim, “Merak etme onlar bizden, ben boş zamanlarımda gelip onların sohbetine katılıyorum ve bu arada onlara İslam’ı da anlatıyorum.” Dedi. Gerçekten de onların yanına vardığımız zaman, Abdulhamit’i tanıdılar ve ısrarla oturup çay içmemizi istediler. Kısa bir konaklama esnasında, onların İslam’ı konuları konuşmaya başladıklarını ilgiyle izledim. Metin de aynı yöntemi uyguluyordu. Bir eylemden, bir mitingden döndüğümüz zaman yolda bir seyyar satıcı veya sıradan bir insan gördüğü zaman, onunla tanışır ve onun memleketine göre ona yaklaşmaya çalışırdı.
Tepebaşı’ndaki bir toplantıdan sonra Fatih’e doğru bir korsan yürüyüş yapmıştık. Unkapanı köprüsünde el arabasının üzerinde meyve satan bir genç vardı. Metin’in gözüne ilişti ve arkadaşlara “siz yürüyün, ben gelirim!” dedi. Onu yalnız bırakmamak adına yanındaydım ve kısa bir sorgudan sonra güzel bir Kürtçeyle ona İslam’ı anlattığını görünce şaşkınlığımı gizleyemedim. Zira İstanbul’da yaşamış birinin Kürtçeyi bu kadar güzel konuşması ilginçti. Özellikle babasının yaptığı bir yeminden dolayı Kürtçe konuşmamak için gayret gösterdiği bir evde, Metin’in bu kadar rahat Kürtçe konuşmasına şaşırmamak mümkün değildi. Abdulhamit’in de Malatya şivesine rağmen Kürtçeyi rahat bir şekilde kullandığına çoğu zaman şahit oluyordum.