Değerli dostlar
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ
لاَ يَضُرُّكُم مَّن ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً
فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
O’nun rızasını en büyük hedef olarak önüne koyan ve o en büyük gayeye, varlığı yaratan Zât’ı herkese tanıtmak ve sevdirmek yoluyla ulaşma niyet ve azminde olan Müslümanlar her şeyden önce İslam’ın, imanın ve inananların başına gelen üzücü hadiseleri gerçek musibet sayarlar/saymalıdırlar.
Musibetler, fert, aile, millet ya da bütün bir insanlık çapında başımıza gelen bir kısım üzücü hadiselerdir. Bunlar kimi zaman belli sebeplere bağlı olarak cereyan ederler, kimi zaman da arkalarında zahiren herhangi bir sebep görmek mümkün olmaz. Fakat her hâl ü kârda bir yaprağın, dalından düşmesine varana kadar kainatta cereyan eden küçük-büyük bütün hadiseler gibi musibet, âfet ve belâ nev’inden maruz kaldığımız şeylerin arkasında da Müsebbibü’l-Esbab olan Cenab-ı Allah’ın kudret elinin olduğu aşikardır. Öyledir, zira cüz’î-küllî hiçbir hadise Rabbin izni ve emri dışında meydana gelmez-gelemez.
Ayrı bir husus da herkesin, inandığı değerlere ve hayatına ölçü yaptığı kriterlere göre hadiselere bakış açısı da farklı farklı olacağından kimilerine göre musibet ve belâ addedilebilecek hususlar başkalarına göre hiç de öyle olmayabilir. Allah’a inanan, O’nun rızasını en büyük hedef olarak önüne koyan ve o en büyük gayeye, varlığı yaratan Zât’ı herkese tanıtmak ve sevdirmek yoluyla ulaşma niyet ve azminde olan Müslümanlar her şeyden önce İslam’ın, imanın ve inananların başına gelen üzücü hadiseleri gerçek musibet sayarlar/saymalıdırlar. Canımıza, malımıza, ailemize vs. dokunan zararlar ise diğerlerine nispeten ikinci sırada kalırlar/kalmalıdırlar.
Kardeşlerim
Evet, önemli olan insanlığın hakikati bulması ve dinin yaşanmasıdır. Bunun için de ne yapılsa, ne kadar çok gayret edilse, ızdırap çekilse, canlar feda edilse ve en ağır musibetlere katlanılsa yine yine gereklıdir. “Yaşatmak için yaşama’’nın mânâsı da bu olsa gerek. Çetin Uhud muharebesinde Allah Resûlü’nün hayatta olduğunu öğrendikten sonra ‘’Baban, eşin ve çocukların şehit düştü!’’ diyenlere, “Allah’ın elçisi hayatta olduktan sonra artık bütün musibetler hafif gelir’’ diyebilecek kadar kendini dinine adamış Hazreti Sümeyra ve Kadisiye’de dört oğlunu birden Allah yoluna feda eden ve “Allah’ım, bana dört oğul vermiştin. Dördünü de Habibin’in yolunda kurban ettim; Sana binlerce hamd olsun!” diyecek kadar Efendiler Efendisi’ne ve onun yoluna âşık Hazreti Hansa validelerimiz bu husus ta bizim için ne güzel örnek teşkil ederler! Müslümanlığımız da dahil olmak üzere yeryüzündeki İslam, sebepler açısından bakılacak olursa, işte o ilklerin ortaya koyduğu bu gayret, performans, çile ve ızdırabın semeresidir.
Asrın başında hayatını Müslümanlığın ızdırabını dindirme yoluna vakfeden Bediüzzaman’a ne kadar çok şey borçluyuz! O, şahsî sorunları alâkalı soru soran bir gazeteciye değil sadece kendi hayatı bütün dünya gözünden silinmiş bir edayla şunu söylüyor:
“Bana ıztırap veren yalnız İslâm’ın mâruz kaldığı tehlikelerdir.
Şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!
Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı.
İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim.” (1)
Aziz Kardeşlerim
Bizim düşünce dünyamızda neyin asıl musibet olduğuna bir-iki cümleyle kısaca işaret ettikten sonra şimdi de “Başımıza gelip çatan musibetler karşısında nasıl düşünmeli ve nasıl bir tavır belirlemeliyiz?” sorusunun cevabını aramak istiyoruz. Söylemek istediklerimizi birkaç madde altında toplamaya çalışalım:
1-Yegâne Tasarruf Sahibi’nin Gözettiği Hikmetlere Saygılı Olmak Gerekir
İster fertler, isterse bir yolda, Allah’a, O’nun rızasına beraber yürümeye çalışan cemaat ve guruplar açısından olsun başımıza gelen üzücü hadiseler karşısında düşünmemiz gereken ilk husus, yukarıda da geçtiği gibi, gelip bize musalat olan her hadisenin her şeyi görüp bilen Rabb’in izni ve emriyle gerçekleşmiş olduğudur. Bu önemli noktayı nazara alarak sabretmek gerekir. Efendimiz (a.s) sadece mü’mine müyesser olan bir hususu izah ederken “Mü’minin durumu şâyân-ı takdirdir; niye olmasın ki; onun her işi hayırdır ve bu da mü’minden başkası için müyesser değildir. O, neşe ve sevinç ifade eden bir duruma mazhar olunca şükreder, bu onun için hayır olur; herhangi bir sıkıntıya maruz kaldığında da sabreder, bu da yine onun için hayır olur.”(2) buyurur
2-Müslümanların Yitirdiği Yürek
İkinci önemli husus, başımıza gelen üzücü hadiselerin kendi günahlarımız sebebiyle geldiğini düşünmektirKur’ân-ı Kerim bize sık sık böyle düşünmeyi emr eder ve “Siz kendinize bakın; siz doğru yol üzere olduğunuz sürece hiç kimse size hiçbir zarar veremez’’ (3), “Allah insanlara hiç bir şekilde zerre kadar bile zulmetmez, insanlar kendilerine zulmederler’’ (4), Görüldüğü üzere Allah’ın bu ve benzeri bütün emirleri bizi kendi içimize yönelmeye ve günahlarımızdan, kirlerimizden arınmaya, bunları yaptıktan sonra da Rabb’in ulu dergâhına teveccüh etmeye çağırır.
Evet, bizler başımıza gelen belâların işlediğimiz günahlar sebebiyle geldiğini düşünmeli, onların def ü ref’i için en kısa zamanda hatalarımızdan, kusurlarımızdan, günahlarımızdan, isyan kokan fiillerimizden ve küçük-büyük bütün haddi aşmışlıklarımızdan dolayı tevbe edip uğramış iç dünyamızı kendi fıtrî ve temiz haline getirmeye bakmalıyız.. Hazreti Ömer efendimizin işaret buyurduğu gibi her fert kendini, kendi içini kontrol etmeli ve ‘’Benim başıma gelen bu belâ, acaba hangi günahım sebebiyle geldi?’’ demelidir.
3-Her sıkıntı teveccühümüzü artırmalı
Başımıza gelen musibetler hususunda bakış açımızı belirleyen bir diğer husus da Rabbimize gerektiği ölçüde teveccüh edemediğimiz, bulunduğumuz yer ile bulunmamız gereken yer arasındaki mesafeyi bir an önce kapatıp, Allah’ın bizi koyduğu yerin hakkını veremediğimiz, vazifelerimizi hakkıyla yerine getiremediğimiz, Allah’ın izniyle tamamlamak niyetiyle yola çıktığımız hizmetlerin gerektirdiği ölçüde Ulu Dergâh’a yönelip yana/yakıla, tazarru içerisinde dua edemediğimiz ve işte bütün bu önemli hususlardaki kusurlarımız nedeniyle musibetlerin gelip başımıza çöreklendiği düşüncesidir. İşte böyle bir salim düşünce ile musibetler, belâlar bizde Rabbimize karşı , tevbe ve dua iştiyakını tetikliyor, yeniden bir kere daha kâmil mânâda bir teveccühle kalblerimizi dönülmesi gereken asıl kapıya çeviriyorsa, kaybetmenin olabileceği bir yerde kazançlı çıktığımızı düşünerek o musibetlerden dolayı şekvacı değil aksine Yaratan’a karşı hamd ü minnet duygularıyla dopdolu olmalıyız. Evet, biz küfür ve dalalet dışında ki her şey için Rabbimiz’e hamdederiz. Hamd O’na, minnet O’na!..
Efendimizin sadık yârenlerinden Abdullah ibn-i Abbas hazretleri şöyle bir hadis-i şerif nakleder: “Her kim bir musibete uğradığında ‘istirca’da bulunur yani ‘İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn’ demek suretiyle Rabbine yönelir ve sığınırsa Allah, o musibetten kaynaklanan yarayı sarıp sarmalar.. o kişiye güzel bir akıbet hazırlar.. o musibeti izale buyurup onun yerine çok uygun ve kulunun da hoşnut olacağı şartlar yaratır.” (5)
4-başımıza gelenler Yürüdüğümüz yolun kaderi
Dördüncü husus şudur: Zulüm, fıtratının bir yanı haline gelmiş yahut kininin, nefretinin, hasedinin esiri olmuş bazı insanlar eliyle başımıza gelebilecek musibetlere daha doğrusu onların yapabilecekleri kötülüklere, komplolara, hilelere her zaman hazır olmalıyız. Çünkü bu sadece günümüze yahut tarihin herhangi bir zaman dilimine münhasır bir hal değildir. Hazreti Âdem’in iki erkek çocuğundan birisinin diğerinin kanına girmesiyle başlamış bu, zulmetin nura tasallutu, karanlığın gelip aydınlığın üzerine çökmesi, haksızlığın hakka saldırısı ve düşmanlığın sevgiye taarruzu dünden bugüne devam ettiği gibi bundan sonra kıyamete kadar da devam edecektir. Bu, bir manada “insan’’ ile şeytanın, doğru ile yalanın, hak ile batılın mücadelesidir. İşte biz, Allah yolunun yolcuları olarak insî şeytanlardan gelebilecek bu kabil kötülüklere her zaman hazır olmalı ve asla korku, endişe ve yılgınlığa düşmemeliyiz. Kendi aleyhimize cereyan eden hadiselere ve maruz kaldığımız sıkıntılara takılmadan, yolda dökülüp kalmayı ve geri dönmeyi aklımızın ucuna dahi getirmeden yolumuza devam etmeli ve bütün kapıları zorlamalıyız. Yılgınlığa düşmemeliyiz, zira yaptığımız iş bizim, tamamlamaya çalışmakla memur bulunduğumuz vazifemiz, o işi tamamlamayı uhdesine alarak mü’min kullarına müjdelerin en büyüğünü veren de gücü her şeye yeten Rabbimiz’dir.
Evet, hakkı, hukuku, adaleti istemeyenler, onları isteyenleri ve onları ikâme etmek için gayret edenleri de istemezler. Bir aksiyon adamının ifadesiyle “Eğer insanlar bugün bizim üzerimize geliyorlarsa biz bundan endişe etmemeli ve bunu ahiret hayatımız adına bir kredi kabul etmeliyiz.” Ne diyelim; “Zalimin zulmü varsa mazlumun Allah’ı var / Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.’’
Hiç şüphe yok ki, Rabbimiz söz verdiği gibi vâdettiği nurunu mutlaka tamamlayacak, zalimler de biz onlara beddua etmesek, tel’in okumasak bile er ya da geç Allah’ın masum kullarına yaptıkları eza, cefâ ve işkencelerin cezasını, müstehak oldukları şekliyle mutlaka göreceklerdir. Bu da Âdil-i Mutlak olan Rabbimizin adaletinin bir tecellisi olacaktır. O’nun merhametinden fazla merhamet düşünmek, O merhamet sahibine saygısızlık olabileceği gibi aynı zamanda bir nevî zulümdür.
5-Sıkıntı ve belalar birer arınma vesilesidir
Bu konuda zikredilebilecek beşinci esas şudur: Cenab-ı Hak değişik vesilelerle kullarını günahlardan ve kirlerden arındırmayı murad eder. Musibetler, felaketler, belâlar da bir çeşit arınma vesileleridir; tabiî arınmasını bilenler için. Bunda şüphe edilemez, zira Allah Resûlü bir müminin ayağına batan bir dikenle bile Cenab-ı Hakk’ın o kulunun günahlarını sildiğini, derecesini yükselttiğini ve kendi indindeki makbuliyetini artırdığını ifade buyurur. Hadis-i şerifin tamamı şöyle: “Müslüman bir kişiye isabet eden herhangi bir yorgunluk, hastalık, sıkıntı, hüzün, gam ya da eziyet; hatta vücudunun bir yerine batan bir diken bile olsa mutlaka Allah (celle celâlühû) onu o kulunun günahlarına kefaret yapar.” Eğer vücudumuzun bir yerine batan küçücük bir dikenle bile merhameti sonsuz olan Rabbimiz bizi kirlerden, paslardan arındırıyor, temizliyorsa, yaşadığımız daha büyük musibetlerle bizi tertemiz hale getireceği, nezd-i ulûhiyetindeki kıymetimizi yükselteceği açıktır. Dolayısıyla bu zaviyeden bakıldığında da asla şikayet etmeye hakkımız yoktur. Yoktur, zira bu vesileyle Rabbimizin huzuruna giderken günahlardan, kusurlardan, ayıplardan ve kirlerden arınmış ve tertemiz olarak gitme imkanına ermiş olacağız. Rabbin karşısına günahlarla, hatalarla çıkmak her şeyden evvel Allah’a karşı bir ayıp olduğu gibi, bunlardan temizlenmiş ve arınmış olarak varabilmek de en büyük bahtiyarlık olsa gerektir.
Değerli Kardeşlerim
Öteden beri peygamberân-ı izam başta olmak üzere bütün Allah dostları değişik düşmanlık, ezâ, cefâ ve zulümlere maruz bırakılmışlardır. Belâların en şiddetli olanlarına başta peygamberler sonra da onların ümmetlerinden derecesine göre Allah’a yakın duranlar maruz kalmışlardır. Bunlar içinde işkence görenler, sürgün yaşayanlar, baskı altında tutulanlar, hatta işkence altında öldürülenler bile olmuştur ve sayıları da az değildir. Bu hususa işaret eden bir hadis-i şerifin sonunda Efendimiz “Herkes dininin (imanının) kuvvetine göre belalara maruz kalır. Yaşantısında sağlam ise ona gelen belalar şedîd olur; zayıfsa onlar da daha hafif olur.” buyurur. Allah Resûlü (a.s) bir başka ifadesi ‘Müminin başından hiç bela eksik olmaz” diyerek işaret buyurmaktadır.
Dolayısıyla eğer dün, o Allah dostlarına yapılan ezâ, cefâ kabilinden değişik haksızlıklar bugün bizlere yapılıyorsa biz bunu onlarla aramızdaki irtibata bir delil ve işaret sayabiliriz/saymalıyız. Zalimlerin eliyle başımıza gelen musibetlerin peygamberlerin yolunda yürüdüğümüz için başımıza geldiğini düşünmek de mahzurlu olmasa gerek. Çünkü gerek insî, gerekse cinnî şeytanlar boş duranlarla değil de bir salih amel ortaya koyan yahut koymaya çalışanlarla uğraşırlar. Allah’ın sadık kullarının maruz bırakıldıkları musibetlere düçar olmak, Allah’ın inayetiyle ötede onlarla beraber olacağımıza da delalet eder ki, bu bizim için en büyük bir lütuf ve müjde sayılır. Evet, ötede Allah dostlarıyla beraber olmak istiyorsak başımıza gelen sıkıntı ve musibetlere katlanmalı, onları sabır ve hamd ile karşılamalıyız Hedefin büyüklüğü yanında çekilen meşakkatler çok küçük kalıyor
Rabbimizin, bir kısım bela ve musibetlerle bizi imtihan ettiğini, dayanma gücümüzü bize göstermeyi dilediğini ve bizi ileride karşılaşılması muhtemel daha büyük hadiselere hazırlamak istediğini düşünebiliriz. Musibet, bela ve afetler, inanan kullar için günahlardan ve bunların hasıl ettiği kirlerden arınmak bakımından birer banyo vazifesi de görürler.
Burada, “Bize düşen İnsanlığın Efendisi’nin yoluna ittiba edip en yaman hadiseler karşısında dahi asla pes etmemek, musibetlerin yüzüne gülmek ve belaları iyi okuyup onlardan kitaplar dolusu ibretler çıkarmasını bilmeye çalışmak olmalıdır.” deyip bu konuyu iki iktibasla tamamlamak istiyoruz.
Üstad Bediüzzaman’dan: “Ey nefis! Kaderden sana atılan bir musibet taşına maruz kaldığın zaman ‘innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn’ söyle ve merci-i hakikiye dön, imana gel, mükedder olma. O seni senden daha iyi düşünür.” (6)
Cenab-ı Hak bizi endişe ettiğimiz bela ve musibetlerden muhafaza buyursun!