Söyleşi: Dilaver Demirağ / Özgün Duruş
Altan Tan, Kürt Sorunu üzerine İslami kesimde en çok düşünce üreten yazarlardan. “Devşirme Kürtlerle açılım olmaz” diyerek iktidarın yüzüne hakikati söyleyen cesur bir entelektüel olarak biliniyor. Altan Tan, açılımın başından beri AKP’nin oy avcılığı nedeni ile ölü doğduğunu düşünüyor. Dahası AKP’nin topyekûn bir demokratikleşmeyi sağlayacak anayasal bir reform yerine, demokratikleşmeyi parçalara bölerek birbirlerini desteklemesi gereken mağdurlar bloğunu da parçlayarak birbirine düşman kıldığını düşünüyor. Açılımın başarısızlık nedenlerinden birinin de bu parçalara bölmek olduğunu belirtiyor. Altan Tan’la açılımdan Kürt Sorununa oradan da Ortadoğu federasyonuna dek geniş bir yelpazede söyleştik.
Açılımın üzerinden bir yıl geçti, siz başından beri hükümetin açılım konusunda tutarlı bir tavır takınamadığını söylediniz. Bugün gelinen noktada yapılan eleştirilerde aynı minvalde ve hükümet tutarsız olmakla eleştiriliyor. Açılım sürecinin bu noktaya gelmesine neden olan olaylar nelerdi sizce?
29 Temmuz 2009 tarihinde İçişleri Bakanı açılımla ilgili ilamını yaptıktan sonra birçok televizyon, gazeteci bana yönelerek fikirlerimi sordular. Ben, Bakanın konuşmasını çok dikkatle dinledim ve şu yorumda bulundum; “Uslubu çok güzel, çok hoş ama boş, hatta bomboş bir açıklama. Keşke böyle olmasaydı.”
Gelinen süreçte Ak Parti hükümetinin ciddi yanlışlarının şöyle sıralayabiliriz:
Bir, Ak Parti Türkiye’de bir demokratikleşmeyi gerçekleştirmeden, anayasal bir reform yapmadan, kısacası Kemalizmin tasfiyesine gitmeden demokratik adımları parçalara böldü. Başörtüsü sorununu, alevilerin cemevlerinin ibadethane sayılması talebini, Kürt sorununu, Heybeliada Ruhban Okulunu, Ermenistan sınırının açılmasını ayrı ayrı çözmeye girişti.
Biz de başından itibaren şunu söylemeye çalıştık, bu bütünsel bir iştir. Bu şekilde parçalara bölme topyekun bir demokratikleşme sadece dindarlara, başörtülü kadınlara, kürtlere, alevilere, ermenilere vs. lazım değil, herkese lazım. Hatta plaja gitmek isteyen kadına da, içkili lokantada yemek yemek isteyene de bu özgürlükler lazım. Bunları da Kopenhag kriterlerine endeksleyen yeni bir anayasa paketi ile toplumun önüne gelin dedik. Ama AK Parti böyle yapmadı. Ona kim ne dediyse söylenenden daha ucuz, daha basit, daha fırsatçı, daha oportunist sadece oy hesabına dayalı bir siyaset izledi. Bu nedenle de birbirini desteklemesi gereken dindarlar, aleviler, kürtler, ermeniler ve daha birçok mağdur, bırakın birbirini desteklemeyi, birbirlerine karşıt konuma geldiler. Birinci hata bu olmuştur, yani demokratikleşme açılımını parçalara bölmek.
İkinci hata, bu açılımın aktörleri doğru seçilememiştir. Biz bunu kürt meselesinde Başbakana defalarca söyledik. “Yapmayın bu aktörler ile yola çıkarak yanlış yapıyorsunuz. Siz MİT’le, Genelkurmayla, Dışışleri Bakanlığıyla ve Ankaray`a çöreklenmiş ne idiğü belirsiz devlet aydınlarıyla bu işi götüremezsiniz, siz bu değişimin asli aktörlerinden destek almak zorundasınız. Yani Alevilerin dedelerinden, önderlerinden, itibar edilen yazarlarından destek almalısınız. Dindarların itibar ettiği kanaat önderlerini, cemaat liderlerini, aydınlarını bu işe sokmalısınız. Kürtlerin itibar ettiği yazarları, politikacıları, meleleri bu işe katmalısınız. Devşirme kürtlerle, korucubaşlarıyla bu işi götüremezsiniz dedik ama dikkate almadılar. Dolaysıyla ikinci büyük hata da bu projeyi yürütmesi beklenen kadroların, derme çatma ve Ankara`da bürokrasiden devşirilmiş kişiler olmaları ve asli aktörlerin ön planda olmamasıydı.
Üçüncü bir yanlış, bu sürecin bir devlet projesi olarak sunulmasıydı. Bugüne kadar bütün önemli reformlar III. Selim`den, II. Mahmud`dan beridir tepeden, devletten gelmiştir, dışarıdan empoze edilmiştir. Ama toplumu sürece katmadığı için de bu reformlar toplumca benimsenmemiştir. Bu nedenle yapılması gereken, bunu bir devlet olarak değil bir millet projesi olarak tasarlatıp kamuoyuna öyle sunmaktı. Yani milletin desteğini alan, yeni toplum ve millet tasavvuru ortaya koyan ve sahaya böyle çıkan bir proje olmasıydı.
Oysa Başbakan bir devlet projesi olarak sunduğu zaman MİT, Genelkurmay Başkanlığı, Anayasa Mahkemesi, Sayıştay, Danıştay, Yargıtay yani devlet seçkinleri olarak yüksek yargı bu projeyi destekliyor demekti. Halbuki işin gerçeği öyle değildi. Devletin askerle yargı kanadı bu değişime destek vermedi. Bunlar Başbakana “yürü arkandayız”, destekleriz dediler ancak, tabiri caiz ise Ak Parti`yi bu şekilde kuyunun içine sarkıttılar. Sarkıttıkları ipe makas atıp kestiler.
Bütün bunları toparlayıp eklersek, dördüncü bir hata; bu açılımın altının doldurulamaması ve çok uzamasıydı. Kısa, orta ve uzun vadeli hedeflerin net bir şekilde ortaya konulamamasıydı.
Beşincisi de; bu açılımın dilinin doğru konulamaması... Toplumu ikna edecek, birleştirecek bir dil yerine, şüpheye düşürücü, kuşku uyandırıcı ve güven bunalımına neden olacak bir dilin ve yolun izlenmesi oldu. Sonuç itibariyle kürtler “bizi kandırıyorlar, hiç bir şey yaptıkları da, yapmaya niyetleri de yok” noktasına geldi.
Bu noktada bu işin kırılma noktalarından biri de Habur oldu deniliyor. Devletçi-miltarist medya Habur’a bir barış projesi olarak bakmadı. Gelenler için yapılan sevinç gösterileri de barışa duyulan özlem olarak görülmedi ve Türk kamuoyuna “PKK’lılar elini kolunu sallayarak geldiler ve gövde gösterisi yaparak PKK’nın siyasallaşmasını sağladılar” şeklinde lanse edildi. AK Parti Habur sonrasında frene bastı ve o andan sonra açılım inişe geçti. Ardından KCK operasyonları geldi.
Bu anlamda Habur’un "açılımın kırılma noktası olduğu" tespitine katılıyormusunuz?
Evet, Habur bir kırılma noktası oldu, ama Habur`dan girişler olmadan aylar önce bunu biliyordum ve televizyonlara da o gece yarın bu girişlerin ardından şunlar şunlar olursa açılım berhava olur diyerek şunları söyledim; “Türkiye’de PKK’nın dağdan indirilmesi, şiddetin sona ermesi ayrı bir konu, Kürt meselesinin demokratik çözümü ayrı bir konu, siz bunları birbirine karıştırırsanız bu işi asla çözemezsiniz. Neler yapılmalıya gelince, önce kürt sorununun çözümünde anadilde eğitim de dahil tam bir demokratikleşme sağlanmalıdır. Anayasa da belli bir etnik gruba gönderme yapan tüm ifadeler çıkarılarak yurttaşlık tanımı değiştirilmeli, demokratikleşme bunu başa koymalı. Ondan sonra Irak Kürdistanı yönetimiyle dört dörtlük dostça ve kardeşçe bir ilişki, bundan sonra silahların susması, en son siyasi af.” Gazeteler bunu yazdı.
Yine söylüyorum; tansiyon düşmeden, acılar kabuk bağlamadan, insanlar sakinleşmeden, kimki siyasi affı birinci öncelik olarak görür, o, ya ahmaktır, ya cahildir ya da haindir. Başbakanın etrafında dolaşan insanlar taamüden bu işi sabote ettiler. Kendine danışman diyen birkaç kişi, hükümetin etrafında kümelenen insanlar çıktılar kürt sorununun çözümünden önce PKK’nın dağdan indirilmesini birinci öncelik olarak ortaya koydular. Bunlardan birisi tam Habur günlerinde dedi ki “Abdullah Öcalan affedilmelidir. Bodrum`a gönderilmeli. Osmanlı bu gibi adamları başıbozuk paşası ilan ederdi. Bizde Apo’yu böyle ilan edebiliriz” dedi ve ateşe benzin döktü. Bunu Başbakanın yanındaki insanlar yaptı. Bugün gelinen noktadaysa “KCK operasyonları da doğru olmuştur, Abdullah Öcalan’nın da artık enterne edilme zamanı gelmiştir.” demeye başladılar. Bu insanlar Tansu Çiller’in yanında da vardılar. Kurşun atan da kurşun yiyen de bir, dediler. Dolasyıyla Habur`u taamüden tasarlayanlar bu işi çözmek istemeyenlerdi, hem Ankara, hem PKK içindekiler sabote ettiler.
Irak Kürdistanı meselesini açtınız. Bu açılım projesini başlangıcı ile ilgili de kulislerde konuşulan şuydu, ABD Irak`tan çekildikten sonra burada Kuzey Irak kürtlerini emanet edeceği bir güce ihtiyaç duyacak, bunun için de en uygun aday Türkiye, bu noktada önce Türkiye kürt sorununu çözecek, sonra Kuzey Iraktaki Kürdistan bir biçimde Türkiye’ye bağlanacak, bundan sonra ilan edilmemiş bir Kürdistan ekseninde bu sorun kökten bir biçimde çözüme kavuşturulacak. Siz bu senaryolar ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
Bunu ilk dillendiren rahmetli Turgut Özal’dı. Bu siyaseti ilk gören Özal oldu. Özal dünyadaki ve Ortadoğudaki gelişmeleri doğru okuyan bir siyasetçi ve liderdi. Ortadoğuda nüfusları 30 milyonu aşan Kürtlerin artık bu şekilde devam etmeleri mümkün değil. Bu nüfusa 30 diyen var, 40 diyen var, 50 diyen var, 20 diyen var, ne dersek diyelim bu nüfusun yarısından fazlası Türkiye’de yaşıyor. 30 milyonluk bir halkın Ortadoğuda kimliğinin, adının statüsünün olmaması mümkün değil bugünkü dünyada. Bunu Turgut Özal gördü. Irak`taki kürtlerin federatif bir çatı altında Kürdistan yapısı oluşturması gerektiği Türkiye’nin de demokratikleşme ile bu sorunu çözmesi gerektiğini ve uzun vadede Ortadoğuda bir entegrasyonun gerektiğini, Benelüks ülkelerinde olduğu gibi önce vizenin, sonra gümrüklerin, en sonda da pasaportların yani sınırların ortadan kalktığı AB tarzı bir bürünleşme olması gerektiğini bildiğinden Federasyonu tartışmalyız demişti. Doğru bir tespitti.
Ben de aynı tarihlerde MED TV’nin açılışı esnasında 1997 yılında bunu formüle edip Irak’a Kürdistan, Türkiye’ye demokrasi, demiştim. Türkiye’nin özgün koşulları nedeni ile Federasyon gerçekçi olmayan bir öneri. Önce demokrasi, sonra da bölgesel entegrasyon bu doğru bir proje. Tabii ABD bunu kendi çıkarı için destekleyebilir. Başka bir ülke de destekleyebilir, başka ülkeler de buna kendi çıkarlarına ters düştüğü için karşı çıkabilir.
Mesela İran, Rusya bunu istemez. Ancak doğru bir proje varsa bu doğru projeyi desteklemek lazım. Tayyip Erdoğan`dan da beklenen buydu. Ancak Erdoğan ülkedeki demokratikleşme sorunlarını çözmeden, Ortadoğuda liderliğe kalkıştı. Karısıyla, çocuklarıyla, kardeşleriyle kavgalı olan bir aile babası gibi olduğundan bu konumdaki biri mahalleye muhtar bile olamaz. Dolayısıyla Türkiye’de yapılması gereken de buydu. Türkiye`nin demokratikleşmesi doğru bir projeydi ve halen de doğru bir proje. Demokratikleşme gerçekleştiğinde, Irak Kürdistanı ile doğru ilşkiler kurulduktan sonra PKK’ya dönüp senin davan ne, eğer kürtlerin kimlik haklarının tanınması, Kürtlerin daha demokratik bir ülkede eşit yurttaşlar gibi yaşaması ise amacın, bunu gerçekleştirdik. Iraktaki Kürtlerle de anlaştık, ama kardeşler arasında bir kavga istiyorsan işte biz buna karşıyız denebilir. Böylesi bir kavgaya kürt halkı da karşı. Türkiye tam bir demokrasi olduktan sonra birileri hala eline silah alıp da huzuru bozmaya kalkarsa vatandaş da ona destek vermez.
Birileri hâlâ şunu diyor. “Ya bu Kürtler sizi kandırıyorlar, federasyon da verseniz bağımsız devlet isterler. Ayrılmak isterler.” Kürtler niye ayrılmak istesin ki, eğer herşey yolundaysa, demokratik talepleri karşılık bulup bu ülkenin eşit yurttaşları olarak refah içindelerse niye ayrılmak istesinler ki. Bütün Avrupa tek devlet oldu. 27 devlet federatif bir birlik içinde birleşti, Avrupada yaşayan 1.5 milyon Türkiye vatandaşı bu birlikte Avrupa vatandaşı oldu ve çifte tabiyete geçerek yaşadıkları ülkelerin vatandaşı oldular. Bu durumu yaşayan Türkler vatan haini sayılıyor mu? Neden bu kadar sayıda insan Avrupa vatandaşı oldu, çünkü yaşadıkları ülkeler onlara Türkiye’den çok daha iyi koşullar sundular. Refah ve özgürlük sundular. Benzeri koşulları yaşayan Kürtler Türkiye`den ayrlıp da ne yapacaklar. -tabi bu saydığım koşullar gerçekleşir ve bu ülkenin eşit yurttaşları olurlarsa- Ama bunu yapmıyorsunuz, kürdün eline bir elma şekeri tutuşturup bunu yala diyorlar, başını sıvazlıyorlar. İki şarkı çal, iki türküyle de ki; biz kardeşiz. Böyle bir dolandırıcılıkla kardeşlik olmaz. Ben Başbakana da söyledim; Kürtler artık kardeş olmak istemiyorlar, önce ortak sonra kardeş olmak istiyorlar.
Diyorlar ki “babamdan kalan hakkımı ver, tarlamı tapanı mı, öküzümü, davarımı ver sonra da istiyorsan kardeş olalım, istiyorsan beraber can verelim. Dolaysıyla sözünü ettiğiniz projeyi kim desteklerse desteklesin, doğru bir projedir ve Türkiye’nin eninde sonunda gideceği yer de orasıdır. Hatta o entegrasyona Sezai Karakoç’un ısrarla söylediği ve yazdığı gibi Suriye, Lübnan, Ürdün başta olmak üzere bütün coğrafyanın dahil olması lazım.
Siz çok daha ötede, ulus devlet ötesi bir proje olarak genişletilmiş bir Ortadoğu Federasyonu öngörüyorsunuz?
Evet öyle. Ama ABD’nin yaptığı gibi savaşla değil ekonomik, kültürel siyasi bir bütünleşme ile sonuçlanacak bir süreçle. Önce vizelerin kalkması gerek daha sonrasındaysa gümrükler, en son da pasaportlar kalkacak. Bu noktada hükümetin bu yöndeki adımları doğrudur, ancak bunda gerçek bir başarı sağlayabilmenin ön koşulu Türkiye’nin tam anlamıyla demokratikleşmesidir.
Avrupada nasıl Paris`ten Berlin`e pasaportsuz bir şekilde gidiliyorsa, aynı şekilde bende sadece nüfus cüzdanımla Diyarbakır`dan Erbil`e, sonra Şam`a ve hatta Kahire`ye gidebilmeliyim. Vizeler kalkıyor, bunun ardından gümrüklerde kalkmalı ve bunu pasaportların kalkması takip etmeli. Bu entegrasyona, yani bölge ülkeleriyle yaşanacak bir federatif birleşmeye Ermenistan ve Gürcistan da dahil edilebilir. Şu anda bütün dünyada bu sürece doğru bir yönelim var, mesela NAFTA ile ABD ve Meksika bir ekonomik entegrasyona gidiyor. Bunu AB’de olduğu gibi bütün Amerika kıtasını kapsayacak bir bütünleşme takip edebilir ki şu anda zaten Amerika ülkeleri arasında birlik sağlamak için bir örgütlenme oluşmuş durumda.
Rusya ve Çin arasında Şanghay Beşlisi denen bir süreçle Asya çapında bir birliğin bana göre çok çok ön adımı sayılacak bir üst yapı oluştu. Birbiriyle ortak bir coğrafyaya, ortak bir tarihe sahip olan bu coğrafyanın halkları neden böyle bir bütünleşmeye gitmesin ki. Bütün dünyanın cazibe merkezi olarak bu coğrafyanın ekonomik, kültürel ve siyasi olarak da birleşmesi lazım. Zaten bu yapay sınırların dışında bu coğrafya birdir. Kültürel olarak da birdir, dil olarak da birdir (ingilizce nasıl AB içinde ortak bir dil olarak kullanılıyor ise, bu bölgenin de tarihsel kültürel ortak dili Arapça oldu) dolayısıyla yapay sınırlar ve şu anki bölge liderlerini aşarsak bu bölgede bir entegrasyon son derece gerçekçi bir proje olabilir.