AK Parti Diyarbakır milletvekili Abdurrahman Kurt, Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesut Barzani'nin saygın bir devlet adamı olduğunu, onunla geliştirilecek her türlü ilişkiden heyecan duyacağını söyledi.
17/05/2010 - 14:35 |
|
|
| |
AK Parti Diyarbakır milletvekili Abdurrahman Kurt, Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesut Barzani'nin saygın bir devlet adamı olduğunu, onunla geliştirilecek her türlü ilişkiden heyecan duyacağını söyledi.
Barzani'nin yıllarca Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından yanlış politikalarla gerekli önemi göremediğini belirten Kurt, "Benim için çok önemli bir şahsiyettir. Ömrünü kendi insanlarının, halkının hakkı ve hukukunun mücadelesi için geçirdi ve bunun da bedelini en ağır şekilde ödemiş biri" ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlarda yüzde 10 barajının kaldırılmasının mümkün olmadığını belirten AK Parti Diyarbakır milletvekili Abdurrahman Kurt, “Sıcağı sıcağına devam eden bir Ergenekon davası varken, iktidarın CHP ile beraber kurulması gerektiğini düşündüğünüz zaman, bu sürecin devam etmesine imkân vermeyeceğini bilmeniz gerekir” dedi.
Abdurrahman Kurt, AKnews'in Kürt açılımı, dağdan dönüşler, sivil anayasa ve yüzde 10 barajı konularındaki sorularını yanıtladı.
Son dönemlerde PKK ile TSK arasındaki çatışmalar yoğunlaştı. Çatışmaların başlamasını neye bağlıyorsunuz?
2005 yılında tarihi bir konuşma yapıldı, (Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır’daki konuşmasını kast ediyor) çatışmalar arttı. Cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde çatışmalar arttı. Sivil anayasadan bahsettik çatışmalar arttı. Avrupa Birliği müzakere tarihi verecekti, çatışmalar arttı. Demokratik açılım başladı, çatışmalar arttı. Örneğin DTP’nin kapatılma kararının verileceği arifede Reşadiye olayı yaşandı. Sınır ötesi operasyon ile ilgili tezkere gündeme geldi, Dağlıca yaşandı. İkinci tezkere gündeme geldiğinde Aktütün yaşandı. Görüyorsunuz, anayasa paketi gündemde, yine çatışmalar arttı.
Bu örneklerden nasıl bir sonuç çıkarıyorsunuz?
Bütün bunlara baktığımızda ya bunların hepsi tesadüftür diyeceğiz ya da bu yapılanların aleyhine bir amaç var. Türkiye’de çok ciddi bir dönüşüm süreci yaşanıyor. Bunun ana ekseninde Ergenekon davasında kilitlenen bir sistemin kendi içerisindeki, örgütlenmiş çeteler üzerinden yaratmaya çalıştığı kontrollü kaoslarla, düzenin yönetimini elinde tutma çabasının olduğunu görmek lazım. “2002 yılından bu yana kontrollü kaos yaratma peşinde olanların hedefleri nedir?” diye baktığımız zaman, eylemlilik, çatışma ve siyasal takvimleri ele aldığımızda karşımıza beş ana hedef çıkıyor.
Nedir bu hedefler?
Bunlardan birincisi elbette AK Parti’nin devrilmesi, iktidardan uzaklaştırılması. Daha önce yaşadığımız darbeleri de düşünürsek, önce sokaktaki hareketlilik ve çatışma psikolojisiyle halkta darbeye ihtiyaç varmış psikolojisi yaratma yöntemleri deneniyor. İkincisi Irak Kürdistan Bölgesel yönetiminin stabilizesinin bozulmasıdır. O dayatılan sınır ötesi operasyon tartışmalarını hatırlayacak olursak Kerkük’e girmek, Musul’a girmek, Kandil’e girmek… Bütün bunlara uzanan yelpazede o hedefin ne olduğu görülür. Irak Kürdistan’ındaki stabilite bozulmak isteniyor.
Üçüncüsü Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye’nin bu anlamda Irak stabilitesi, Irak’ın toprak bütünlüğü içerisindeki stabilitesi, Kürdistan Bölgesel yönetimi ile geliştirilmek istenen iyi ilişkiler, bunda Amerika Birleşik Devletleri’nin rol oynamaması adına, Amerika ve Türkiye ilişkilerinin bozulması. Bu üçü birbiriyle bağlantılıdır. Bir dördüncüsü Türkiye’de vesayet sisteminin zayıflamasına sebebiyet veren Avrupa Birliği sürecinin sekteye uğramasıdır. Ve beşincisi Türkiye’deki cemaatlerden önemli birinin ortadan kaldırılması. Bu beş tane önemli hedefi görmek mümkündür. Çatışma, kaos ve şiddet olaylarının merkezindeki yapılardır. Dolayısıyla bir kere önce bunun üzerinde durmak gerekiyor. Bu hedefler hangi eylemliliklerle sağlanmaya çalışılıyor? Kimler bunun parametreleridir, bunun figürleridir, bunun aktörleridir? Bunların iyice ayıklanması gerekiyor. Şuanda Türkiye’deki tartışma budur. Son şiddet olaylarının tırmanmasını da bundan bağımsız göremezsiniz.
BDP’nin pakete yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bunu onların kendi ifadelerine baktığımız zaman demek ki CHP ve MHP koalisyonu AK Parti iktidarından iyidir. Bunu açıklamaya çalışıyorlar ama toplumumuzun bunu anlamaya imkânı yok. Dolayısıyla onların bakış açısına göre AK Parti bölgede tabela partisi haline getirilmeli ve düşürülmeli. AK Parti’nin düşürülmesini isteyen bir algı var. Az önce bahsettiğim hedeflerle beraber bunları düşünmek lazım. Bunun içerisindeki her aktörün kendi kafasında kurguladığı tanımlar farklı olabilir, yaklaşımlar farklı olabilir. Ama siyaseten aklıselim her insanın dikkatle baktığında göreceği hedeflerin bunlar olduğunu görebilir.
BDP’lilerin neden oylamaya girmeme yöntemini seçti? Oylamaya girip karşıt oy da kullanabilirdi…İlginçtir iki parti milletvekillerini oylamaya sokmadılar. Biri CHP, biri BDP. Bu oylamaya bile sokma cesaretini gösterememenin arkasında, savunduğu argümanın zayıflığından, kendi milletvekillerine bile hakim olamama kaygısının yattığını görmek mümkün. Yoksa bir şeyi benimsemiyorsan, girersin oraya, milletvekilini serbest bırakırsın, o da kendi iradesiyle “evet” ya da “hayır” ya da “çekimser” oyunu kullanırdı. Ama buna bile cesaret edememek şundan kaynaklıdır. Biz hem CHP’den hem BDP’den pek çok insanın özel görüşünün buna muhalefet etmeye müsait olmadığını biliyoruz ve bunları kendilerinden bizzat dinledik.
Çok üst düzey arkadaşlarımızın oylama öncesinde söylediği şeyler var. Bir cümle çok önemli. “Ne olursa olsun biz celladımızla aynı safa düşmeyeceğiz. Evet AK Parti’ye eleştirimiz var ama bu bizi celladımızla aynı safa düşüremez” diyen o yapı, talimat geldikten sonra, ne hale geldiler, hepimiz yaşadık onu. Hasip Kaplan’ın bile şöyle bir cümlesi vardı; “Acil kana ihtiyaç olursa, biz burada olacağız”. Acil kana ihtiyaç duyan statüko oldu ve onlar orada oldular. Bu bizi çok şaşırttı.
BDP’lilerin “tüm ısrarlarımıza rağmen Kürt sorununa ilişkin hiçbir madde pakete koymadılar” eleştirisi var. Bu haklı bir eleştiri değil mi?
Gerçekten böyle midir? Gelin bunu tartışalım. Siyasi partilerin kapatılmasının önüne geçilmesi başlı başına Kürt sorunu ile ilgili değil mi? En çok kapatılan hangi partidir? En çok kapatılan BDP, DTP geleneğidir, sonra işte AK Parti üzerinden oynanan oyundur. Bunu nasıl, hangi akılla söyleyebiliriz ki bu Kürt sorunu ile ilintili değildir? Anayasa Mahkemesi’nin bugünkü hukuk dışı yapısının değiştirilmeye çalışılması, başta Kürtler olmak üzere, direkt demokrasi isteyen, Türkiye’de yaşayan insanları ilgilendiren bir şey değil mi? Kürtler bu demokrasi isteyen kanadın içerisinde yer almıyorlar mı? Bunun olmayışının en büyük zararını Kürtler görmedi mi? Şemdinli olayında savcıyı görevden alan HSYK’nın yapısının değiştirilmesi Kürtlerle gerçekten alakasız mı? Anayasaya bireysel başvuru hakkını en çok kim kullanacaktır? Bunu nasıl söyleyebilir insanlar, bunun akıl ile mantıkla alakası yoktur.
Öyle ise yüzde 10 baraj sisteminin kaldırılmasını neden pakete koymadınız?
Baraj sistemi çok önemli bir konu ve ciddi bir kafa karıştırmadır. Tansel Çölaşan kimdir? Nerede durur ve ne açıklama yapmıştır? Tansel Çölaşan dedi ki, “Anayasa paketine neden o zaman yüzde 10 barajını kaldırmayı koymadılar?” Bugün yüzde 10 barajı evet, demokrasisi oturmuş ülkelerde, gerçekten temsilde eksikliğe sebebiyet veren bir durum. Ama biz halen demokratikleşmeye çalışan bir ülke iken, Türkiye’de yüzde 10 baraj sisteminin –ki bunu biz getirmemişiz Refah Partisi meclise girmesin diye statükocuların yaptığı bir çalışma- bugünkü şartlarda kaldırılması demek, kesinlikle bu bir koalisyon iktidarının olması demektir. Bunu Tansel Çölaşan da istiyor, bunu BDP’li arkadaşlar da istiyor.
Bu neye yarar? O zaman AK Parti ve CHP’nin koalisyon ile ancak iktidar olabileceği bir süreç demektir. Peki biz CHP ile koalisyon kurarsak, biz Ergenekon’un avukatı ve savcısı nasıl bir arada olacağız? Bu kime yarayacak? Bunun hesabını insanlar yapmıyor mu zannediyorsunuz? Biz bunun ne anlama geldiğini görmediğimizi mi düşünüyorsunuz? Kaldı ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bunun insan haklarına aykırı olmadığını da ifade etmiş. Demokratik bir ülkede değil ama ben bugünkü şartlarda yüzde 10 barajının kaldırılmasına karşıyım. Çünkü bu en başta Ergenekon davasının bitmesine sebebiyet verecektir. Ergenekon davası bitmeden Türkiye’ye demokrasi gelmez. Kimse bunu bana anlatamaz.
Bu söyleminizden gelecekte yüzde 10 barajı kaldırılacak sonucusun çıkarabilir miyiz?
Kesinlikle düşünüyoruz. Yüzde 10 yüksek bir barajdır. Ama Avrupa’nın her ülkesinde, kendi hukuk sistemine göre bir baraj sistemi vardır. Ama biz şunu söyleyelim; Avrupa’da demokrasi oturmuştur, Ergenekon diye bir şey yoktur. O Gladyo dediğimiz NATO’nun yapılanmasını sonlandırmıştır. Dolayısıyla oradaki demokratik seviye ile buradakini karşılaştırdığınızda, bizim henüz almamız gereken çok yol olduğunu bilmek zorundasınız. Ve bugün çok sıcağı sıcağına devam eden bir Ergenekon davası varken, iktidarın yüzde 10 barajı olmadığı zaman CHP ile beraber kurulması gerektiğini düşündüğünüz zaman, bu sürecin devam etmesine imkân vermeyeceğini bilmeniz gerekir. Benim için öncelikle demokrasi oturacaksa, birinci hedef Ergenekon meselesinin, derin çeteleşmelerin ortadan kaldırılması olduğunun bilincinin insanlarda olması gerektiğini düşünüyorum. Siyaset yapanların hepsinin de bunu bildiğini düşünüyorum. Çünkü biz birebir konuştuğumuz zaman, bütün arkadaşlarımız da bunun farkındalar. Ama bunu istemek, bana göre az önce de belirttiğim gibi, oraya hizmet edecek bir durumdur.
Sivil bir anayasa önümüzdeki gündeme gelecek mi?
Kesinlikle gelecek. Bu anayasa baştan aşağıya değişmedikçe Türkiye gerçek bir demokrasiye ulaşamaz. Ama bizim gücümüz bugün buna yetiyor. Gücümüz buna yettiği için bu kadarını yapıyoruz. Bunu yapmadan bir sonrakini yapamayacağımız için bu kadarını yapıyoruz. Bu kadarı yeterli ve kafi olduğu için değil, bunu bizim konuşmacılarımız, genel başkanımız, Sayın Başbakanımız dahil, bütün parti yetkililerimiz söylüyor. Türkiye’nin ihtiyacı baştan aşağıya sivil, demokratik bir anayasadır. Ama bizim gücümüz bu kadarına yetiyor.
Bir söz vardır, ‘Kevirê mezin ne ji bo lêxistinê ye.” Yani Türkçe “Büyük taş, vurmak için değildir.” Birileri o kadar büyük taşlar gösteriyor ki, herkes biliyor ki bunun amacı o hedefe gitmesi değildir. Dolayısıyla bizim de kabul ettiğimiz, baştan söylediğimiz, peşinde olduğumuz şeyin, zamanlaması ve güç orantısını yapmadan bize söyleyen insanların amacı bunların yapılması değildir. Amaçları bunun önünün tıkanmasıdır. Avrupa Birliği BDP’yi değerlendirirken, diyor ki “Olmazı isteyerek olabileceğin önünü tıkama yöntemini kullanıyorlar.” Öbür taraf da olanın böldüğünü söylüyor. İkisi de aynı hedefe, farklı argümanlarla, birbirine ters istikametten gelen argümanlarla aynı hedefin önünü tıkamaya çalışıyorlar.
Bahsettiğiniz sivil anayasada Kürtçe eğitim yer alacak mı?
Anadilde eğitimi soruyorsanız, ben bir Kürt olarak kendi dilimin kısıtlı haklarla verilmesine nasıl rıza göstermem beklenebilir ki? Elbette ki ben isterim en sınırsız şekilde, bütün vatandaşların kendi kültürlerini eşit oranda kullanabildiği bir ülkede yaşayalım. Ama bunun olabilirliği ve süreci ile ilgili, siyasetin stratejisi ve yöntemi vardır. Bizim isteğimiz insanların bir eksiklik hissetmeden kültürlerini yaşamalarıdır. Sizin şimdi bu söylediğiniz bir eksiklik olarak yansıyorsa, bunlar zaman içerisinde Türkiye’nin demokrasisi geliştikçe, neden tartışılmasın ki? Bizim şu an ki programımızda böyle bir şey yok. Dolayısıyla şu anda “olur” ya da “olmaz” demek doğru değil. Ben dilimin kısıtlamasından zevk alıyorum demek de herhalde bir insanın onuru adına, insana yakışmayan bir şey. Kimse de bizden bunu beklemesin. Bunun doğru ve makul bir şey de olduğunu söylemiyorum. Bu iş yarım saat ile başlayan 24 saate dönüşen bir demokratik süreç olarak yaşanıyorsa, demokrasi neyi gerektiriyorsa, onlar yaşanacaktır.
“Kürt açılımı”nın nereye kadar süreceği merak ediliyor. Nereye kadar sürecek?
Biz süreceği için buna süreç dedik. Nereye kadar sürecek meselesine gelince, biz Avrupa demokrasilerini hedef almışız. Avrupa demokrasilerinde farklılıklar nasıl bir arada yaşıyorsa, bir arada yaşama projesi olarak farklılıkları bir arada tutmak, en üst demokratik sistemde ne kadar mümkünse, biz o hedefleri gözümüzün önüne alıyoruz. Ve bunun bir limiti yoktur. Basit bir örnek; biz bugün Kürtçe yayınları yarım saat ile başlattık. Ama Kürtçe'nin, Kürt'ün var olduğunu inkar eden bir ülkede ancak bu kadar ile başlatabildik. Buradan nereye geldik? 24 saat devletin kanalından yayın yapan bir televizyon noktasına geldik. Biliyorsunuz “TRT 6 seçim yatırımdır, seçimden üç ay sonra yayından kaldırırlar” denildi. Hani üç ay değil, bir sene geçti ve kapanmadı.
Üstüne bir de üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı ile ilgili bölümler açtık. Bunun ötesinde devlet tiyatroları Kürtçe oyunları da sahnelemeye başladı. Şimdi Kültür Bakanlığı Kürtçe eserleri yayınlamaya başladı. Dolayısıyla geriye giden hiçbir şey yok. Açık ve net söylüyorum, hiçbir şey yokmuş gibi göstermeye çalışanların gayesi de başkadır. Bu şuna biraz benzer; bizde bir hikaye vardır, bir melek iki arkadaşa sorar, “Dile benden ne dilerseniz ama benden istediğinin iki katını yanındakine vereceğim.” Biri de der ki “O zaman benim bir gözümü çıkar.” BDP bugün Anayasa Mahkemesi oylamasında bunu yapmıştır. Bizim “İki gözümüz çıksın” diye, adeta kendisinin bir gözünün çıkarılmasına “evet” demiştir. 12 Eylül darbecilerinin yargılanması noktasında bile “hayır” cephesine destek vererek, “Benim bir gözümü çıkar” demiştir.
Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesut Barzani’nin Türkiye’ye davet edilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sayın Barzani yıllarca Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından maalesef yanlış politikalarla gerekli önemi göremedi, benim için çok önemli bir şahsiyettir. Ömrünü kendi insanlarının, halkının hakkı ve hukukunun mücadelesi için geçirdi ve bunun da bedelini en ağır şekilde ödemiş biri. Saygın bir devlet adamıdır. Dolayısıyla ben Sayın Barzani ile geliştirilen her türlü ilişkiden heyecan duyan biriyim. Ve ülkemin de, Türkiye’min de bu anlamda -son süreçte özellikle Erbil’de konsolosluk açılması dahil olmak üzere- yapılan her olumlu girişimden heyecan duyuyor ve bunu sonsuz destekliyorum.
Resmi karşılama töreni nasıl olacak?
Bunu bilemiyorum. Siyasette algı kapasitesi diye bir şey vardır. Türkiye’nin algı kapasitesinin neyi kaldırabileceğini ben bilmiyorum. Onu da parti yetkilileri, hükümet yetkilileri, algı kapasitesi neyse, ona göre ayarlayacaktır. Ama benim gözümde Sayın Barzani dünyanın en saygın devlet adamlarından bir tanesidir.
Kürdistan Bölgesi ile Türkiye arasında son dönemde gelişen ilişkiler, bu hızla ilerleyecek mi?
Türkiye’nin hedefleri büyük. Sayın Başbakanımız İspanya Başbakanı Sayın Zapatero ile medeniyetler ittifakı projesinin eş başkanlığını yürütüyor. Siz şimdi düşünebilir misiniz ki kendi komşunuzla –ki kültürel kökleriniz büyük oranda aynı yerlere dayanıyor- o ittifakı, o birliği geliştirmeden, bir uzlaşma limanı olacaksınız, bir barış limanı olacaksınız? Bu mümkün değildir. Dolayısıyla Türkler'in ve Kürtler'in birbirinden ayrı bir kaderi bu saatten sonra olamaz. Önemli olan Türk'ün de Kürt'ün de birbiri ile olan ilişkisinde bir eksiklik his etmeden kendi üzerinde bir yaptırım ve tasarruf hakkı his etmeden, eşit, özgür ve adil bir paylaşım içerisinde hayatı, ekonomiyi, maneviyatı paylaşma yeteneğini göstermesidir. Kürtler de Türklere rağmen bir yere varamaz, Türkler de Kürtlere rağmen bir yere varamaz.
Dolayısıyla bu bilinçle hareket etmek gerektiğinin Türkiye’de ciddi bir şekilde geliştiğini görüyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse Sayın Barzani’nin zaten böyle baktığını başından beri biliyorum. Bu benim için umut kaynağıdır. Bugün Kürtle'in, Irak Kürdistan Bölgesel yönetiminin huzuru ve mutluluğu ile mutlu olduğunu herkesin bilmesi gerekir. Dolayısıyla orada huzur, mutluluk, refah ne kadar büyükse, o kadar biz de bundan memnuniyet duyarız. Türkiye’nin de bundan memnuniyet duyduğu bir coğrafyanın vatandaşları olmak istiyoruz.
2011 yılında Amerika askerlerinin Irak’tan çekilmesi söz konusu. Kimileri “Asker çekilirse Bağımsız Kürdistan kurulur” görüşünü savunuyor. Kimileri de “Kürdistan Türkiye’ye dahil olabilir” görüşünü dillendiriyor. Siz nasıl bakıyorsunuz?
Ben bu tür şeylerde, tamamen o bölge insanlarının eğilimi, duygusu ve seçimi neyse, doğru olanın o olduğuna inanırım. Dolayısıyla böyle şeylerin dikte edilmesi, insanlara dayatılması benim için çok makul değildir. Ama dünya sınırları kaldırmaya doğru gidiyor. Eskinin o ulus devlet anlayışından çıkmış, bölgesel birliklerin herkesin faydasına olduğunu düşünüyorum. Ama bunu süreç gösterecektir. Önemli olan “kazan kazan” anlayışı ile yaklaşmaktır. Birinin kaybının kendimize “kazanç” olmayacağı bilincini taşımak gerekir.
Mahmur Mülteci Kampı ve Kandil’den gelen iki gruptan sonra dağdan dönüşler tıkandı. PKK’liler ne zaman dağdan dönecek?
Bizce dağdan dönüşlerin devam etmesi gerekiyor. Ama biliyorsunuz, Habur’da hakikaten bu hükümet çok büyük bir risk aldı ve halen de büyük bir bedel ödüyor. Buna vesile olan tüm arkadaşlarımızın tekrar oturup “Neden bu işleri durdurduk, neden bunlara sebep olduk, bunu hesap edemedik?” diyerek, iyi düşünmesi gerekiyor. Halen bu anayasa görüşmelerinde bile bizi Habur ile vurmaya çalışan muhalefet, hiçbir hükümetin gösteremediği cesareti gösteren bu hükümete karşı, Habur’daki ölçüsüz yaklaşım neticesinde yaşananlara sebebiyet veren bir siyasal zihniyet bence bunları düşünmelidir.
Başbakan Habur için ilk konuşmasında “özlediğimiz görüntüler” demişti…
Özlediğimiz görüntüler derken, insanların dağdan dönmesine dedi. Ama zafer işareti yaparak gelmek, bu acılar üzerinden kimsenin kendine pay çıkarmaması gerektiği bilincini maalesef örseleyen bir geliş şekliydi.
Yıllardır dağda olan çocuklarının dönmesi karşısında insanların sevinç gösterisinde bulunması, sevinmesi doğal değil miydi?
Elbette doğal. Ama görüntüler Türkiye’nin algı kapasitesinin çok ötesindeydi ve bunu hepimiz biliyoruz. Biz Kürtler hep dedik ki acaba Türkler empati yapsa ne olur? Bizim halimizi daha iyi anlarlar diye düşündük. Ama ben diyorum ki peki bizim de empati yapmamız gerekmiyor mu? 80 yıldır dezenforme edilmiş topluma karşı empati yapmamız gerekmiyor mu? Biz de çoğu zaman infial olmasın diye söylüyoruz, gerçekten dönüş sevinci, barış sevinciydi ama zafer işareti ile barış sevinci olmaz. Bunları baştan konuşmak lazım. Yanlışlar yapıldı. Bunu onlar da kabul ediyorlar. Ama bu yanlışların bedelini halen en çok biz ödüyoruz, AK Parti ödüyor. Ama insani anlamda hem Kürtler hem de Türkler ödüyor. Dönüşler devam etseydi belki çok daha sağlıklı bir süreç yaşanacaktı.
Genel af gündeme gelebilir mi önümüzdeki süreçte?
Genel af bence bu zamanın işi değil. Bu teknik bir mesele. Ama bu durumu gerektirecek bir şey yok şu an. Önce bir kan duracak, ülke kendine gelecek, bu konuyu soğukkanlı bir şekilde masaya yatırmayı başaracağız. Şuan çatışmalar devam ederken, manipüle durumu doğru algıların önünü kapatıyor. Bu manipülasyon etkisinden kurtularak önce bir kere masaya yatırıp, ne oldu, niye oldu, bir daha olmaması için neler yapılabilir durumların o zaman tekrar düşünmemiz gerekiyor. O zaman bunları tartışmak gerekir.
PORTRE / ABDURRAHMAN KURT
Abdurrahman Kurt, 27 Haziran 1968’de Diyarbakır'da doğdu. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nü bitirdi. Yüksek lisansını Beykent Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı. Eyüp Belediyesi, Beyoğlu Belediyesi ve İSKİ'de görev yaptı. Diyarbakır Tarih, Kültür ve Turizm Derneği ile Diyarbakır Turizm Derneği Kurucu üyeliklerinde bulundu. 23. Dönem’de Parlamentolararası Birlik (PAB) Türk Grubu üyesi oldu. Çok iyi düzeyde İngilizce bilen Kurt evli ve 3 çocuk babası.
Maşallah Dekak / AKnews |
|
|
| http://www.darultevhid.com/ |
|
|
|
|
|
|
|
YORUMLAR |
|
|