Anasayfa

Sitene Ekle

Foto Galeri

Video Galeri

Ziyaretçi Defteri

İletişim

Hakkımızda

Üyelik

KURDÎ

TEFEKKUR

08 Şubat 2012

DÜŞÜNCE UFKU MAKALELER İMAN HAKİKATLERİ
 
Nasrallah :Sessiz Kalırsak Bir Gün Aksa'yı Çökmüş Bulacağız. - 1-2-3
Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah, el Menar televizyonuna verdiği demecinde Filistin'in geleceğinden umutlu olduğunu söyledi.

02/04/2010 - 20:08
1:1 1:1,2 1:1,5
 

Lübnan İslami direnişi Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah, el Menar televizyonuna verdiği demecinde, Filistin'in geleceği, Lübnan emniyet güçleriyle Amerika arasında imzalanan güvenlik anlaşması, Lübnanlılar arası diyalog ve Hariri suikastine ilişkin son gelişmelelerle ilgili önemli açıklamalarda bulundu.

Nasrullah'ın el Menar televizyonuna verdiği demeci sunuyoruz:

-Bugün Filistin’de olanlar ister Kudüs ister Aksa için olsun İsrail projesinin en çirkin belki de en tehlikeli ayrıntılarını gözler önüne seriyor. Bu konuda ne diyorsunuz?

-Hasan Nasrullah: Biz acı da olsa insanların açık sözlü olmalarına alıştık. Müslüman ve Arap halklarının, hükümetlerin ve aktif güçlerin vehimlerinin olması doğru değil. Arap ve İslam âleminde ne Müslümanların ne de Hıristiyanların Kudüs’ün geleceği konusunda zannı olmamalı. İsrailliler Gazze, Golan Tepeleri, Batı Şeria, sınırlar ve yüzölçümü konusunda ihtilaf edebilirler ama onlar için kararı verilmiş iki durum söz konusudur: Varmasını istedikleri yönle Yahudi devleti ve Yahudi devletinin ebedi başkenti Kudüs. Bu nedenle Netanyahu’nun ABD’deki AIPAC konferansında Kudüs’ün bir yerleşim birimi değil İsrail’in ebedi başkenti olduğunu ve oradaki yerleşim çalışmalarının devam edeceğini söylediğini duyduk. Yani eğer tartışmaya, üzerinde oynamaya, taktiğe ve kandırmaya açık bir şey varsa bu Batı Şeria’daki yerleşim birimleri konusudur. Orada cereyan edenler İsrailliler için yerleşim birimleri inşası, Filistinlilerin evlerini yıkma ve aşamalı olarak onları tehcir etmedir.

Kudüs İsrailliler için kritik bir meseledir. İsrail’in Kudüs projesi demek onun bir Yahudi başkenti olması demektir. Yani Müslümanlarla Hıristiyanların şehirden tedrici olarak çıkarılmaları gerekmektedir. Bu devam eden bir projedir: evlerin yıkılması, oturum izinlerinin alınması, vatandaşlığın alınması, yaşamlarına, ekonomilerine, gidiş gelişlerine baskı uygulanması ve yeni ev yapılmasının engellenmesi. O halde İsrail’in Kudüs’teki hedefi orayı nüfus bakımından bir Yahudi şehrine çevirmek, en tehlikelisi de tarihi ve dini düzeyde –Aksa ve Kıyamet Kilisesi’ni kastediyorum- şehri Yahudileştirmektir. Ben İsrail’in planının Mescid-i Aksa’yı yıkmak olduğunu düşünüyorum. Onlar bunun için sadece uygun zaman ve fırsatı kolluyorlar. Resmi olarak çalışma bakanlığının tank ve buldozer kullanarak Aksa’yı yıkması birinci tür. Diyorlar ki hiç kimsenin sözüne kulak asmayan radikal Yahudiler patlayıcıları aldılar, Aksa’ya girdiler ve patlattılar bu da ikinci tür. Şuan uygulanan bir üçüncü tür daha var ki o da tüneller. Eğer kazı çalışmaları bu şekilde devam ederse bir gün gelecek Aksa’yı çökmüş bulacağız ve İsrailliler bizim bir suçumuz yok diyecekler. Çünkü Kudüs’te dini makamlar, vakıf sorumluları, siyasiler, cemiyetler ve din adamlarının Aksa’nın gerçekten tehlikede olduğunu söylediği bir zamanda dünya bu kazı çalışmalarına sessiz kalıyor. O halde Kudüs’te yapmak istedikleri bu. Bunu göz önüne almalı ve ne yapmamız gerektiğini düşünmeliyiz. Bilmeliyiz ki, durum bu şekilde giderse varacağı sonuç budur.

Uluslar arası Kudüs Vakfı’nın yapmış olduğu ve bütün bu uygulamalardan ve rakamlardan ayrıntısıyla bahseden fevkalade bir rapor gördüm. Belki de Arap ve İslam âlemindeki çoğu kişi bu ayrıntıları irdelemiyor ve büyük puntolarla yazılan başlıklarla yetiniyor.

-Arap zirvesinden Filistin’e 500 milyon dolar yardım kararı çıktı ve ABD başkanından yerleşim çalışmalarına karşı olan tavrından geri adım atmaması ve Kudüs’te olanları durdurmak için müdahale etmesi istendi?

-Hasan Nasrullah: Finansman konusuyla ilgili olarak Gazze savaşından sonra Şarm el-Şeyh’de bir konferans düzenlendi ve Gazze’nin yeniden imarı için 5-6 milyar dolarlık bağıştan bahsedildi. Gazze şimdi ne durumda? Onlar Gazze’ye imar için elzem olan malzemelerin girmesine bile izin vermiyorlar. Bu rakamlar tüketim için söyleniyor, bu 500 milyar doların Kudüs’teki evleri imar edeceği söyleniyor. Peki, gidin var olan evlerin yıkımına engel olacak siyasi bir seçenek ve siyasi bir karar alın. Bu paralar Kudüs’teki harap evleri mi tamir edecek? Bu paralar Kudüslülere topraklarında kalmaları için mi verilecek? Bu uzun ve kapsamlı bir sorudur.

Amerika ve barış üzerine yapılan bahis üzerinden onlarca yıl geçti. Amerika, barış ve müzakereler üzerinde yapılan bahis uzun sürdü. Bugün barış yanlılarının, 18 yıllık müzakere sürecinden hayal kırıklığından başka ne devşirdik dediklerini duyuyoruz.

-Ama o zaman Obama yoktu?

-Hasan Nasrullah: Gerçek bu. Direniş seçeneğinin zafer ve başarı kazandığı bir zamanda müzakere seçeneğinin sonuçları hayal kırıklığı ve İsrail’e demografik ve gerçekçi değişiklikler yapması için zaman verme olmuştur. Buna mukabil direniş seçeneği özgürlük, dizginleri ele geçirme, caydırıcı güçte denge sağlama ve İsrail’in projesini tümüyle tehlike dairesine sokma düzeyinde birçok başarı kazandı. Filistin’deki mübarek intifada öncesi İsraillilerin devletleri ve projeleri için var olma savaşına girdiklerini hatırlıyoruz. Barış seçeneğinin İsrail’e daha fazla yerleşim yeri kurması için zaman verdiği bir zamanda direniş ve intifada seçeneği İsrail projesini bu noktaya getirebildi. Şuan var olan yerleşim birimlerinin sayısı 1600 ve Kudüs’te 50 bin yerleşim birimi kurma planı yapılıyor.

Obama’nın hikâyesi ise ne önceleniyor ne erteleniyor. İster istemiyor ister istiyor ama yapamıyor diyelim sonuç değişmez. Obama şuan ya istiyor ama yapamıyor ya da istemiyor çünkü bir senedir vardığımız sonuçlar Amerikalıların Kudüs bir yana Batı Şeria’da bile yerleşim çalışmalarını durdurmak için bir şey yapmadıklarını gösteriyor. Sonra da Netanyahu çıkıp Kudüs yerleşke değil ebedi başkenttir diyor. Amerikan idaresi üzerine daha fazla bahse girmek daha fazla beklemek ve hayal kırıklığı devşirmektir.

-Bazıları Amerika ile İsrail arasındaki anlaşmazlığın genişleyeceğine dair bahse giriyor.

-Hasan Nasrullah: Şuan anlaşmazlık Amerika ile İsrail arasında değil Netanyahu ile Obama’nın grubundan bazı kişilerin arasındadır. Yoksa Amerika gerçekte, Amerika ile İsrail arasında krizi acilen çözmesi için Bayan Clinton’a mesaj gönderen 300 kişilik bir kongreden oluşuyor. Bahsettiğimiz Amerika, siyasi kararı yönlendiren ve büyük petrol şirketleriyle “Hıristiyan Siyonistler” denilen büyük silah şirketleriyle ittifaka giden Obama’yı başkanlığa getiren ittifak Amerika’sıdır. Bu güçler gerçekten çok etkilidir ve İsrail’i tam olarak benimsemektedir. İsrail bu Amerika’nın verdiği kararın bir santim dışına çıkamaz. Ama var olma üzerindeki gediğin büyümesi İsrail ile Amerika arasındaki gerçek anlaşmazlıktır. Ben gerçek bir anlaşmazlık olduğunu düşünmüyorum. Hatta Netanyahu almak, vermek ve tercih etmek istese Amerikalılar onun hükümetini düşürebilir ve koalisyon kurabilirler. Bunun için yardımları durduruyoruz demeleri yeterlidir. Obama idaresi milyarlarca dolarlık yardımı durdurmaya cesaret eder mi? Obama Amerika’daki gerçek otorite nedeniyle buna cesaret edemez.

-Dünya Günü’nün kutlandığı şu günde Filistinlilere neler söyleyeceksiniz?

-Hasan Nasrullah: Filistin halkı bu zamana kadar muhteşem ve istisnai bir halk, direnme, sabır ve tahammül gücüyle dolu bir halk olduğunu ispatladı ve hala ispatlamaya devam ediyor. Filistin halkına Arapların durumu ne kadar kötü olursa olsun kalpleri, akılları ve azimlerine ümitsizliğin girmelerine izin vermemelerini söylüyorum. Bu kötü durum devam etmeyecek. Bölgesel ve uluslar arası durum bu şekilde kalmayacak. Ben burada hayal, düş ve umuttan bahsetmiyorum. Bu gerçek bir okuyuştur. Önemli gelişmeler meydana geliyor. Bugün dünya 2-3 sene önceki dünya değil. İslam ve Arap dünyasındaki seçenekler, netlik, bakış, bilinç ve uyanıklık hali direniş seçeneğinin doğruluğunu ve barış seçeneğinin zayıflığını göstermektedir. Bütün bu işler gün geçtikçe daha da netleşmektedir. Biz umut ve güvenle devam etmeliyiz. İsrail’in bölgede geleceğinin olmadığını bu nedenle Kudüs’te inşa ettikleri bu binaların da bir gün gelecek ve gerçek sahipleri tarafından iskân edileceği söylüyorum.

Biz tek bir seçenekle karşı karşıyayız. Müzakereler ya da barış sürecinde devam etmek isteyen kişi kendi bilir, sadece vakit harcamış olur. Ben direniş seçeneğini benimsemeye çağırıyorum. Hatta direniş seçeneği konusunda tereddütleri olan Filistin güçleri de geri dönüp müzakereler ne kazandırmış, İsraillilere verdiği fırsat neymiş diye bakabilirler. Aslında Filistin intifadası devam etmiş olsaydı –intifada iç, dış, İsrail ve Araplardan kaynaklanan sebeplerden ötürü durmuştur- kelimenin tam anlamıyla İsrail projesini ve bütün İsrail’i deprem hattına koyardı. Bu, İslam ve Arap dünyası tarafından terk edilmiş bir intifadaydı. Sadece 2-3 devletten, halklardan ve bazı siyasi güçlerden destek görüyordu.

Bugün Filistin içinde gerçek direniş seçeneğine dönmek ve bu seçeneğin ümmet ve radikal devletler tarafından desteklenmesi bir sonuca götürebilir. Kudüs’ü, Aksa’yı, Kıyamet Kilise’si, Müslüman ve Hıristiyanların Kudüs’teki mukaddesatı ve Filistin’i kurtarmak için tek yol budur. Çünkü Kudüs özdür, semboldür, Yahudi devletine dönüştürülmeye çalışılan Filistin’dir.

Biz Hizbullah olarak onları destekliyoruz. Biz cihat, direniş, fedakârlık ve şehadette onların ortaklarıyız. Katliamlar, göç, evlerin yıkılması, özellikle geçtiğimiz yıllarda tehlikeli zorluklarla birlikte karşılaştık. Lübnan ile Filistin’de olanlar büyük oranda birbirine benziyordu.

Ben yeniden direniş seçeneğinin etrafında kümelenmeye çağırıyorum. En nihayetinde, büyük davasını gerçekleştirmek için Filistin halkını birleştirebilecek gerçek maslahata ulaştıracak olan bu seçenektir.

-İlk olarak, bazı medya organlarının savcıdan aktardığı ve bazı Hizbullah üyeleri hakkında çıkan celp haberinin doğruluk derecesini öğrenmemiz gerekiyor.

-Hasan Nasrullah:
Söylediğiniz doğru. Evet, Lübnan savcılığının, Hizbullah üyesi ya da yakın çevreden birçok kişiyi aradığı ve soruşturmaya almak için onları çağırdığı doğru.

-Kaç kişinin çağrıldığını öğrenebilir miyiz?

-Hasan Nasrullah: Sanıyorum sayı mensuplar ve arkadaşlardan olmak üzere 12’ye ulaşacak. Şuan 6 kişi çağrılmış durumda. Biz Hizbullah’a mensuplar mı yoksa yakın kişilerden mi diye araştırmıyoruz.

-Bu ilk mi?

-Hasan Nasrullah: Sanıyorum asıl çağrılma olayı 2008’in son aylarında, tam olarak 7 Mayıs aşamasının bitimi ve 4 subayın serbest bırakılmasından sonra meydana geldi. O vakitte bir grup arkadaş çağrılmıştı. 2009 yılında da çağrı yapıldı. Ama dikkat çekici olan 2008-9 yıllarında geçtiğimiz birkaç haftada koparılan gürültünün koparılmamış olmasıdır.

-Bundan önce nasıldı?

-Hasan Nasrullah: 2005 yılında çok kişi mahkeme tarafından çağrıldı ama bunlar Hizbullah’tan oldukları için çağrılmadı ya da Hizbullah’tan kimse sorgulanmadı.

-Liderler tutuklandı mı?

-Hasan Nasrullah: Öncekilerde böyle bir şey olmadı. Son haftalarda basın ve siyaset çevresinde tanınan kişiler olmaları nedeniyle liderlerden bahsedemiyoruz. Ama eğitim ve kitap yazma işiyle ilgilenen bir kişi var. Başka bir kardeşimiz de cihat alanında çalışıyor, Filistinli kardeşlerimizle özellikle işgal altındaki Filistin topraklarında bulunanlarla bağlantı kurma görevini yürütüyor.

-Tepki mi bu?

-Hasan Nasrullah: İlerleyen zamanlarda bizim bu konuyla ne kadar ilgilendiğimizden bahsedecek ve adaletin sağlanması için savcılığın soruşturmayı gizli yürütmesini istediğimizi söyleyeceğim. Gizliliğin muhafaza edilmesini istediğimizde bizim de buna riayet etmemiz gerekir. Bizim buna hakkımız olmadığını ve ne isimleri ne de içeriği açıklamamızın gerekmediğini düşünüyorum. Biz bu gece her şeyi konuşmayacağımız üzerinde anlaştık. Sadece uygun gördüğümüz konuları anlatacağız. Şu aşamada isimlerin ve soruşturma içeriğinin gizli kalması en iyisidir.

-Başka kişilerde mi çağrılacak? Bunlar kimler?

-Hasan Nasrullah: Bu konu hakkında bir bilgimiz yok. Siyasi localara ve bazı gazetelere müracaat edecek olursak böyle bir şeyi anlayabilir ve umabiliriz. Ama elimizde hiçbir bilgi yok.

-Celp suçlama temelinde miydi?

-Hasan Nasrullah:
Basın organlarında yazılan çizilenlerle soruşturma komisyonunda olanları ve onlardan duyduklarımızı birbirinden ayırmamız gerekiyor. Çünkü Hizbullah temsilcileriyle savcılık arasında yarı resmi bir görüşme oldu. Meseleler ve endişeler hakkında bir tartışma yaşandı. Onlar bize çağrılanların suçlu olarak değil şahit olarak çağrıldıklarını söylediler.

-Basın organlarını bunu yapmaya sevk eden neydi?

-Hasan Nasrullah: İki ihtimali ele almalıyız. Sadece medya değil siyasi makamlar, büyükelçilikler, istihbarat teşkilatları, Lübnan, Arap dünyası ve dışarıdaki söylentiler de burada etkilidir. Bazen siyasi ve medyatik bir şahsın suçlanmasından bazen de soruşturma komisyonuyla alakalı işlerden bahsediyoruz. Bu iki şık arasında güçlü bağlar bulunabilir. Ama şuan medyaya sızın bilgilerle siyasi ve medyatik suçlamalar ortaya atılıyor. Bu alıştığımız bir durum. Zamanlamayı ele alırsak: olacağının söylendiği olaylardan ilk defa bahseden ve bakışların Hizbullah’a ya da Hizbullah üyelerine çevrilmesine sebep olan ilk gazete 8 Ağustos 2006 tarihli Fransız Le Figaro’dur. O vakit gazetede ayrıntılı bir makale yazılmıştı daha sonra Alman Der Spiegel dergisi bundan istifade etti. Le Figaro ayrıntılardan ve etkenlerden bahsetti ve bölge ülkelerinden bir grubu bu konuya dâhil etmeye çalıştı. Bu ne demek? Bu Temmuz savaşından sonrası demek. Bunun, yazılan, teoriler sunan ve bunların 2006 Ağustos ayında yazılan veriler olduğunu iddia eden ilk makale olduğunu söylemek mümkün.

İkinci sırada Mart 2009 tarihli Kuveyt Siyaset gazetesi yer alıyor. Gazete 2005 yılında 4 subayla alakalı uzun ve kapsamlı bir senaryo yazdı. 2009’da da durumu Hizbullah yönüne çekmeye çalışan yeni bir senaryo yazdı. Sıra geliyor Mayıs 2009 tarihli Der Spiegel dergisine. Dergi, parlamento seçimlerinin olduğu bir ortamda daha önce yazdıklarına benzer ayrıntıları kaleme aldı ve Şubat 2010’da Le Monde Gazetesi’ne gelinceye kadar değinilmemiş olan yeni isimleri eklemeye çalıştı. Bu makaleler sadece suçlamaları gözler önüne sermeye çalışmamış suçlamaların ayrıntılarını da sunmuştur. Burada yazılan her şey ya soruşturma yapanlarla ya mahkemedekilerle ya da Arap ve Lübnanlı şahsiyetler ile liderlere yakın kaynaklarla bağlantılıdır. Burada söylenenlerin siyasi ve medyatik bir suçlama olduğu ortadadır. Tabi bu yeni bir şey değil. Hepimiz Hariri’nin şehit olduğu andan itibaren Lübnan’da ve dünyada Suriye’yi ve Suriye-Lübnan ortak güvenlik sistemi olarak adlandırılan sistemi suçlayan sesler çıktığını ve bu dalgalanmaların 4-5 sene sürdüğünü –ta ki Saad Hariri Şam’ı ziyaret edinceye kadar- biliyoruz.

-Ayrıntıya gireceğiz. Özellikle basınla alakalı olarak suçlamalar medyatik ve siyasi olmak üzere iki şekil alıyor. Şimdi size şunu sormak istiyorum: Bütün bu olanlardan Hizbullah’ın hiçbir bireyine yönelik hiçbir düzey ve türde suçlama yapılmadığını mı anlıyoruz?

-Hasan Nasrullah: Şu ana kadar evet. Şu ana kadar hiçbir kardeşimiz suçlu olarak çağrılmadı. Ama gelecekte bu olabilir. Bense şu ana kadar hep vakıaya göre cevap verdim ve veriyorum.

-Bu konuda medyada yazılanların kaynağı hakkındaki düşünceleriniz neler?

-Hasan Nasrullah: Biz 2005’te subaylara ya da Suriye’ye yapılan siyasi suçlamayı ve basını tartıştığımız gibi şimdi de basını ve siyasi suçlamayı tartışıyoruz. Siyasi suçlamadan bahsederken uzun senelerdir hedef alınan bir makam olmamız normal bir durumdur. Hariri’nin şehit edilmesinden sonraki ilk devrede Suriye’yi ve subayları suçlayan tanınmış siyasi, bölgesel ve uluslararası güçler olduğunu hatırlıyorum. O günlerde İsrailli liderler çıkmış ve Hariri’yi öldürenin Hizbullah olduğunu söylemişti. Yani Hizbullah’ı ilk suçlayanlar İsrailli liderlerdi ve İsrail basını da bu konu üzerinde çalıştı. Bu normal bir durumdur. Suriye’yi suçlayanın onunla ve Hizbullah’la sorunu vardı.

11 Eylül olaylarında da bu cereyan eti. Yahudi lobisi bu operasyonlardan Hizbullah’ı sorumlu tuttu. Ama bu durum kabul edilemez çünkü ortada siyasi bir proje vardı ve bu operasyonların bu projenin lehine kullanılması gerekirdi. Bu proje Irak’ın işgal edilmesine karar verdi. İsrailliler, Amerika’nın el-Kaide’yi suçlamasından önce 11 Eylül olaylarının el-Kaide ile Hizbullah arasındaki organizasyonun sonucu olduğunu söylediler. Ve bizler İmad Muğniye ile Usame Bin Ladin arasında Pakistan İran sınırında yapılan buluşmalar hakkında yazılmış yazılar okuduk. Bugün de Suriye’yi ve onun müttefiklerini hedef alan dönüşümlerin ve tecrit kampanyalarının bu hali sonlandırması gerekirdi. Bu gerçekleşmedi ve hedefi direniş ile direnişçileri yok etmek olan Temmuz savaşı çıktı. Bu savaşın hedeflerinden biri Lübnan’daki demografik değişimdi. Ama direniş farklı zafer unsurlarıyla ortaya çıkınca bu proje başarısız oldu. Sonra içerde direnişin yok edilmesi ve iç fitne çıkarma çalışmaları meydana geldi. Olaylar gelişti ve 7 Mayıs olaylarıyla karşılaştık ama bu merhaleyi de aştık. Bugün böyle düşünmek benim ve her vatandaşın hakkıdır. Direniş hedef alınmaktadır ve bugün eskisinden daha çok hedef alınması normaldir. Çünkü bugün direniş bölgesel ve yerel düzeyde etkinliğe sahiptir. Bu bir kusur değil. Peki, bu direnişle nasıl mücadele edilir? Sonuçları garanti olmayan yeni bir savaşla mı? Nereye varacağı elli olmayan iç kargaşayla mı? Karalayarak mı? Karalama kampanyası etki edebilir ama biz kurulduğumuz andan beri uluslar arası karalamaya maruz kaldık. Görüntümüz ve parlak cihat suretimizi karalayacak her şeyi kullanabilirler bu yeni bir şey değil. Ben son kozun, son silahın, direnişi hedef alan son kurşunun, açılışı yapılan ve Temmuz savaşından sonra Le Figaro kanalıyla harekete geçen bu dosya olduğunu söylüyorum. Ne mahkeme ne de siyasi güçlerin o vakit bu konu hakkında yazılanlardan uzak olduğunu zannetmiyorum.

-Temel hakkında vereceğiniz cevaptan da istifade etmek istiyorum. Siz sıralı eylem planından bahsetmiştiniz.

-Hasan Nasrullah: Son aylarda daha güçlü bir şekilde ifade edilmiş olsa da söyledikleri yeni bir şey değil. Lübnan’daki siyasi ve güvenlik güçleri, lobilerde soruşturma komisyonunun Hizbullah’a bağlı kişileri suçlama eğiliminde olduğundan bahsediyor. Öyleyse bunlar kehanet değil. Onlar bilgilerini mahkemede ve savcılıkta kendi kaynakları üzerine bina ediyorlar. İşler iddianame çıkarma yönüne doğru kayıyor. Bundan daha kötüsü mayıs ayında seçim ortamında iddianamenin 3 hafta içinde çıkacağını söylemeleriydi. Daha önce bu konuyla ciddi bir şekilde ilgilenmemiştik. Aslında bizimle koordinasyona da geçilmedi aksine Hizbullah fertleri mahkeme tarafından çağrıldılar. Aslında Hizbullah’ın bu alanda korkacağı bir şey yoktur. Kardeşlere gidin dedik. Ama bu celpler şimdi ve böyle bir vakitte geliyorsa -ki zaten elimizde Nisan ayında suçlamalarla son bulacak soruşturmaların olacağına dair bilgiler vardı- bunu nasıl açıklayabiliriz?

-Neden tahmin ihtimalini uzak buluyorsunuz?

-Hasan Nasrullah: Üç teori var. Bu yetkililer ve yazarlar ya kehanette bulunuyor ve senaryo üretiyorlar sonra da mahkeme tesadüfen aynı senaryo ve verilerle hareket ediyor. Soruşturma komisyonunun kınanmasına sebep oluyor ve sanki soruşturma komisyonunu siyasi liderler yönetiyor. İkinci teoriye göre, yapacağı şeyi söyleyen soruşturma komisyonundan bilgi sızdırılıyor. Garip olan birisinin isimler, zamanlar ve ayrıntılar hakkında kehanette bulunmasıdır. Üçüncü teoriye göre ise, onlar gaybı biliyorlar ya da peygamberler. Bazıları peygamberlik iddiasında bulunuyor. Ama biz Muhammed (s.a.v.)’den sonra peygamber olmadığına inanıyoruz. Ama bu teoriye göre bazılarının gaybı bildiği görünüyor. Ben şahsi olarak ikinci teoriyi benimsiyorum. Sayın Bellemare’i -çünkü ben onun açıklamasını okudum- gidip araştırmaya çağırıyorum. Onun yanında aslında bağlı oldukları siyasi partiler, akımlar ve güvenlik teşkilatlarıyla ilişkileri olan üst ve alt seviyeden görevliler mevcut. Ve bu kişiler konumlarını ifade ettiler. Bu kişilerin çok sayıda gazeteci ve siyasetçiyle ilişkisi var ve bu sayede bilgi sızdırıyorlar. Yazılan ve yayınlanan her şeyden birinci derecede mesul olan makam savcılıktır.

-Basının dayandığı temelleri net olarak görebiliyor musunuz?

-Hasan Nasrullah: Ben bilgi sızıntısından bahsediyorum. Bütün anlatılanlar lobi, gazete ve dergilerdeki sözlerdir. Bu dille konuştukları zaman bu, onlar hakkında bilgi sızdırıyorlar yönündeki kanaatimizi doğruluyor. İlk uluslar arası soruşturma komisyonu oluşturulduğundan beri olan her şeyi gazetelerde okuyor, televizyonlardan duyuyoruz. Siyasi liderlerin ağzında bunlar dolaşıyor. Çok sayıda kişi suçlu olduğunu basından duydu sonra da haklarında celp kararı çıktı. Mahkemenin tarihi bilgi sızdırmayla doludur. Bu uyumlu bir çerçeve değil aksine birçok devletin sorunudur. Mahkeme içerisinde çatışma ve çekişme vardır. Aksi takdirde kısa bir zamanda gerçekleşen hızlı istifaları açıklamamız mümkün olmazdı. 8 Mart grubu hariç bütün insanların defterini içinde barındıran bir mahkeme mevcut. Benim düşünceme göre böyle bir mahkemenin bunca bilgiyi sızdırması normaldir.

-Siyasi ve medyatik makamların yeniden Hizbullah’ı suçladığını söylüyorsunuz. Bunun daha ötesi var mı? Partiyi yok etmek gibi?

-Hasan Nasrullah: Hizbullah’ı yok etme bir hayaldir. Daha düşük bir sınır var o da bütün bu destek, saygı ve yardıma sahip olan Hizbullah’ı karalamadır. Karalama kampanyalarının hiçbiri bir sonuca varmadı. Hatta mezhebi söylem bile sonuç getirmedi. İşte bu, karalama kampanyalarının bir çeşidi yani çok büyük bir sembole el uzatmaktır. Onun benzeri yok demiyorum vardır ama azdır. İmad Muğniye’yi ve ona bu şekilde el uzatmayı kastediyorum. Şimdi komisyonun herhangi bir resmi suçlama yapmasından önce hedefi gerçekleştiriyorlar. Onlar vakit kazanmak istiyorlar. Umdukları ya da bildikleriyle yetinmeyecekler. Bir gün suçlama yapılacak ve saldırı başlayacak. İstenen saldırının şimdi başlaması. Belki daha sonra Hizbullah’la anlaşma yapmak isterler. Ama Hizbullah’ı yok etmeyi düşünenin bu düşüncesi hayalden öteye geçemez.

-Saldırılar ve zamanlamayla ne anlatmaya çalışıyorsunuz?

-Hasan Nasrullah: Aslında konuşmanın içerisinde bu soruya cevap verdim. Temmuz savaşı, iç olaylar, subayların salıverilmesinden sonra bu yolda yürümemiz ne anlama geliyor? Açık.

-Sanki bazıları önüne engel ya da hayalet koymaya çalışıyormuş gibi mi duruyor?

-Hasan Nasrullah: Bunun bir değeri olmaz. 2005 yılında baskılar başladığından beri bazıları Hizbullah’la oynayabileceklerini zannediyor. Ben de onlara yapamayacaklarını söylüyorum. Biz büyük bir partiyiz. Siyasetle ilgilenen kişi başka herhangi bir dosyayla ilgilenenden ayrıdır. Bu kişiler direniş dosyasıyla ilgilenmiyorlar. Şimdi sizinle tartışıyoruz. Ama Hizbullah içinde bu tartışmayla ilgilenmeyen ve gece gündüz direnişin en mükemmel hazırlık kapasitesine ulaşması için çalışanlar var. Hiç kimse bunun direnişi zayıflatacağını düşünemez.

- Bu siyasi suçlamanın değeri nedir?

-Hasan Nasrullah: Bu iyi bir soru. 2005’te büyük siyasi ve toplumsal etkileri olan siyasi bir suçlama söz konusuydu. Suriye güçlerini çıkarmak için baskı yapıldı. Ben bu güçleri gösterilerin çıkardığını söylemiyorum ama uluslar arası baskı yapıldı ve Suriye’deki akıllı ve sakin liderlik çatışmaya girmek istemedi. Lübnan’da büyük bir siyasi değişiklik oldu. Hatta 2005 seçimlerine bu siyasi suçlamayla girildi. Bazı bölgelerde başkalarına oy verenlerin Hariri’nin katillerine oy vermiş olacakları söyleniyordu. Lübnan Meclisi bu suçlama üzerine kuruldu. Bölge bu suçlamaya binaen neredeyse uçuruma yuvarlanacaktı. Bu siyasi suçlamanın ne yaptığını görüyor musunuz? Kim demiş siyasi suçlamanın ehemmiyeti yok diye? Biz bize yöneltilmiş siyasi ya da medyatik hiçbir suçlamaya sessiz kalmayacağız. Bunun netleşmesi gerekiyor. Bize bu çeşit suçlama yöneltmek isteyenin, durumu basitleştirse bile bunu kabul etmeyeceğimizi bilesi gerekir. “Biz Hizbullah’ı değil Hizbullah üyelerini suçluyoruz” sözü de bize yapılmış bir kötülüktür. Siyasi suçlama basit bir iş değildir. Bu Lübnan’daki birçok Suriyeli işçinin öldürülmesine sebep olmuştur. Onların bir suçu yoktu ama siyasi suçlamanın oluşturduğu atmosfer bu sonucu doğurdu. Bugünkü vakıa bu derece zor olmayabilir. Çünkü onlar o zaman ülkeyi güç duruma düşürmüş olacaklar. Biz, soruşturma komisyonu tek kelime etmemiş olsa da hiçbir karalama ve siyasi suçlamayı kabul etmiyoruz.

- Amerika-Lübnan güvenlik anlaşmasından bahsetmek istiyorum. Bazıları sizin bu anlaşmayı casusluk şebekelerini ortaya çıkaran Lübnan İç Güvenlik Kuvvetlerini vurmak için bazıları da soruşturma mahkemesini hedef almak için kullandığınızı söylerken bu anlaşmayı nasıl değerlendirdiğinizi öğrenmek istiyorum.

-Hasan Nasrullah: İlk olarak suçlamadan bahsedecek olursak “bu ülke, böyle” deriz. Yani anlaşma önümüzde, ister geçiririz ister iptal ederiz. Uluslar arası mahkemeye ve uluslar arası soruşturmaya ne etki eder? Kesinlikle etki etmez. Ama genellikle mantığın varsa ve bu mantığı tartışmak zorsa suçlamaya meyledersin. Sana ne benim niyetimden ve arka planımdan. Benim notlarım var, gel ve bu konuda benimle tartış. Güvenlik kuvvetlerinin hedef alınmasından bahsedilmesi de öyle. Yapılacak değişiklik hakkında bile konuşuyorlar. Bugün Muhammed Feniş kardeşimiz buna cevap verdi. Kardeşlerimiz güvenlik kuvvetlerini hedef alma değil, onları koruma, güçlendirme ve güvenlik kuvvetlerine olanak sağlama ruhuyla hareket etmiştir.

Lübnan’da duyduğum komik bir şey var. Deniyor ki; güvenlik kuvvetlerini hedef alan kişi İsrail casus şebekelerinin Lübnan’da aktif kalmasını isteyen kişidir. Eğer Hizbullah bunu amaçlıyorsa bu komik bir durum. Biz yardımlaşıyor, casusluk şebekelerini ortaya çıkarmasını istiyor ve daima Lübnan güvenlik kuvvetlerini alkışlıyoruz. Bunlar arasında İç Güvenlik Kuvvetleri de var. Şahsi olarak ben ve kardeşlerim halka ait kutlamalarda, gerçekleşen bu başarıları alkışladık. Ama başarının olması demek bizim hataları görmememiz demek mi özellikle de durum tehlikeliyse? O halde bu atmosferi ve içeriğin tartışılmasının bırakılıp suçlamaya ve arka planın tartışılmasına başvurulduğu Lübnan metodunu bırakalım.

Bizim anlaşmayla alakalı olarak temel değerlendirmelerimiz var. Tabii ki ülkede anayasa ve kanun tartışması yapılıyor. Bugünkü bir görüşmede eski bakanlardan biri bu konu hakkında konuştu. Birçok hukukçu bu konuyu basın komisyonunda tartıştı. Vekiller bu konuda uzun uzun tartıştılar. Ben bu tartışmaya girmek istemiyorum. Bununla temsilciler meclisi, hükümet ve anayasa meclisi ilgilensin. Ben “bu kanunidir bu değildir”, “bu anayasaldır, bu değildir”, “bu kaçakçılıktır, bu değildir” konusuna girmek istemiyorum. Bu ayrı bir araştırma. Ben içeriğe değinmek ve onda tehlikeli yerler olduğunu söylemek istiyorum. Bunlarla nasıl muamele edeceğimizi göreceğiz. Ama ben ilk başta bakan, vekil ve diğer siyasi taraflardan azıcık da olsa Lübnanlıların aklına saygı duymalarını ve okuyan Lübnanlılar olduğuna inanmalarını istiyorum.

Gelin girişten sonraki ilk sayfayı okuyalım. İlk üç satırı okuyacağım. Bu anlaşma ABD ve Lübnan hükümetinin yapması gereken işleri tekrarlıyor. Yine her bir tarafın bu anlaşmaya destek olması için harcaması gereken kaynaklar da belirleniyor. Yapılması gereken bu işlerin yapılması ve kaynakların tedarik edilmesi her iki tarafı da bağlayan yükümlülükler olarak kabul ediliyor. O halde burada bir anlaşma ve her iki taraftan da istenen şeyler, yükümlülükler var. Şartların bozulması Amerika’yı anlaşmadan çekilmeye yani üzerinde anlaştığı paraları ve olanakları ödemeye sevk edecek. O halde az da olsa insanların aklına saygı duysunlar. Anayasa ve kanun nedir bilmeyen bir insan bile bunun bir anlaşma olduğunu ve her iki tarafı da bağlayan şartları olduğunu anlar. Bu bir anlaşmadır bağış değil. Öze değinecek olursak ilk olarak güvenlik başlığı ikinci olarak terör başlığıyla karşılaşıyoruz. Üçüncü olarak da genellikle dünyadaki bütün halk ve hükümetlerin özen gösterdiği ulusal saygınlık başlığı yer alıyor.

Güvenlik konusuna gelince, Amerikalıların teçhizat bağışında bulunduğunu görüyoruz. Onlar bu teçhizatların türünü söylediler. Örneğin; kelepçeler, el lambaları, kasketler, botlar, kurşungeçirmez yelekler, olaylara hâkim olmak için kullanılan teçhizat ve takımlar. Bu eşyalar Lübnan’daki bütün güvenlik güçleri merkezlerine dağıtılmıştır. Amerikalıların doğrudan bu merkezlere gidip bu kelepçeleri kimin kullandığına bakmak hakkıdır. Kurşun geçirmez yelekleri kim giyer? gece lambaları nerede kullanılır? Onlar istedikleri yere girip kullanım yetkisini ve kimin kullandığını soruşturma hakkına sahiptirler. Bu kişiler bu teçhizatları Amerikan hükümetinden teslim alan kişilerdir. Peki, senin bu konuyla alakan nedir? Tamam, güvenlik güçlerine teçhizat verdin. Allah bereket versin. Bu teçhizatların kime neden verildiği belli. Amerika neden müdahale etmek istiyor? Bu teçhizatın kimin elinde olduğunu mu bilmek istiyorlar? Bu da onun kelepçe, lamba, yelek ve teçhizat kapısını kullanarak güvenlik kuvvetlerinin hepsinin içine girmesi anlamına geliyor.

Bir diğer konu, onun tedarik ettiği bütün teçhizatı tescil ettiği bir listeyi saklama, sonra bunların kimler tarafından ve nerede kullanıldığına dair rapor sunma hakkı. Amerikan hükümetine gözden geçirmesi için hiç engel çıkarmadan teçhizatlara ve ekipmanlara ulaşma izni veriliyor. Bu da bizim, güvenlik kurumumuzu, istedikleri zaman girsinler diye tamamıyla Amerikalılara bağışladığımız anlamına geliyor. Bu güvenlik konusuyla alakalı durum. Bundan sonra ise güvenlik kurumunun izin vermesiyle birlikte aşağılama konusu gündeme geliyor. Amerikalılar kuruma müdahale ediyor, eğitim görenlerin listesini alıyor, ne yaptıkları ve ne yapmadıklarına bakıyor, aynı şekilde ekipmanlara ait listeyi de alıyor ve nerede kullanıldığını inceliyorlar. Ne yazık ki bu, her şey hakkında bilgi sahibi olmaya giriştir.

Terörizm konusuna gelecek olursak; ben burada şu maddeyi okuyorum. Bu birçok yerde tekrarlanmış bir madde. Onlar geldiler ve eğitim görecek gençler istediler. Peki, bunlar subay mıydı, güvenlik kuvvetleri miydi, sivil savunma mıydı? Konu ne olursa olsun Lübnan hükümetinden, eğitim gören İç Güvenlik Kuvvetlerinin tamamının hiçbir şekilde Amerikan hükümetinin terörist örgüt olarak kabul ettiği örgütlere bağlı olmadığından ya da onlardan hiç birinin insan haklarını çiğneyecek bir suç işlemediklerini garanti etmesi isteniyor. Tamam, imzalıyorsak bu demek oluyor ki Lübnanlılar olarak Amerikan sınıflandırmasını kabul ediyoruz. Yani Lübnan hükümetinin eli mahkûm.

Başka bir metinde de “hiçbir şekilde ilişki olmadığının uygun bir şekilde ispat edilmesi” deniyor. Tamam, güvenlik kuvvetlerinden bir genç Hizbullah’a bağlı kardeşi ya da babasıyla birlikte gelebilir. İşte burada babası ya da kardeşi tarafından da olsa bir ilişkisi oluyor. Burada Amerikalılar bu kişinin eğitime alınmasının yasak olduğunu söylemeyi takdir ediyorlar. Buradaki tehlikeli durum, büyük devletlerin ve hatta AB’nin bu sınıflandırmayı kabul etmemiş olmasıdır. Aynı şekilde BM de kabul etmemiştir. Ama Lübnan hükümeti bu sınıflandırmaya bağlı kalmayı onaylıyor. Bize “bu sınıflandırmayı kabul etmedim” diyebilirler, ama sen subaylarının ve eğitim almaları için göndermek istediğin kişilerin bu temelde sınıflandırılmasını kabul ettin. Bu tabii ki çok tehlikeli bir durum. Ve bu durum daha sonra ülkede güvenlik ve istikrarı korumaları gereken bu gençlerin eğitimine de yansıyacak. Amerikan kültürü ve sınıflandırması tanınmış güvenlik kuruluşlarındaki subaylar ve kişilerin eğitilmesi için yapılıyor. Bu bizim için temel ve büyük bir sorun. Ayrıntılara girmek istemiyorum, birçok ayrıntı var. Örneğin; Amerika’nın sahip olduğu bu hakta zaman sınırlaması yok.

Burada ulusal onurdan bahsetmek istiyorum. Evvela bu iş 50 milyon dolar için gerçekleştirildi. Yani Amerikalılar gelse ve güvenlik güçlerine 400-500 milyon ya da 1 milyar dolar takdim etseydi o zaman meseleye bakılabilirdi. Ama meblağın 50 milyon dolar olduğunu görüyoruz. Yani güvenlik teşkilatına göre hiçbir şey, hesapları iyi bilen kişi için iç güvenlik kuvvetleri düzeyinde değil. “Lübnan hükümetinin, verilen fonların kullanılmamasını sağlaması ya da bu anlaşma gereğince sunulan yardımlardan herhangi birini uyuşturucu ticaretine veya herhangi bir illegal işe yardım olarak sunması için gerekli makul çabayı harcaması” şartının getirildiğini biliyoruz. Dünya üzerinde hangi hükümet kendisi için böyle bir şart koşulmasını kabul eder? Bu, onun güvenlik güçlerine “ben sana bu imkânları sunacağım ama senin de bu imkânları ne uyuşturucu ticaretinde ne de başka illegal işlerde kullanmayacağını garanti etmen gerekir” demesi anlamına gelir ki bu aşağılayıcı bir durumdur. Toplumsal ve bireysel aşağılanma. Yani Amerikan eğitim kurslarına gitmek isteyen herkesin yazılı bir bildirge sunması ve altına da imzasını atması gerekir. Sunulacak bildirgenin metni şu şekildedir: “Katılımcının uyuşturucu ya da uyuşturucu kaçakçılığıyla alakalı suçlarla ilgili bildirgesi: Buna göre son 10 sene zarfında suç işlemediğimi ve uyuşturucu işlerine bulaşmadığımı tekit ediyorum. Beyan edilen süre zarfında yukarıda zikri geçen davranışlarda bulunduğum ortaya çıkarsa Amerikan Dışişleri Bakanlığının aldığım eğitime son vereceğini biliyorum.” Bu aşağılayıcı bir durumdur. Amerika’nın bu konuyla ne işi olabilir? Belirli açıklamalar getirir güvenlik kuvvetleri de bunlar arasından birini seçme işini üstlenir. Onlardan biri sözleşme yapmak isterse güvenlik güçleriyle sözleşir Amerika’yla değil. Neden Amerikalılara teşhis etme ve bireyler üzerinde reçeteleri uygulama hakkı veriliyor? Ben ülkesinin, hükümetinin ve güvenlik kuvvetlerinin onurunu düşünen kimsenin bu ayrıntıları kabul edeceğine inanmıyorum. Bizim değerlendirmemiz budur. Biz bu değerlendirmeleri yapıyoruz çünkü ülkeyi ve güvenlik güçlerini korumak ve daha çok yardım etmek istiyoruz ki casusluk şebekelerini ortaya çıkarsın ve kurslarda aldığı kültür, Amerika’nın güvenlik güçleri için icat ettiği sahte düşmana değil gerçek düşman İsrail’e yönelsin.

-Sayın Nasrullah! İki şıktan oluşan bir sorum daha olacak size: Belki biri çıkıp bunun teori çerçevesinde bir söz olduğunu, uygulama esnasında ele alınmayacağını iddia edebilir. İkinci şık ise; sizin bu anlaşmayı tartışmadaki amacınız nedir? Nereye varmak istiyorsunuz? Bu anlaşmayı yapanın itibarını zedelemeyi mi yoksa anlaşmayı iptal etmeye mi?

-Hasan Nasrullah: Evvela herkes biliyor ki biz kimsenin itibarını zedelemedik. Biz bu konuyu gündeme getirmesinden ötürü teşekkürü hak eden Sefir Gazetesi’nde bu haberi okuduğumuz ilk anda İletişim ve Enformasyon Bakanlığına gittik. Reklam yapmadık. Komisyon başkanı insanları çağırdı bu konu hakkında tartışma oldu. Üzümü yiyip bağını sormamaya özen gösterdik. Ne İç Güvenlik Kuvvetleri genel müdürünü, ne İçişleri Bakanını, ne şuan ki hükümet başkanını hiç kimseyi hedef almadık. Biz hiç kimseyi ve hiçbir kurumu hedef almıyoruz. Bizim hedefimiz tehlikeli gördüğümüz bu meseleleri çözmek. Eğer çözüm değişiklik yapmaktaysa yapsınlar, iptal etmedeyse iptal etsinler. Ben bu gece buraya meseleye nokta koymaya gelmedim. Hizbullah olarak beni ilgilendiren şey, bizim bu anlaşmada bitirilmesi gereken tehlikeli kaynaklar görüyor oluşumuzdur. Lübnan’ı bunun tehlikesinden korumalıyız. Mesele burada düğümleniyor. Bu nedenle ilk olarak bu konunun Sefir gazetesi aracılığıyla daha sonrada Basın ve Enformasyon Bakanlığında gündeme getirilmesinin faydasını dile getiriyorum. Bu anlaşmaya binaen, eğitim almak için kurslara gitme meselesi 2-3 aylık bir mesele değil. Vakit dar olduğu için sadece bir metin okuyacağım. Bu, eğitim alanlara dağıtılan metindir.

Bana teknik ve sanatsal olarak ne öğrendiğimi sormadan önce taşımam gereken inancın ne olduğunu söylemelisin. Ben hangi inanç kapsamında, hangi ulusal inanç, hangi savaş ve güvenlik inancı kapsamında bir güvenlikçiyim? Düşman kim, dost kim, hedef alınan kim, kiminle çatışmam ya da kimi gözetlemem gerekir? İncelemesi yapılan metinde 3 uluslar arası terörist eğilimden bahsediliyor ve ayrıntıya giriliyor: Temel uluslar arası terörist örgütler. Burada sadece 3 satır okuyacağım. Dünya çapında eylem yapan başlıca terörist örgütler farklı gruplara ayrılıyor. Bunlardan bazıları radikal dinciler, bir kısmı belli devletler tarafından destek gören gruplar, radikal Filistinli örgütler, ayrılıkçılar ve solculardır. Tabi bu örgütlerin arasında, şimdi sayacağımız örgütler en aktif ve tehlikelilerden sayılıyor. (Tabii ki, uluslar arası terörün başı, katliamlar işlemiş ve işlemeye devam eden, 1948’den 2006’ya kadar Lübnan’da katliam yapan İsrail hiçbir terörist grup listesinde mevcut değil. ) En tehlikeli örgütler şöyle sıralanıyor: İlk sırada el-Kaide sonra Hizbullah (tabi Hizbullah’tan bahsediliyor ve parti 1983’den bu yana falanca filanca şahsı öldürmekle sorumlu tutuluyor ve bu, Lübnanlı eğitim görenlere okutuluyor).

O halde, o Lübnan’daki tek sorunun Hizbullah, Hamas, İslam-i Cihat ve Filistin’in Bağımsızlığı için Halk Cephesi, el-Kaide olduğunu söylemek için güvenlik güçlerini eğitiyor. İşte bunlar sizin öldürmekle sorumlu olduğunuz terörist gruplardır. Ama adı İsrail olan bir şey yok. Metni okumaya devam edelim. Sırada terörizmi destekleyen devletler var: Küba, İran, Irak, Libya, Kuzey Kore, Sudan ve Suriye. İşte bunlar terörizme destek veren devletler İsrail yine ortada yok. İsrail casusluk şebekeleri aracılığıyla Lübnan’da yaptığı her şeye rağmen Amerika tarafından terörist devlet ya da terörizme destek veren devlet olarak sayılmıyor. Ben bu konuya şüphelerimi doğrulamak için değinmedim. Dün (29.3.2010) kardeşlerim bana söyledi. Ben “elimde resmi belge var” demiyorum aksine “kardeşlerimin bana bir şey yazdığını” söylüyorum. Elime geçen bu yazıya göre, bu konunun meclis komitesinde gündeme gelmesi ve İç Güvenlik Kuvvetleri genel müdürü ve İçişleri Bakanıyla bu konu hakkında yapılan konuşmanın sonucunda bazı yönlerin çözüme kavuşturulması için çalışma başlatılmış. Mesela güvenlik kuvvetleri genel müdüründen Amerikan büyükelçiliğinde uluslar arası yasaların uygulanması programları büro şefine bir mesaj gönderildi. Mesajda büro şefine “Sizin tarafınızdan hazırlanan eğitim belgeleri üzerinde yapılan incelemeden sonra sizin devletlerin destek olduğu terörizm konusu üzerinde eğitim aldığınız ortaya çıkmıştır. Siz bu devletler arasında İran ve Suriye’yi sayıyorsunuz. Bunlar bizim için dost devletlerdir. Terörizm konusunda Hizbullah’tan bahsediyorsunuz. Biz Hizbullah’ı bir Lübnan partisi olarak görüyoruz” denildi.

Biz Tümgeneral Eşref Rifi’ye teşekkür ediyoruz bu iyi bir şey. Ama bu mesaj Amerikalıları bağlıyor mu? Ben bunun onları bağlayacağını zannetmiyorum çünkü nihayetinde anlaşma hükümetin Amerika’nın terörist grupları tasnif edişini kabul ettiğini söylüyor. Fakat bu iyi bir adım. Biz istediğimiz şeyin çözüm olduğunu söylüyoruz. Tehlikeli bir durumla karşı karşıyayız. Güvenli kurumunun gençlerinin eğitilmesi iyi bir şey ama ne üzere eğitilecekler? Eğitim görenlere sunulan sınıflandırmalar tehlikeli. Her şeye müdahale etmeleri için Amerikalılara kapı aralandı. Burada benim zikretmediğim yükümlülükler var. Bunlar arasında onları vergiden muaf tutma ve Amerikalılara diplomatik dokunulmazlık verme yer alıyor. Yani onlar eğitim ve ekipman başlığı altında birçok kişiye müdahale edebiliyor ve dokunulmazlıkları oluyor. Hatta Lübnan güvenlik kuvvetleri bu Amerikalının İsrailli olduğunu ortaya çıkarsa bile onu tutuklayamıyor. Hükümetimiz ona dokunulmazlık verdiği için onu en fazla ülkeden çıkarabilme yetkisine sahiptir.

Bizim bütün istediğimiz bu sorunun çözülmesidir. Bunun nasıl çözüleceğini meclis komitesi tartışıyor. Vardıkları sonucun ne olduğunu bilmiyorum ama sonunda meclis başkanına bir şey sunulacak. Onunsa meclis başkanı olarak sorumlulukları ve yöntemi var. Cumhurbaşkanı da anayasanın koruyucusu ve devletin sembolü olarak hazırdır. Bizler vatandaş, vekil, bakan ve farklı kesimlerden Lübnan halkıyız ve beraberimizde birçok insan var. Cumhurbaşkanına bu işin ülkenin güvenliği ve onuru için tehlikeli olduğunu söylüyoruz. Lütfen dizginlerini eline al ve bu sorunu çöz. Hatta hükümet başkanı da dizginleri eline alabilir. Anayasal ve hukuki koşullar bir yana bu durumun tehlikeli olduğunu söyleyen Lübnanlılar mevcut. Saad Hariri cumhurbaşkanıyla anlaşıp bu konuyu tartışmaya açabilir. Bu konu kabinede tartışılsın. Siyasi güçlerin çoğu kabine içerisinde yer alıyor. Anlaşmada ya değişikliğe gidilsin ya da iptal edilsin. Hiç kimse güvenlik kuvvetlerinin zayıflamasını istemiyor. Her birimiz güçlü güvenlik kurumumuzun olmasını istiyoruz ama onurun, egemenliğin ve ulusal güvenliğin korunması şartıyla.

israhaber

http://www.darultevhid.com/

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış.

Kategorideki Diğerleri

Yazarımız Kutbeddin  NURLUBAŞ ile SAİD-İ KURDİ Üzerine
Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes'e 80 küsur yaşında olduğu halde, Kürt ve Kürdistan kavramlarını kullanarak en yetkili makamlara s
Seydayê Mustafa Naim ile "Seyyid Kutub’a dair"-IV:Akide ve Tevhid
Tabii elbette, Seyyid’in töhmet altında bırakıldığı, hakkında ileri geri konuşulduğu konuların başında akidesi etrafında yapılan tartışmalar gelmekted
Bi Pîreka Seydayê Mele Mansur Lamîa Xanimê Re Hevpeyvin
Mixabin di derheqê Seydayê Mele Mansur de di destê me de pirr malumat tune. Belê hevalê wî pîreka wî dostên wî saxin lê heya îro xebatek li ser nehatî
'Ulus devlet zulmünün en acı faturasını Kürtler ödemiştir'
Gün geldi Sarıkamış’ta iliklerimize soğuğu işledi, gün geldi kutsalımıza kara çizgi çekti, gün geldi tahtını kıyımların üzerine dikti, gün geldi sırtı
İkbal Der Başkanı Akbaş: "Kürt sorunu, başörtüsü kadar haktır "
Gençlik bize göre debisi yüksek bir ırmaktır. Doğru kanallara aktı mı faydası tahminlerin üzerindedir. Yanlış kanallara yönlendirilince zararı tahmin
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 8 (ÖZEL BÖLÜM)
Bu sekizinci buluşmamızda, masanın diğer tarafında Yeni Akit Gazetesi Yazarı ve Ortadoğu Uzmanı Gazeteci Ahmet Varol, İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin
Mustafa Naim ile "Seyyid Kutub Siyasal İslam ve İslam Devleti’ne" dair (III)
Şehadetinin 45. Yılında, yazarımız Seydayê Mustafa Naim ile Seyyid Kutub üzerine yaptığımız söyleşinin üçüncü kısmını “Siyasal İslam ve İslam Devlet
Seydayê Mustafa Naim ile "Seyyid Kutub’a dair"- II (Söyleşi)
Şehadetinin 45. Yılında, Yazarımız Seydayê Mustafa Naim ile Seyyid Kutub üzerine yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünü sunuyoruz.
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 7
Masa-yı Esma Sohbetlerinin yedinci buluşmasında yazarımız İbrahim Sediyani; Başkent Kadın Platformu (BKP) Başkanı Nesrin Semiz, ABD Kuzey Karolina Fay
  Mustafa Naim ile Şehadetinin 45. Yılında:  'Seyyid Kutub'
Ufkumuz. Com olarak bir döneme düşünceleri ve aksiyoner kimliği ile derin izler bırakan ve şu an bile eserleri İslam Dünyasında büyük beğeni ile okun
Mazlumun dini sorulmaz
Necmi Kaya İle Şeriatiye Dair - II (Söyleşi)
Necmi KAYA:"Bugünün Müslümanları için Şeriati çağdaş bir İbrahim’dir."
"Özerk yerler vergi vermeyecek, devletten yardım alacak"
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 6
Ekinci: DTK özerklik ilan etse ne olacak?
Laçiner: BDP, Tıpkı Doğu’nun CHP’si Gibi
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 5
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri-4
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri - 3
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 2
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 1
Adnan FIRAT ile “Demokratik Özerklik” üzerine
Raşid Gannuşi ile Söyleşi
Miroğlu: Kürtler Türklere güvence versin
"Birlikte yaşam paktını kurmalıyız"
 Ayrılırsak iki faşist devlet oluruz
Ensarioğlu: Özerklik Kürtler'in asıl talebi değil
Cumhuriyet’in kuruluşunda katiller var
Said Fırat: Said Nursi manevi kardeşimiz

DUYURULAR

 

EDİTÖR

 

YAZARLAR

 
Zeynep IŞIK

Ey Hüseyin!

RÖPORTAJ

 
En çok Okunanlar  Bugün  Dün  Bu Hafta  Bu Ay  
1 İbrahim Sediyani Yazdı: Bülent ARINÇ
2 Kürdistan Topraklarında Mazlum Bir Şehid
3 Suriye muhalefetinde kim kimdir?
4 Kozinoğlu'ndan MİT'e 2 sır mektup
5 Makarna Soğuk Diye Askerin Dizini Kırdı 
6 Altan Tan:  Arınç 'Haddimi Aştım' demelidir
7 MİT'e ifade davetine hükümetten ilk tepki
8 'Afet yaşıyoruz. Bizim gücümüz kar temizlemeye yetmiyor'
9 Demirtaş Roboski'deydi: 'Halkına zulmediyorsun'
10 Erdoğan'dan Arınç'a ve hükümete sert tepki

KONUK YAZARLAR

 
M.Latif YILDIZ

Kürtler ve Lütuf

En Çok Yorumlananlar

 Bugün  Dün  Bu Hafta Bu Ay  
1 Kürdistan Topraklarında Mazlum Bir Şehid
2 İbrahim Sediyani Yazdı: Bülent ARINÇ
3 Kozinoğlu'ndan MİT'e 2 sır mektup
4 KCK'den 12 kişi daha tutuklandı
5 Makarna Soğuk Diye Askerin Dizini Kırdı 
6 KPSS’de kopya skandalı sonrası 8 kişinin cezaları verildi
7 Dışişleri Arşivleri Açılıyor
8 Erdoğan'dan Arınç'a ve hükümete sert tepki
9 Suriye muhalefetinde kim kimdir?
10 Kakeyî; “Türkiye, Roboski kurbanlarının ailelerinden özür dilemelidir”
Yorum Hattı
Tebrikler
Umarım dersini almıştır. Ustanın kalfası ne olacak...
Fikri Amedi
Bülent Arınç >>
Allah razı olsun,kalemine sağlık... teşekkürler ...
Ensar BRİNDAR
Bülent Arınç >>
süper bir değerlendirme, tebrik ediyorum......
Hawar
Bülent Arınç >>
düşünen beynine, kalem tutan eline ve yazan kalemine sağlık. inşaallah zatı muhterem okur yazınızı....
idris fidan
Bülent Arınç >>
Corba!
Dun sabah corba icerken, ansizin bir vizilti duydum. Bir sinek icgudusune engel olamayip dalmis beni...
Bako
Linç güruhuna gevap Yüzü kara olanın eli kara çalar >>
Ölüm denizinde iman kabul değilse, bedeni de gelecek nesillere ibret kalabilir
Yavuz ağabeyin bu değerlendirmesinden sonra British Müzesinde bedeni bütün dünyaya bir ibreti alem ...
kutbeddin nurlubaş
Ölüm Denizinde İman! >>
Sayın yazar emeğinizden dolayı allah sizden razı olsun. ...Kürt millileşmesi tek parçalı, tek boyutl...
yasir kaya
Millileşmede Ulusal Hareketlerin Rolü >>
molla ubeydullah dalar
hocam yazınızdan çok etkilendim ubeydullah hoca akrabam olur onun şehit edilmesi beni çok sarstı.ken...
mehmet nuri
Fidan Güngör Hayatı, Mücadelesi, Fikirleri (3) >>
Selamun Aleykum
Allah'ın rahmeti ve bereketi onun yolundan gidenlerin üzerine oldun.. Günümüz mevcut şartlarını dü...
Eşref Güler
Fıtri Özelliklerin Kaybedilmesi >>
Lütfunuz(!) başınızı yiyecek!Aynen Katılıyorum!
Akp ye oy verdiğim halde sayın ünsalın eski akp milletvekili oluşu bile gözüme batar oldu... Neden d...
Hüseyin Can
Kürtler ve Lütuf >>
Çok mu önemli?
Mustazaf Amedi kim şehid etti diye sormuş. Kimin şehid ettiğinden çok şehidin kim olduğu daha önemli...
Sadece Amedi
Kürdistan Topraklarında Mazlum Bir Şehid >>
bassagligi
degerli insan senin olumune cok uzuldum sizin gibidegerli insanlari kaybetmek derinden insani etkili...
zelal serhat
Abdullah Varlı Vefat Etti >>
En iyi kürt ölü kürt kardestir.müslüman türk kardeslerin sözü!!!
yorum baslikta... wesselam...
özgür ebuzer
İbrahim Sediyani Yazdı: Bülent ARINÇ >>
kim şehid etti?
Peki kimler şehid etti bunu da yazın bi öğrenelim....
Mustazaf_Amedi
Kürdistan Topraklarında Mazlum Bir Şehid >>
Seni Rahmetle Yad ediyoruz ey şehid. Ebuzerin yoldaşı. Mustazafların mazlumların yol arkadaşı. Se...
Nezan
Kürdistan Topraklarında Mazlum Bir Şehid >>
Öncelikle Allah sizden razı olsun, bu güzel çalışmanızdan dolayı. Allah emeği gecen herkesten razı o...
Zaza Kemal
Yazarımız Kutbeddin  NURLUBAŞ ile SAİD-İ KURDİ Üzerine >>
Ayrıca
Ayrıca söyleşinin ikincibölümü İle BENAV arkadasın sonradan yapacağı yorumu merakla bekliyorum:)))...
yasir kaya
Yazarımız Kutbeddin  NURLUBAŞ ile SAİD-İ KURDİ Üzerine >>
Allah razı olsun sizden
Üstatı bütün yönleriyle, sorularla cevapladığınız için Allah sizden razı olsun, özellikle dönemim y...
yasir kaya
Yazarımız Kutbeddin  NURLUBAŞ ile SAİD-İ KURDİ Üzerine >>
ayna bakmak
___________________________ EDİTÖR: Bizim misyonumuzda hakkı ve hukuku savunmak,zulme ve haksızlığa...
mehmet
O görkemli 'İnqılab'dan böyle bir hayıflanma kalmalı mıydı? >>
Ölüden diri, diriden ölü çıkarılır
“Ölüden diriyi, diriden de ölüyü O çıkarıyor.” Rum Sûresi, 30:19. Sunuhatta, Bu aye...
Kutbeddin Nurlubaş
O görkemli 'İnqılab'dan böyle bir hayıflanma kalmalı mıydı? >>

YORUM/ANALİZ

 

IKTIBAS

 
İbrahim SEDİYANİ

Bülent Arınç

Ahmet ALTAN

Ortadoğu

DOSYA

 

LİNKLER

GAZETELER

Yeni Asya Yeni Şafak
Türkiye Vakit
Star Sabah
Taraf Zaman
bugun Hürriyet
Radikal Vatan
Akşam Milliyet

Video Galeri

Diğer Videolar

Felekê Yeman!
Roboski Katliamı +18 Görüntüleri
33 Kurşun Şiiri - Ahmed Arif
Dersim 38 Belgeseli 7. Bölüm
Dersim 38 Belgeseli 6. Bölüm
Dersim 38 Belgeseli 5. Bölüm
Dersim 38 Belgeseli 4. Bölüm

Foto Galeri

Diğer Galeriler

KAR TANELERİNDEKİ MUHTEŞEM SANAT
"KAÇAK UMUTLAR"
ŞIRNAK - ROBOSKİ KÖYÜ KATLİAMI "SON YOLCULUK"
ŞIRNAK - ROBOSKİ KÖYÜ KATLİAMI (2011)
İRAN İNGİLİZ BÜYÜKELÇİLİĞİ BASKININDAN KARELER
DERSİM KATLİAMI DÖNEMİN GAZETE MANŞETLERİ
MİLYONLARCA MÜSLÜMAN ARAFAT'TA
 
New Page 1

Ana Sayfa

Ana Sayfam Yap

Sitene Ekle

İletişim

Hakkımızda

Copyright © 2007 UFKUMUZ
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz - Yasal Uyarı SITEMAP
İrtibat E-mail:bilgi.ufku@hotmail.com - bilgi@ufkumuz.com