1925'ten sonra zindanların, sürgünlerin ve işkencelerin yer aldığı dönemler başlar. Bu dönemde Molla Said, ülkesinden ve halkından uzak bir şekilde, tamamen farklı koşullarda mücadelesine devam eder.
23/03/2010 - 11:01 |
|
|
| |
Allah'ın rızasını her şeyin üstünde tutan ve "Saçlarım adedince başlarım bulunsa ve her gün biri kesilse, zındıkaya ve dalâlete teslim-i silâh edip vatan ve millet ve İslâmiyete hıyanet etmem, hakikat-i Kur'ân'a feda olan bu başımı zalimlere eğmem" diyen Bediüzzaman Said-i Kurdi'yi vefatının 48. yılında rahmetle anıyoruz.
Keskin zekâsı, harikulade hafızası ve üstün kabiliyetleriyle çok küçük yaşlardan itibaren dikkatleri üzerine toplayan Said-i Kurdî, normal şartlar altında uzun yıllar süren klasik medrese eğitimini üç ay gibi kısa bir zamanda tamamlamıştır. Gençlik yıllarını alabildiğine hareketli bir tahsil hayatı ile değerlendirmiş; ilimdeki üstünlüğünü, devrinin ulemasıyla çeşitli zeminlerde yaptığı münazaralarla fiilen ispatlamıştır. Bu meziyetiyle ilim çevresinde kendisini kabul ettirerek çağın eşsiz güzelliği, zamanın benzersizi anlamlarına gelen "Bediüzzaman" lakabı ile anılmaya başlamıştır.
Zaman içerisinde Said-i Kurdi, artık aranan bir âlim olmuş ve çeşitli konularda özellikle kendisine başvurulur hale gelinmişti. Molla Said, kendine has bir öğretim usulü geliştirmişti. Bulunduğu ortamda yaşayan âlimlerden, şu yönlerde farklı tutumları da vardı:
1)Maaş ve hediye kabul etmiyordu. 2)Kendisine sorulan tüm sorulara cevap verdiği halde ilim ehlinden hiç kimseye soru sormuyordu. 3) Talebelerini de zekât ve hediye kabulünden men ediyordu. 4) Dünyada mücerred kalmak istiyor; ev, bark, eşya, aile kaydı altına girmiyordu.
Gençlik yıllarından, hayatının sonuna kadar geçen ömrü süresince taşıdığı en büyük endişe, İslam'ın hâkimiyeti ve küfrün sona ermesi olan Bediüzzaman Said-i Kurdî, bunun için de her şeyini ortaya koymaya hazırdı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında bir âlim, zalimlerin siyasetinin şerrinden Allah'a sığındığını haykırarak dönemin siyasetçilerine rağmen, İslam'ı tebliğ etmeye başlamıştır. Bu âlim, tespit edilen din adamı standartlarına uymamaktadır. Kürt Teâvun ve Terakki Cemiyeti'nin kurucularından, Jin, Tanin, Volkan, Şark, Kürdistan ve Serbesti gibi bazı dergi ve gazetelerde yazarlık yapan bu âlim, meşrutiyet döneminde "İttihad-ı Muhammedi Fırkası"nın kurucuları arasında yer almıştır. 31 Mart Hadisesi'nden sonra Divan-ı Harp Mahkemesi'nde yargılanmış, mahkemeden çıkarken "Zalimler için yaşasın cehennem" diye haykırmıştır. Hayatını Eski Said ve Yeni Said diye ayıran ve kendini hesaba çekebilen bir âlimdir.
Hakikati; peygamberlerin, âlimlerin usulüyle yaymaya karar vermiştir. Bu kararı aldığı dönemde yalnızdır, kimsesizdir. Küfrün gücüne, kuvvetine karşılık hiçbir şeye aldırış etmeden "Bismillah her hayrın başıdır" diyerek Allah'ın adıyla çelik zırhını kuşanmıştır. Kendisini dinleyenlere, kardeşlik edenlere "İman hem nurdur, hem kuvvettir. Tahkiki imanı elde eden bir insan dünyaya meydan okuyabilir" diyerek yola çıkmıştır. Artık buyursun çileler, işkenceler, sürgünler buyursun baskı- zulüm, tehditler, zindanlar, zehirlemeler...
Van'da bir mağaraya çekilen ve münzevi bir hayat yaşayan Said-i Kurdi, jandarmalar tarafından; insanlardan uzaklaştırmak, izole ve çürütmek için apar topar Burdur'a götürülür. Ama İttihad-ı Terakkicilerin hesapları tutmaz. Tutacak hesap bellidir; onurlu direnişçilerindir. Bediüzzaman, buradan sistemi sarsacak bir mücadelenin kapısı açmıştır. Eserleri dilden dile, elden ele yayılmıştır. "Her talebe bir makine, bir matbaa olmuştur." İman, tekniğe ve küfre meydan okumaktadır. Molla Said, kendisine ve talebelerine uygulanan baskıya, şiddete, yıldırmalara karşı talebelerine sabrı ve hakkı tavsiye etmiştir.
20.yüzyılın başlarında İslam dünyasına yapılan, maddi ve manevi saldırılara karşı kendini, halkını ve Ümmet-i Muhammedi; birliğe, uyanışa ve mücadeleye çağıran Molla Said, fedakârlıklarla ve bedellerle sürdürdüğü yoğun çabalarının sonucu 20.yüzyılın en önemli İslami hareketlerinden birine öncülük etmiştir. Kürdistan'da doğup dünyanın birçok yerine etki eden bu hareket, bütün özellikleri Üstad'ın İslam'ı kavramış mücadeleci kimliğinden alır. Gördüğü çeşitli ilimlerle, titiz ve ihlâslı araştırmalarla İslam'ın özünü, insanlık yaşamına yön ve hayat veren sahih ilkelerini kavrar. Bunları kendi yaşantısından somutlaştırarak İslami şahsiyeti en üst düzeyde temsil etmeye çalışır. Bu temsiliyeti, sürgün edildiği her yerde küfre bir cephe olarak kullanmıştır.
Günün birinde Bediüzzaman, bir gazetede şu haberi görür: İngiltere Sömürgeler Başkanı Gladston, mecliste Kur'an'ı gösterip ''Müslümanları bu kitaptan uzaklaştırmadıkça onlara tam hâkim olamayız.'' demiştir. Bu haber üzerine Bediüzzaman;''Kur'an'ın sönmez ve söndürülemez manevî bir güneş olduğunu bütün dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!" der ve mücadelesine daha büyük bir azimle bağlanır.
1925'ten sonra zindanların, sürgünlerin ve işkencelerin yer aldığı dönemler başlar. Bu dönemde Molla Said, ülkesinden ve halkından uzak bir şekilde, tamamen farklı koşullarda mücadelesine devam eder. Siyasi gelişmelerden kopuk olması ve özgürlüğünden tamamen mahrum olması nedeniyle vaktinin çoğunu Rabb'iyle, O'nun ayetleriyle baş başa yoğun bir tefekkür, zikir, ibadet içinde geçirir. İnsanlarla görüşmesi dahi çok sınırlı olmuştur. Dışarıda halk, bu zata selam vermekten dahi çekinir. Çünkü sistemin akbabaları hemen üzerlerine üşüşmektedir. Bu baskılara rağmen günden güne taraftarları çoğalan, gittiği her yeri etkisi altına alan; zindanlarda dahi insanları örgütleyip hidayetine vesile olan Said-i Kurdi, hasta ve yaşlı haliyle esaret altında dahi sistemin korkulu rüyası haline gelmiş; kendisi tecritte iken dahi mücadelesi, mesajı her alana yayılmıştır.
1926'da Isparta'nın Barla ilçesine sürgüne gönderilmiştir. Sonrasında ise sıkı kontrol altında tutulmuştur. 1934'te Isparta'ya getirilmiş ve 20 Nisan 1935'te oturduğu evde arama yapılarak kitaplarına el konulmuştur. Hakkında soruşturma başlatılarak Eskişehir Hapishanesi'ne gönderilmiş, 19 Ağustos 1935'te on bir ay hapis ile birlikte Kastamonu'da mecburi ikamete tabi tutulmuştur. Öyle ki eserlerini, sürgünde bulunduğu evlerde, kibrit kutularının üzerine yazarak onu ziyarete gelen talebeleri aracılığıyla tamamlamaya çalışmıştır. Şartlar ve koşullar ne olursa olsun Bediüzzaman, ortamını değerlendirmiş ve eserlerini günümüze kadar taşımıştır.
Üstad, bu şekilde hayatının önemli bir kısmını zindanlarda ve sürgünlerde geçirmiştir. Sistem, onu davasından, mücadelesinden alıkoymak için yaşamı ona ve taraftarlarına çekilmez hale getirmek için çalışmış; hasta, yaşlı demeden diyar diyar gezdirerek vatanından, sevdiklerinden koparmış, ömrünün son demlerinde dahi memleketi ile arasına yasaklar koymaya devam etmiştir.
Bediüzzaman Said-i Kurdi, bir haksızlık gördüğünde bu haksızlık kimden gelirse gelsin sistemin en üst mercilerine çıkarak zalimlerin zulümlerini yüzlerine haykırmaktan çekinmemiştir. Kendisini yargılamak ve mahkûm etmek için çıkarıldığı mahkemelerde, hakkı konuşup hâkimleri, gardiyanları uyarmaktan da çekinmemiştir. Çünkü o biliyordu ki; zulme rıza, zulümdür.
Said-i Kurdi, 23 Mart 1960 Çarşamba günü Urfa'da kaldığı otelde vefat eder. Urfa'ya defnedilen Said-i Kurdî'nin naaşı, daha sonra sistem tarafından bilinmeyen bir yere götürülür. Üstadın ruhuna her gün on binler, yüz binler fatihalar gönderilirken, düşmanları anılmıyorlar dahi. Anıldıkları zaman da, sadece lanetle anılıyorlar.
Rabbimizden dileğimiz; Üstad'ın bıraktığı mirası hakkıyla sahiplenip onun hayal ettiği İslami toplumun oluşması için çalışmayı biz Müslümanlara nasip etmesidir.
Ammar OKUR/Mizgin dergisi
Ufkumuz.com olarak Üstadın Vefat Yıldönümünde kendisini rahmet ve minnet ile yad ediyoruz. Mekanı cennet olsun....
|
|
|
| http://www.darultevhid.com/ |
|
|
|
|
|
|
|
YORUMLAR |
|
|