Hak ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR) 3. Olağan Kongresi’nde tek Genel Başkan Adayı olarak gösterilerek Parti Genel Başkanı olan Bayram Bozyel, arkadaşımız Kadir Kaçan'ın sorularını yanıtladı.
Değerli zamanınızı bize ayırdığınız için teşekkürler.PKK ‘nin kuruluş yıllarına baktığımızda Kürtlerin ‘ayrılıkçı damarlarıyla’ bir mücadelesi olduğunu görüyoruz. Buna rağmen PKK’nin Türkiye’deki karşılığına baktığımızda karşılığı terördür. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
PKK’nin, kuruluş yıllarında diğer Kürt siyasi hareketleri ve kimi Türk sol gruplarıyla çatıştığı doğru. Bu çatışmalar, örneğin Avrupa’da 1990’lara kadar devam etti. PKK, silahlı mücadeleyi başlattığı 1984 sonraki dönemde de sivil insanlara, köy korucularına ve kendi muhaliflerine karşı şiddet ve teröre başvurdu. Bütün bu yanlış tutum ve eylemleri, PKK’nin terörist bir örgüt olduğu yönündeki algıyı güçlendirdi. Avrupa ülkelerinde gerçekleştirilen işgal eylemleri, şiddet içerikli yakıp yıkma olayları Avrupa ülkelerinin de PKK’yi bir terör örgütü olarak ilan etmelerini kolaylaştırdı.
Devlet, PKK’yi bir terör örgütü olarak ilan etmek için, başvurduğu eylem ve yanlışlarını ustaca kullandı. Devletin izlediği politika ile amaçladığı şey, salt PKK’yi terörist ilan ederek onu tecrit etmek değildi. Aynı zamanda, PKK şahsında Kürt sorununu bir terör olayı olarak göstermek, Kürt halkının haklı mücadelesine, terör damgasıyla gölge düşürmek istedi. Böylece kendi başvurduğu şiddet ve devlet destekli teröre meşru bir zemin hazırladı. Son yirmi yılda Kürdistan’da karakol, gözaltı ve cezaevlerinde yapılan kötü muamele ve işkenceler, ‘faili meçhul’ adı altında işlenen binlerce cinayet ve kayıp olayı, 3000’den fazla yerleşim yerinin yakılıp boşaltılması, üç milyondan fazla insanın zorla göç ettirilmesi, ormanların yakılması, doğal çevrenin tahrip edilmesi v.b uygulamalar, yapılan zulüm ve işlenen suçların tümü ‘terörle mücadele’ adı altında gerçekleştirildi. Bu gün de, Roboski katliamı dahil, işlenen suçları, yapılan haksızlıkları örtmek ya da kimi zaman meşru göstermek için sıkça ‘terörle mücadele’ argümanı kullanılmaktadır. Türkiye, NATO içindeki konumunu, Avrupa Birliği ile olan yakın ilişkilerini kullanarak PKK’ye ilişkin ‘terörist örgüt’ tezini dünyaya da büyük oranda kabul ettirdi. Silahlı ya da barışçıl olsun, her türlü muhalefeti terörle suçlamak Türkiye’de bir gelenektir.
Ne var ki PKK, yaptığı ciddi yanlışlarla devletin onu bir terörist örgüt olarak yansıtma çabasını kolaylaştırdı. Oysa işin merkezinde olan Kürt sorunuydu, PKK ise bu sorunun çözümsüzlüğünün bir ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Devlet, PKK üzerinden Kürt halkının hak ve özgürlükler mücadelesini maniple etmek ve onu iç ve dış kamuoyuna bir terör sorunu olarak göstermeye çalıştı. İlk bakışta devletin bu politikasında başarılı olduğu söylenebilir. Gerçekte ise bu yaklaşım Kürt sorununu daha da kangrenleştirdi ve sorunun bugünlere kadar taşınmasına neden oldu.
İktidarın seçmen profiline baktığımızda anti-resmi ideolojiye sahip olduklarını görüyoruz. Ve hatta kendi mağduriyetlerini 28 Şubat üzerinden gösteriyorlar. Fakat bir 28 Şubat benzeri bugün KCK adı altında yapılıyor. KCK ve 28 Şubat’ı kıyasladığınızda, görülen tabloyu nasıl yorumluyorsunuz?
Bugün yaşanılan sıkıntı ve gelgitlerin nedeni, artık büyük oranda devletleşmiş olan iktidarın Kürt sorununda köklü bir çözüm perspektifi ve iradesine sahip olmamasıdır. Geçen dönemde yaşanan kimi olumlu gelişmelere ve açıklanan niyetlere rağmen, Kürt sorununa bir güvenlik sorunu olarak bakma anlayışı devam etmektedir. KCK adı altında yürütülen operasyonlar, sınırın içinde ve dışında devam eden hava saldırıları Kürt sorununa ilişkin geleneksel politikanın devam ettiğini göstermektedir. 28 Şubat, ordunun AKP iktidarını sindirmeyi ve sürece müdahale etmeyi amaçlayan bir post modern darbeydi. Türkiye’nin normalleşme çabalarına karşı yapılmış bir müdahale olarak da okunabilir. KCK operasyonu ise Kürt sorununda silahların susmasıyla paralel işlemesi beklenen normalleşme sürecine yapılmış bir darbedir. Habur dönüşü ile PKK’nin silahlı güçlerinin dağdan sivil siyasete geçişi sağlanmak isteniyordu. KCK operasyonları, zaten sivil siyasetin içinde olan insanları kriminalize ederek bir bakıma dağa yeni bir kan pompalamaktadır. Mevcut gidişat, Kürtler bakımından legal alanın daha çok daralması yönündedir. Legal ve demokratik yöntemlerle mücadele yöntemine ilişkin tereddütler artmaktadır. Bu yaklaşımın, Kürt sorununun çözümüne katkıda bulunması bir yana, yangına benzin dökmek anlamına geldiği ortadadır.
Son zamanlarda acı bir Uludere olayını yaşadık. Olaydan sonra PKK ‘’bundan sonraki süreçte davamızı uluslararası komuoylarına taşıyacağız’’ dedi. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Uludere olayı, iktidarın saplandığı ‘güvenlik’çi anlayışın yol açtığı bir katliamdır. Sorunları şiddetle çözmeye odaklanmış bir anlayışın karşısındaki her şeyi ‘hedef’ olarak algılaması bir bakıma kaçınılmaz. Şiddet politikalarına dayalı bu gidişin daha büyük katliamlara yol açması işten bile değil.Yine de Uludere katliamının, gidilen yanlış yoldan dönmek için bir musibet olmasını dileyelim. Öte yandan Kürt sorununun uzun zamandan beri uluslararası bir boyut kazandığı biliniyor. Uludere katliamı hem uluslararası kamuoyunu önemli oranda kaygılandırdı, hem de duyarlılığını artırdı. PKK’ye yukarıda atfedilen tespit, eğer silahlı mücadeleyi uluslararası diplomatik mücadele ile ikame etme gibi bir değişime işaret ediyorsa, bunu olumlu bir gelişme olarak karşılamalı. Türkiye’yi Kürt sorununda çözüme zorlamak bakımından, uluslararası toplumun oluşturacağı baskının silahlı mücadeleden yüz kat daha etkili olacağına şüphe yoktur. Silahlı mücadelenin ve şiddetin hem Kürtler hem de devlet bakımından çözüm getirmediği bütün çıplaklığı ile ortadadır. Gelinen aşamada, uluslar arası kamuoyunun desteğini arkasına almış bir halkın, demokratik, barışçıl ve sivil mücadele yöntemleriyle ulaşamayacağı hiçbir hedef yoktur. Bu çerçevede önemsenmesi gereken diğer bir konu da Türk halkının gönlünün ve rızasının kazanılması olmalıdır.
Filistin halkının bağımsız devlet hakkını savunan AKP hükümetinin, Kürt halkının anadil talebini bile kabul etmemesini, yani içerde despot dışarıda ‘demokrat’ tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çifte standart tutum, Türkiye’deki egemen anlayışın ortak paydasıdır. Dışarıda ezilen halkların, etnik ve dini azınlıkların haklarından yana çıkan bu anlayış, içerde bütün farklılıkları inkar etmekte bir beis görmez. Hak ve özgürlük talebinde bulunduranları katledip sürmeyi, duruma göre asimile etmeyi ulusal bir politika haline getirirken, Kıbrıs’ta yüz yüzeli bin Türk için savaşa girişmeyi bir ‘barış müdahalesi’ olarak lanse etmekten sıkılmaz. Onlar için devlet talep eder ama Türkiye’de yirmi milyon Kürdün en temel haklarını tanımamakta direnir. Bulgaristan’daki Türk azınlık için devletlerarası krizi göze alırken içerde farklı gruplara karşı etnik temizlik operasyonlar yapmaktan sakınmaz. Filistin için hutbeler okunur, Kudüs için mitingler düzenlenir, Halepçe katliamı söz konusu olduğunda sağır sultan kesilir. Hükümetin sayın demokrat bakanı ne diyor; ‘Kürtçe medeni bir dil değildir’! İlkel bir halkın ilkel bir dili yani… Çifte standart Türk devletinin karakteristik özelliğidir. AKP, söz konusu gelenekle bağını kopartma niyetinde görünmüyor. AKP’nin temel problemi pragmatizmi aşıp demokrat olmayı başaramamasıdır. Reel politika, Kürt sorununda böyle gidilemeyeceğini ve bunun için bir şeyler yapılması gerektiğini söylettiriyor. Demokrat bir anlayıştan yoksunluk, onun sorunlara ilkesel perspektiften bakmasını zorlaştırıyor. Bu da içerde Kürt soruna hak ve özgürlükler temelinde yaklaşmasını, eşitlikçi bir çözüm üretmesini engelliyor.
Türk devlet ve hükümeti, Suriye sorununu Kürt/Kürdistan üzerinden bir iç sorun olarak algılıyor, niçin?
Kürt sorunu Türkiye’nin temel sorunu ve aynı zamanda onun zayıf karnı. Suriye olmak üzere, bölgede Kürtlerle ilgili her gelişme Türkiye’deki Kürtleri ve dolayısıyla Türkiye’yi yakından etkiliyor.
Suriye’de önemli bir Kürt nüfus var ve onlar yeni Suriye’de söz sahibi olmak, ulusal demokratik haklarını kullanmak istiyorlar. Irak’ın ardından, Kürtler, Suriye’de de rol oynayabilecek bir aktöre dönüşüyorlar. Başka bir ifade ile Kürtlerin bölgedeki etkinlik alanı giderek genişliyor. Türkiye’yi rahatsız eden ya da ilgilendiren esas olarak işin bu boyutudur. Suriye’de Kürtlerin özgürlüğüne kavuşması Türkiye’nin üzerindeki baskıyı artıracak doğal olarak.
Türkiye aynı zamanda, geçmişte Suriye ve Irak gibi coğrafyaları yönetmiş bir mirasın takipçisi olan bir ülke. Osmanlı dönemine ilişkin hayallerden tümden vazgeçildiğini söylemek zor.
Türkiye, Ortadoğu’da çözülmekte olan statükonun yıkıntıları içinden Kürtlerin yeni bir aktör olarak sahneye çıktığının farkında. İlgisinin de kaygısının da temelinde Kürtler yatmaktadır. Çünkü Suriye’de yaşanan değişimden en çok etkilenecek ülkelerin başında o gelmektedir. Devasa bir Kürt nüfusunu ve Kürdistan’nın önemli bir parçasını barındıran Türkiye’nin Suriye’deki gelişmeleri kendi iç sorunu olarak görmesi anlaşılır bir durumdur.
Ergenekon operasyonu, Kürt açılımı, Anayasa referandumu, komşularla sıfır sorun, vizelerin kaldırılması v.b yönelimler; AKP üzerinden ama AKP’yi aşan bir ittifakın icraatları mı?
Türkiye birçok alanda değişim ihtiyacı ile yüz yüze bulunuyor. Bir yanda toplumun özgürlük, demokrasi ve refah beklentisi söz konusu. Öte yanda batı dünyasının Ortadoğu’nun yeniden dizaynında Türkiye’ye biçtiği bir rol ve bu yönde beklentileri var. Türkiye’nin son on yıllık serüveninde, örneğin, AB’nin etkisi yadsınabilir mi?
Bölgede, demokrasi ve istikrarın inşasına katkıda bulunacak bir Türkiye’nin önce kendi evine çeki düzen vermesi gerekiyor. Böyle bir tablo içinde Türkiye’nin görece bir istikrara kavuşması ihtiyacı ön plana çıkar ister istemez. Ergenekon operasyonu ve sonrası gelişmeler bu çerçevede önem kazanıyor.
Ergenekon operasyonu ile ordu içindeki ve dışındaki darbe odakları etkisiz hale getirildi. Darbe tehdidinin azalması ile demokratik sistem görece bir istikrara kavuştu. Siyasi sistemin istikrarı, ekonomi bakımından da güvenli bir iklim anlamına gelir.
Ergenekon operasyonu ve darbe girişimlerine dönük yargılamaların hiçbirisi Batı desteği olmadan yürütülemezdi. İran’ı bloke etmek, köktendinciliğe set çekmek, Ortadoğu’nun dizaynına katkıda bulunmak için safraları bir miktar boşaltması gerekiyordu Türkiye’nin.
Bütün bu gelişmeler fena da sayılmazlar elbet. Esas handikap, söz konusu çabaların, eksiksiz bir demokrasi ve Kürt sorununda eşitlikçi çözüm perspektifine oturtulmaması.
Sizce Kürtler anayasa tartışmaları konusunda nasıl bir tavır almalı ve nasıl bir anayasa Kürt sorununun çözümüne katkı sağlayabilir?
Biz, parti olarak yeni anayasa çalışmasını önemsiyoruz. Türkiye’nin yeniden yapılandırılması ve Kürt sorununun çözümüne kapının aralanması için bir fırsat olarak değerlendiriyoruz. Bu açıdan hem parti olarak, hem de diğer Kürt partileriyle bu süreci etkilemek için çalışıyoruz.
Yeni bir anayasa yönünde güçlü bir toplumsal beklentinin olduğunu biliyoruz. Ancak yeni bir anayasa yapımı için demokratik ve barışçıl bir ortamdan söz edemeyiz. Bu açıdan bakınca, yeni bir anayasanın yapılabilmesi, yapılırsa bunun derdimize derman olup olmayacağı konusunda net bir şey söylemek mümkün değil. Hükümet dahil, CHP ve MHP’nin ne derecede yeni bir anayasa istediği tartışmalı. Ama her şeye rağmen yeni anayasa tartışmasının kendisi, bir çok konunun tartışılmasına ve önemli bir zihin dönüşümüne yol açtığı için önemli.
Kürt sorununa çözüm üretmeyen, bu konuda yeni bir perspektif sunmayan bir anayasanın yeni olmayacağı açık. Ayrıca geçmiş anayasaları, değiştirilemez maddeleri ya da Kemalizmi referans alan bir anayasaya yeni anayasa denilemez. Demokrasinin evrensel kriterlerini içermesinin yanı sıra bizim yeni anayasadan beklentilerimiz ana hatlarıyla şöyle özetlenebilir;
Birincisi; Kürt halkının varlığını ve kimliğini tanımaktır.
İkincisi; Kürt dilinin hem eğitim alanında hem de kamusal alanda kullanılmasının sağlanması. Kamusal alanda kullanılmayan bir dilin zaman içinde ölüp gitmesi kaçınılmaz çünkü.
Üçüncüsü; Kürt ve Kürdistan ismiyle örgütlenmenin serbest bırakılması. Bu konudaki tabunun son bulması.
Dördüncüsü ise Kürt ve Türk halkının eşitlik temelinde yaşamasını sağlayacak idari ve siyasi bir yapılanma. Biz bunun ancak Türkiye’nin federal bir sisteme geçmesi ile mümkün olduğunu düşünüyoruz.
Parti olarak yeni anayasaya ilişkin önerilerimizi içeren bir çerçeve metin hazırladık. ‘Kürt Halkının Haklarını Tanıyacak
Demokratik Anayasa İçin Öneriler’ başlıklı görüşlerimizi Aralık (2011) ayında TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na, ardından da TBMM Başkanı Sayın Cemil Çiçek’e sunduk.
Ayrıca yeni anayasa konusunu tartışmak üzere 7 ilde bölge toplantısı gerçekleştirdik. Bu yönlü çalışmalarımız devam edecek.
Siz de yöntem olarak sivil – demokratik meşru mücadeleyi seçmiş bir yapılanmasınız. Sizce silahların susması ve Kürt sorununun sivil – demokratik yöntemler ile çözülebilmesi için PKK`nın dışında olan güçler ne yapmalı ya da ne yapabilirler?
Kürtler bakımından sivil ve demokratik mücadele her zaman ciddi yasal ve idari engellerle karşılaştı. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü önünde bugün de engeller var. Terörle Mücadele Yasası, Türk Ceza Kanunu, Siyasal partiler Kanunu bunlardan bir kaçı. Silahlı mücadele ve çatışma ortamı, bütün bunların yanı sıra, legal demokratik alanı bloke etmiş durumda. Çatışma süreci kutuplaşmayı beslemekte, fikirlerin ve siyasi projelerin özgürce tartışılmasını, kitlelerin ona göre seçim yapmasını engellemektedir. Doğru ile yanlışın birbirinden ayrılabilmesi için şiddetin ve silahların son bulması son derece önemli. Bütün güçlüklere rağmen 1990’lı yıllardan bu yana hep siyasal sahnede olduk. Kürt halkını barışçıl demokratik bir çizgide örgütlenmek için çaba sarf ettik. Şiddetin durması gerektiğini, silahlı mücadelenin Kürt halkına yarar sağlamadığı sürekli vurguladık. Şiddet ve çatışmanın durması için onu var eden nedenlerin ortadan kaldırılmasına işaret ettik. Bunun için ülkenin şiddet ortamından çıkarak hızla normalleşmesi gerektiğini söyledik. Kürt sorununun çözümü ile Türkiye’nin demokratikleşme çabaları arasındaki bağı önemsediğimiz için, demokratikleşme ve reform çabalarına destek verdik ve Türk halkının gönlünün kazanılmasının önemini dile getirdik. Bu çabalarımızın boşa gittiğini söyleyemeyiz. Tersine kafaların netleşmesi, Kürt sorununun daha çok anlaşılması, Kürt halkının temel taleplerinin bilince çıkartılmasında küçümsenmeyecek bir çabamız oldu. Bu çabalarımız bundan böyle de devam edecek.
‘"Kürt sorunu ayrıdır, PKK sorunu ayrıdır.’ diyen Bozyel, bunun en somut göstergesinin ise bizzat Kürtlerin de PKKˊdan çektiği sıkıntı ve acılar olduğunu dile getirdi.’ Şeklinde İHA haber yapmıştı. Kürt sorununa PKK üzerinden de bakılmayacaksa PKK’nin karşılığı nedir?
Kürt sorunu en azından 100 yıllık bir sorun. Kürt halkının temel haklarının gasp edilmesinden kaynaklanan bir sorun. Giderek bir Ortadoğu sorunu… Bu sorunun çözümsüzlüğünün yol açtığı acı, travma ve katliamlar biliniyor. 1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı, 1937 Dersim başkaldırıları; bu hareketleri bastırmak için başvurulan katliamlar ve tehcir politikaları ile biçimlenen bir yakın Kürt tarihi söz konusu. Ve o günden bugüne devam eden işkence, baskı, kırımlar… 12 Eylül 1980 darbesi ve sonrası dönemde Kürt halkını sindirmeyi amaçlayan onun kırıcı uygulamalar… PKK ise söz konusu baskı ve inkar politikasının bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir hareket. 12 darbe sonrası zulüm politikaları onun güçlenmesi için inanılmaz bir zemin hazırladı. PKK sorununun bir biçimde çözülmesi, Kürt sorununun çözümü anlamına gelmez. PKK Kürt sorunu demek değil, ancak günümüzde sorunun bir parçasına durumuna dönüşmüş durumda. Geldiğimiz aşamada Kürt sorununun çözümsüzlüğünün yol açtığı o kadar çok sorun birikmiş ki. Bunları birbirinden soyutlayarak palyatif bir biçimde çözmeye kalkışmak zor. Kürt sorunu ve türevi olan problemlerin çözümü için çok boyutlu ve bütünlüklü bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu açık.
HAK-PAR kurulduğu günden bu yana sürekli kapatılma tehdidi altında olmuştur. Bütün bunlara baktığımızda legal bir Kürt partisi olmanın zorluklarından bahsedermisiniz?
Bir parti için kapatılma tehdidi altında yaşamak, kapatılmak ile eş değerdedir. Kapatılma tehdidi altında olan, başka bir ifade ile yarını olmayan bir partiye halkın ilgi göstermeyeceği açık. Kapatılma tehdidi önünüzü görmeyi, kurumlaşmayı, geleceğe ilişkin program oluşturmayı büyük ölçüde zorlaştırır. Bir aşamadan sonra partiyi ayakta tutmak ve yaşatmak imkansız hale gelir.
Kuruluşundan yirmi gün sonra hakkında kapatılma davası açılan HAK-PAR, 6 yıl boyunca kapatılma tehdidi altında, davanın sonucunu bekledi. 2008 yılında, yapılan yasal değişiklikler nedeniyle dava, kapatılma talebinin reddiyle sonuçlandı. Kapatılma tehdidi bu gün de ‘Demokles’in kılıcı’ gibi başımızda sallanmakta. Örgütlenme ve ifade özgürlüğü güvenli bir zemine oturtulmuş değil hala.
Kürdistan Ulusal Kongresi’nin sonuç bildirgesini nasıl buldunuz?
Eylül 2011 tarihinde Diyarbakır’da gerçekleştirilen Kürdistan Konferansı, bütün Kürt kesimlerini bir masa etrafında toplamayı başardığı, seviyeli bir tartışma ve etkileşim zemini yarattığı için önemli bir konferanstır. Bu kapsamda bir ilk konferanstır aynı zamanda. Konferans sonuç bildirisi katılımcıların uzlaşması sonucu ortaya çıkan bir belge. HAK-PAR olarak tümüyle bizi ifade etmese bile, Kürtlerin ortak taleplerine yaptığı vurgu oranında önemli. Orada yaşanan etkileşim ve üzerinde uzlaşılan sonuç bildirisi ışığında, partimizin içinde bulunduğu bütün Kürt kesimleri 12 Ocak 2012 tarihinde Diyarbakır’da yeni anayasaya ilişkin ortak açıklama yayınladık. Ve bu yönlü çalışmalarımız devam edecek.
Bir haber sitesi olarak, Kürt sorununda bizden beklentileriniz nedir? (Bizim üzerimizden tüm medyaya önerileriniz)
Türkiye’de gerçek anlamda özgür bir medya yok, ya da yok denecek kadar zayıf. Genellikle iktidarlar paralelinde ve ‘hizada’ pozisyon alan bir medya var. Toplumun manipülasyonunda, gerçeklerin çarpıtılması ve karartılmasında basının günahı büyüktür. Toplumu biçimlendirmeye dönük birçok psikolojik operasyonun basın eliyle hayata geçirildiği sır değildir.
Savaşın ve şiddetin son bulması, barış ve demokrasinin inşası için toplumun doğru bilgilendirilmesine ihtiyaç var. Gerçekler bütün çıplaklığı ve boyutlarıyla işlenmeli. Bunun aynı zamanda ahlaki bir görev olduğu ortada. Bu konuda basına büyük bir sorumluluk düşmektedir.
Teşekkürler...
Görüşlerimizi kamuoyu ile paylaşma fırsatı verdiğiniz için teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.
BİYOGRAFİ:
Bayram BOZYEL, 1961 yılında Diyarbakır Lice ilçesi Akro mezrasında dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Lice’de okudu 1975-78 lise öğrenimi yıllarında sosyalist ve yurtsever fikirlerle tanıştı. O dönemin yoğun mücadele ortamında siyasal kişiliği şekillendi. Lise son sınıfta okuduğu 1977 yılında, Kütçe-Türkçe olarak çıkan Roja Welat Gazetesi’ni bulundurmaktan tutuklanarak 5 ayını Diyarbakır Cezaevi’nde geçirdi.
1980 yılında Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nü kazanarak buraya kaydını yaptırdı.
5 Ocak 1982 yılında, Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nü merkez alan geniş kapsamlı bir operasyonda gözaltına alındı. Bozyel’in gözaltı süresi 70 gün sürdü, bu sürenin 50 gününü sorgu ve işkencede geçirdi. Ardından Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından tutuklanarak 32 arkadaşıyla birlikte Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’ne konuldu. 5 yılını cezaevinde geçiren Bozyel, çıktıktan sonra, işkencede ve cezaevinde yaşadıklarını Diyarbakır 5 Nolu adı ile kitaplaştırarak, 1987 yılında yayınladı.
Cezaevi nedeniyle eğitimi yarıda kesilen Bozyel, 1987 yılında girdiği sınav sonucunda İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, Çalışma Ekonomisi ve Endüstriyel İlişkiler Bölümü’nü kazandı, 1993 yılında okulu bitirdi.
1989 yılında yayın hayatına başlayan Deng Dergisi’nin çıkışında yer alan Bozyel, geçen dönem boyunca değişik gazetelerde yazılar yazdı, dergilerde makaleleri yayınlandı.
Günlük gazetelere de yazı yazan Bozyel’in, son olarak Düşlerimi Süsleyen Şehir adıyla bir kitabı yayınladı. Kitap 2008 yılında Deng Yayınları arasında basıldı. Bozyel’in demokratik siyaset hayatı ise 1994 yılında kurulan Demokrasi ve Değişim Partisi üyeliği ile başlıyor. Bir dönem DDP’nin Genel Başkan Yardımcılığını yapan Bayram Bozyel, partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasından sonra, 1995 yılında kurulan Demokrasi ve Barış Partisi kurucu üyesi oldu ve iki dönem Genel Başkan Yardımcılığını üstlendi.
Türkiye Eğitim, Kültür ve Sosyal Hizmet Vakfı ile Kürt Kültür Araştırma Vakfı (KÜRT-KAV) üyesi olan Bozyel, 1999 yılında başlayıp HAK-PAR’ın kuruluşuyla sonuçlanan Demokrasi ve Kürt Sorununu Çözüm Girişimi’nde yer aldı. 11 Şubat 2002 tarihinde kurucu üye olarak HAK-PAR’ın kuruluşunda bulundu, Partinin tüzük ve program hazırlığında yer aldı. Kuruluştan 2. Kongreye kadar Partide Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürüttü.
Bayram Bozyel, HAK-PAR 3. Olağan Kongresinde oy çokluğuyla Genel Başkanlığa seçildi.
24 Ekim 2010 tarihinde yapılan HAK-PAR 4. Olağan Kongresinde ikinci kez Genel Başkanlığa seçilen Bozyel, hala bu görevi sürdürüyor.
Son birkaç yıl içinde hakkında birçok kez davalar açıldı, partili arkadaşları ile birlikte ceza aldı. Kimi davalar ise sürmektedir.
Bayram Bozyel evli, Bejna ile Arhat adında iki çocuk babasıdır.
www.adilmedya.com