Öze Dönüş platformu çevresinde Ufkumuz.com’da forum konusu edilen Öze Dönüş nasıl olmalı? Sorusunu üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir soru olarak görmekteyim. Bu nedenle de tartışmaya açılan bu konu hakkında söz söylemesi gereken herkesi sözünü söylemeye davet ediyorum. Önemli konularda fikir beyan etmek konuya verilen önemdeki samimiyetin gereğidir kanaatindeyim.
Öz kavramı felsefeciler tarafından farklı şekilde tanımlanan bir kavramdır. Her felsefeci kendi düşüncesi çerçevesinde tanımlamalar yapar.
Bir kavram tanımlanırken bağlı bulunulan zihinsel, inançsal ekolün gerektirdiği sözcük ve kavramlardan yararlanılır. Tanımlanan kavramı tanımlarken kendi düşünce çerçevesine oturan bir tanım ortaya çıkarmak için bu düşünceye uygun kelime ve kavramlardan yararlanmak zaruridir. Dolayısıyla bir kavram hakkında farklı tanımlamalarda bulunmak farklı kelime ve sözcüklerden yararlanarak bir tanım gerçekleştirmek bu açıdan gayet doğal bir durumdur. Öte yandan hiçbir tanımlama herkes tarafından kabul görecek diye bir kural da yoktur. Dolayısıyla tanımlamaların çoğu ihtilafa açık konumdadırlar.
Öz kavramını felsefi alana mümkün mertebe girmeksizin ele almakla başlamak istiyorum.
Öz denildiğinde, söz konusu edilen varlığa ait temel özellikler kastedilmektedir. Onu, o yapan ve onu diğerlerinden ayıran mahiyetine ilişkin yönü amaçlanmaktadır. Zaten özellik kelimesi de Öz’den türetilmiş bir kelimedir. Özellik denilen şey eşyanın kendine has vechini ifade eder. Özel olmak başkasında olmayanı barındırmaktır. Kendine ait olmaktır. Öz, özel olanı ifade eder. Özel ve özgün olmak özün başlıca gerektirmelerindendir.
Öze Dönüş tamlamasındaki öz neyi karşılamaktadır? Bununla amaçlanan nedir? Bunun cevabı en öncelikli husustur. Öze dönüş izafesindeki özeşyaya değil insana yöneliktir. Yani söz konusu edilen öz, insanın özüdürdiğer herhangi bir eşyanın değil. O halde dönüşün yapılacağı öz insani özdür.
Yaratılışa inananlar olarak özümüzün yaratıcı tarafından belirlendiğini kabullenmek durumundayız. Aksine tevhit ehli olmak anlamına gelen muvahhit sıfatını kazanamayız. İnsanın özü Kur-an’ın diliyle fıtrattır. Fıtrat vahyin dilinde bütün eşyanın olduğu gibi insanın özünü ifade eder. O halde dönüş yapılması istenen şey fıtrattır. Dönüş fıtrata olmalıdır.
Peki, nasıl bir dönüş olmalı bu? Bu da en önemli husustur. Özün ne olduğu en öncelikli; dönüşün nasıllığı ise en önemli konudur. Takdir edilir ki her öncelikli olan en önemlidir anlamına gelmez. Öncelikli olanın genelde en önemli olması daima en önce olanın en önemli olduğu anlamını doğurmaz. Böyle bir zorunluluk yoktur.
Öz bizi biz yapan özelliklerimizdir. Bizim en önemli özelliğimiz mümin olmamızdır. İnandığı değerler etrafında o değerlere uygun yaşamak mümin olmanın gereğidir. O halde dönüş evvela mümince yaşamaya doğru olmalıdır. Mümine yakışır yaşamak, inançlı bir insana yaraşır şekilde hayat sürdürmek öncelikli hedef olmalıdır. Bundan dolayı da fert olarak sorumlu olduğumuz ferdi ibadetlerimizi, ferdi yükümlülüklerimizi hiçbir gerekçeye kurban etmeksizin ifa etmekle yükümlüyüz.
Bir sosyal gurup olmaksızın, bir topluluk gerekmeksizin yerine getirilmesi mümkün olan görevler küçümsenmemelidir. Karşılıklı hukukları gerektiren; iş bölümünün lazım geldiği disipline edilmiş organizeli faaliyetleri, ancak ferdi hayatında disipline olmuş bireylerin yerine getireceği gerçeği her zaman idrak edilmeli ve zihinlere bu bilinç kazınmalıdır. Zira kendini disipline edemeyen başkasını disipline etmekte başarılı olamaz.
Bireysel yükümlülüklerini ifa etmekten uzak olanlar toplumsal sorunlarla ciddiyetle uğraşamazlar. Öncelikli görevini ihmal edenlerin tali görevlere soyunması bir gizli arzuya binaendir. Mümin bir birey uhrevi felahını düşünmeksizin pervasız yaşamayı göze almamalıdır.
Bizim Allah’a nispetle vasfımız kul olmaktır. Kul olmanın bilincinde olarak tam bir teslimiyetle Allah’a inanmak zorunda olduğumuzu unutmamalıyız. Onun rızası bütün diğer takdirlerden, taltif ve tebriklerden üstün olmalıdır. Rızasının olup olmadığını düşünmeksizin adım atmanın büyük bir gaflet olduğunu daima zihnimizde canlı tutmalıyız. Sınırlarımızın helal çerçevesiyle sınırlandığını harama bulaşmanın büyük bir vebal getireceğini bilerek tam bir uyanıklıkla davranmalıyız. Sınır ihlalinin yaşandığı bütün durumlarda tövbe edip derin pişmanlıklar duymalıyız.
İnananlar olarak bir birimize nispetle vasfımız kardeş olmaktır. Kardeşlik vasfını bize mümin olma sıfatımızla birlikte bahşeden Allah Teâlâ’dır. Bu vasfın gerektirdiği kardeşliği bir başka ayrıştırıcı nedenden dolayı feda edemeyiz. Bütün farklılıklara, bütün yanlışlara ve bütün günahlara rağmen inananlar kardeştir. Mümin sıfatı yitirilmediği sürece kardeşlik vasfı yok sayılamaz. Bir başkasının bu idrakten yoksun olması bizim de onlar gibi davranmamızı, düşünmemizi meşru kılamaz. Hak ihlali yapanların olması hak ihlali yapmamıza gerekçe olamaz.
İnsanlar olarak bir birimize nispetle vasfımız karındaş, dünyadaş ve türdeşolmaktır. Yüce yaratıcı hepimizi bir erkek ve bir dişiden yarattığını, bizi yeryüzünde halife kıldığını ve hepimize insan nitelemesi yaptığını vahiy yoluyla açıkça ifade etmektedir. O halde birbirimizle inançlarımız ne olursa olsun belli bir hukuk çerçevesinde yaşama zorunluluğumuzun olduğunun farkında olmalıyız. Bu dünyanın sadece bir inanç gurubuna ait bir mekân olmadığının bilinciyle ortak yaşam yollarının hukukunu keşfetmeliyiz. Çatışmaların, savaşların olmadığı bir dünyayı inşa etmenin imkânsızlığı ne kadar gerçekse her türlü farklılıktan çatışma devşirecek bir yaklaşımı da ortadan kaldırmanın mümkünlüğü de en az o kadar bir gerçektir.
Öze Dönüş Platformu Türkiye sınırları içerisinde yaşayan ya da yaşatılan, siyasi meşgalesi ve mefkûresi olan hemen herkes tarafından tanınan, keza diğer Müslüman halkların yaşadığı coğrafyalarda da az ya da çok bilinen köklü bir geleneğin bugüne yansıyan izdüşümlerindendir.
Bu nedenle Öze dönüş izafesindeki özün bu köklü geleneğe matuf yönünün de olduğu gerçeğini ıskalayamayız.
Buradaki öz bu geleneğin mimarı olan önder şahsiyetlerin ortaya koyduğu ilkelere yönelişin ve ortaya konan bu ilkelerin yeniden günümüze uyarlanmasının gerekliliği karşısında nasıl bir yol haritası izlemenin gerektiği hususuyla bağlantılı olduğunu da düşünüyorum.
Bu minvalde ortaya konacak en öncelikli husus, bana göre bu mektebin öncülerinin üzerinde hassasiyetle durduğu nokta olan çizilecek yol haritalarının İslam fıkhına uygunluğunun tartışılmazlığı konusudur. Daha 90’lı yılların başındayken hareket fıkhını gündemine almış bir önderden (M. Fidan GÜNGÖR (Rh.a)- İslami Hareketin Fıkhı başlıklı makalesine bakılabilir) mülhem bir platformun bu hususa azami dikkati, özüne sadık kalmanın zaruretindendir. Keza hareket metodunu fıkıh usulü çerçevesinde ele alan ve bu çalışmasıyla bildiğim kadarıyla Türkiye coğrafyasında bir ilki gerçekleştiren merhum Molla Mansur’un öncülüğünü yaptığı bu ekolün bu anlayışını sürdürmekte ısrarcı olması özgünlüğünün en önemli mihenk taşıdır.
Mazisinde tahmili olarak içine girdiği ve ağır bedeller ödeyerek yaşadığı süreçte dahi içine kapanmamış, bir coğrafyaya hapsolmamış diğer coğrafyalardaki dramlara karşı kayıtsız kalmamış ama aynı zamanda kendi coğrafyasının gerçeklerini ihmal etmeksizin gündemini renkli ve hareketli tutmuş bir anlayışın kısır bir döngüye hapsolmaması gerekliliği her zamankinden daha çok bugün de önem arz etmektedir. Zira derde deva olmak mümkün değil diye dertlere kayıtsız kalmak onları dile getirmemek kabul edilecek bir yaklaşım değildir. Yaşanılan coğrafyanın derdinden başka dertleri de dert etmek duyarlılığı azaltmaz. Aksine eğer hissedilerek, yürekten yanarak yaklaşım gösteriliyorsa bu duyarlılıkları daha da arttıran bir sonuç doğurur. Kaldı ki derdi olanlarla dertlenmek erdem sahibi insan olmanın gereğidir. Birilerinin fantastik yaklaşımlarla gerçekliklerinden kopukça uzağındaki bir yaraya karşı bir duyarlılık içinde olmaları ve yakınındakine kayıtsız kalması ne kadar yanlışsa tersi bir yaklaşım da bir o kadar yanlıştır. Bir yanlışa karşı yanlışlık yapmak doğruya götürmez.
93-94 yıllarında çıkan Hira dergisinin o yıllardaki sayılarına bakıldığında onca zor şartlara rağmen dünya gündeminin nasıl da sıkıca işlendiğini gözlemlemek pek ala mümkün olacaktır. Hele bir sayısında Güneydoğu Bir Başka Raundamı? Kapağının ne ifade ettiği üzerinde düşünülmesi gerektiği şüphesizdir.
Yanı sıra gündeme alınan hangi konu olursa olsun ciddiyet esasına uygun olarak ele alınması gerektiği hususu asla dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Yapılacak eleştirilerin yapıcılığı ve ciddiyeti göz önünde bulundurularak kale alınmasına dikkat gösterilmelidir. Birilerinin egolarını tatmin etmek adına suçlayıcı dil kullanarak faaliyet gösteren şahıs ve çevreleri küçümseyici, emeklerini aşağılayıcı tutumlarına karşı eziklik psikolojisiyle tepkisiz kalmak ya da bu gayrı ciddi yaklaşımlara sessiz kalmak onların şımarıklıklarına prim vermek anlamına geldiği unutulmamalıdır. Verilecek tepkinin en uygun üslupla seçilmesine dikkat edilmelidir. Bu noktada meramımın anlaşılması için yine merhum M. Fidan GÜNGÖR’ün Kürt meselesine ilişkin Müslümanların geç kaldığını dillendiren dönemin hızlı duyarlısı şimdilerin hızlı ihale avcısı zata GEÇ KALMIŞIZ(!) başlığıyla verdiği cevap oldukça manidardır ve bu konuda önemli bir örnektir.
Kürt meselesi bizi ilgilendiren en önemli ve en öncelikli meselelerdendir. Bu meseleye karşı duyarlılığımızı sonuna kadar açık tutma zorunluluğumuz vardır. Ancak bunu yegâne gündemimiz olarak algılamak ya da bütün meselelerin merkeziymişçesine yaklaşımda bulunmak kendimizi sınırlamak anlamına gelir. Konumlayışımızı iyi tespit etmeden, ilgilendiğimiz meselenin bütün yönlerini görmeden sebep sonuç ilişkilerini doğru belirlemeden olumlu katkılar sunamayız.
Bu meseleye dair yöneltilen eleştirilerin büyük çoğunluğu gayrı ciddi eleştirilerdir ve gayrı ciddi kimseler tarafından yöneltilmektedir. Birilerini hedef tahtasına koyup saldırmakla görev yerine getirilmiş sayılıyorsa görev olarak görülen bu ameliyenin amacı konusunda kuşkuya düşmek çok mu haksızca olur? Siyaset sahnesinde şu veya bu şekilde bulunan kimselerin eylemleri, söylemleri, tavır ve duruşları birlikte değerlendirilerek kanaatler serdedilmelidir.
Müslüman bir topluluğun yönergesi İslam kurallarıdır. Kuralsız, sorumsuz ve pervasız bir dil kullanmak hukuk gözetmeksizin kişilere saldırmak emeklerine ve çabalarına saldırgan bir dille saldırıda bulunmak bağlı olduğumuz dinin ahlakına uygun düşmez. Niyet okuyuculukla komplo teorileriyle her söyleneni kendi algılayışımız sınırlarında değerlendirip anlamlandırmak su-i zanları düstur haline getirmenin ürünüdür. Bu şekildeki yaklaşımları siyasi bir maharet ve politik bir basiret olarak görmek ancak Emevi hanedanının zihniyetiyle siyasete bakmanın sonucu olabilir. Bilerek yapılıyorsa bir amca matuftur ve bu amaç hiç de iyi bir amaç değildir. Yok, eğer farkında olmaksızın yapılıyorsa bu gidişatın iyi bir gidişat olmadığının farkında olunmalıdır.
Unutulmamalıdır ki kendini anlatmaktan çok başkasını anlatmaya ve onlara yüklenerek zaman geçirmeye çalışanlar asla çare olamazlar. Bunu yapanlardan bir umut beklemek ise ancak tükenmiş kimselerin beklentisi olur.
Kendi özgün dilini oluşturarak meselelere yaklaşımda bulunmaktır asıl önemli olan. Bir başkasının dilini ve üslubunu taklit etmek biz özgünlük sağlayamaz ve bu öze dönüş olarak addedilemez. Keyfiyeti kemiyete öncelemeksizin dahası kemiyeti asılmış gibi görerek bunun üzerinden söylem geliştirmek zihin dünyamızı oluşturan İslam anlayışının olumluladığı bir tutum değildir. Bu husustaki dengeyi en iyi şekilde oturtmak önemli konulardandır. Keyfiyet hususu bir perde olarak da önümüze çıkmamalıdır elbet. Mesajımızın muhataplarına başarılı iletilmesi keyfiyetin sonucudur. Oysa genel de keyfiyete verilen önemin sanki mesajın muhataba yeterince iletilmemesinin bir nedeniymiş olarak algılandığı çokça karşılaşılan bir gerekçe olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bu paradoksu aşmak da mühim konulardan biridir.
Bu konudaki değerlendirmelerime kısa aralıklarla devam etmek suretiyle şimdilik noktayı koyuyorum.
Ahmet KAYA - Fitrat.com