Kürdistan'ın çorak topraklarında ilmi ve takvasıyla yaşadığı çile dolu hayatında bir hareketin temellerinin sağlamlaşmasında önemli bir rol oynayan Seydayê Molla Mansur'un vefatının 16.yılını yad ediyoruz. Her geçen anın onun yokluğunun daha fazla belirginleştiği,yol göstericiliğine daha çok ihtiyaç duyduğumuz Seyda Molla Mansur,inancı uğruna bedel ödemenin en müşahhas örneğidir. Rabbimiz Seydadan ve şehadete kavuşan tüm dava arkadaşlarından razı olsun,onları rahmeti ile kuşatsın...Vefatının 16 yıl dönümünde Sitemiz yazarı Seyda Mustafa Naim'in daha önce yayınlanmış Medreselerimiz ve Molla Mansur yazısını tekrar yayınlıyoruz....
***********
Molla Mansur ve tüm İslam âlimlerine, mürekkeplerini şehitlerin kanından daha değerli kılarak onların kadrini yücelten Allah’u Teala’dan af ve mağfiretini, rıza ve cennetini bahşetmesini, bizleri de muhlis âlim ve mütefekkirlerin öncülüğünde onların yolundan ayırmamasını dua ve niyaz ediyorum.
80’li yıllara kadar daha çok yerel kaynaklar İslami sahada yön belirlemede etkin rol oynarken, 80 sonrası yıllarda iletişim imkânlarının artması ve harici coğrafyalarda meydana gelen göz kamaştırıcı hadiseler (Afganistan cihadı, İran İslam İnkilabı, Sudan’da Numeyri’yi alt eden Turabi-Beşir öncülüğünde oluşan İslami hükümet, Cezayir’deki FİS hareketi vd.), yön belirlemedeki etkinliğin dış kaynaklara kaymasını beraberinde getirmişti. Durağan ve statik olan değil, dinamik ve aktif olan ben-i âdem için calib-i dikkattir. Bu halet-i ruhiyenin yansıması olarak, bu coğrafyadaki Müslümanlar, daha aktif ve aksiyoner bir profil arz eden ülke dışındaki alim ve düşünürlere daha çok teveccüh gösterir oldular. Dünya çapında, çağdaş İslam kültürü üzerinde müsbet etkisi bir hayli fazla olan diğer ülkelerdeki bu âlim ve düşünürlerin buralara da etki etmemeleri düşünülemez.
Son birkaç yılda dışarıdaki hadiseler, Müslümanlar açısından göz kamaştırıcı olmaktan çıkıp göz yaşartan bir hale dönüşünce, dışarıya duyulan ilgi ve alakanın hızı da kesildi. Müslümanlar tekrar yerel ya da klasik kaynaklara yönelir oldular.
İslami hareket ve davet konularında genellikle tercüme eserlerden beslenmiş olmamızdan ötürü, islami hareketlerin önderlerinden bahsedildiğinde aklımıza öncelikle Mısır, Suriye, İran, Pakistan vb. ülkelerdeki âlim ve aydınlar gelir. Yeri geldiğinde onlar için genel veya özel platformlarda anma programları düzenlenir, İslam ve Müslümanlara olan katkıları dile getirilir. Bunları yapmakla kötü bir şey mi yapılmış oluyor? Elbette hayır. Bilakis o âlim ve aydınlar daha fazlasını bile hak ediyorlar.
Ancak sorun, uzak coğrafyalardaki bu güzide insanları rahmet ve minnetle yâd ederken, aynı coğrafyayı paylaştığımız, aynı havayı teneffüs ettiğimiz, hatta belki teşrik-i mesai bile ettiğimiz davet ve hareket önderlerini hatırlamak ve programlar düzenleyip yâd etmek için aynı duyarlılığı göstermiyoruz. Sahip olduğumuz yerel değerlerin değerini idrak etmede zafiyet gösterdik, gösteriyoruz maalesef.
Farklı coğrafyalardaki âlim ve düşünürlerin beynelmilel bir etki alanını oluşturmaları, yaptıkları mücadele ve verdikleri bedellere paralel olduğu kadar, geriye bıraktıkları dava arkadaşlarının onları her fırsat ve münasebette yâd etmeleriyle de ciddi alakalıdır. Hatta mezhep imamlarının kendileri dahi, talebelerinin onları fetva ve içtihatlarıyla her daim gündemde tutmaları olmamış olsaydı, belki pek çok âlim gibi onlar da bu şöhrete nail olmazlardı.
Bu coğrafyadaki dava önderlerinin, dışarıdaki emsallerinden geri kalır bir tarafları yoktur. Mücadele, bedel ödeme, ilim-irfan ve diğer tüm alanlarda olmaları gereken yer ve düzeyde olmuşlardır çoğunlukla. Dışarıdakiler nasıl çile, eziyet, işkence çekmiş, zindanlara katlanmış, gerektiğinde hayatlarını dahi bu uğurda feda etmişlerse, buradakiler de tüm bu cefalara katlanmışlardır.
Bu nokta-i nazarla, sitenin bu yönde bir adım atıp Rahmetli Molla Mansur’u (r.h.) vefat yıldönümünde yâd etmesi, ona bir vefa borcu olduğu kadar, yukarıda sözü edilen eksiklerin izalesinde de önemli bir katkı olacaktır inşallah. Allah, kendilerini rızasına nail, çalışmalarını da mübarek ve muvaffak kılsın.
Tevhid-i tedrisatla birlikte İslami ilimlerin de diğer ilimler gibi sadece resmi okullar bünyesine alınıp okutulması, akabinde de tekke ve zaviye kanunuyla medreselerin kapatılması, Müslüman halkın dini öğrenme ve öğretme kanallarını büyük ölçüde dumura uğratmıştır. Dini öğrenmek isteyenlere de devlet okullarında öğretilen TSE standartlarında ‘devlet dini’ sunulmuştur. Bunu kabullenemeyenler dini eğitimlerini gizli yerlerde, sığınaklarda, mağaralarda ya da evlerinin bir zaviyesinde sürdürmeye devam ettiler; tespit edilmeleri halinde zindan ve sürgünlere mahkûm edileceklerini ya da hayatlarına mal olacağını bilmelerine rağmen.
Dünya kütüphanelerinin ve her türlü araştırmanın, insana bir ‘tık’ kadar yakın olduğu günümüz imkânlarıyla, medreselerimizin yaşadığı güçlükler ve çileler arasında kıyaslama bile yapılamaz.
Bu sorunlara, devlet ve özel sektördeki iş imkânlarının tamamen okul diplomaları şartına bağlanmasıyla, medreselerde eğitim gören kişilerin gelecek kaygıları da eklenince oralara rağbetin hangi boyutta olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Uzun yıllar, imkânları kıt, fiziki şartları bir hayli çetin olan medreselerde hocasının önünde diz çöküp eğitimini tamamladıktan sonra hiçbir resmi görev alamayacağını, inşaatlarda amelelik, pazarlarda işportacılık yapmakla karşı karşıya kalacağını bilenlerin kaçta kaçının o medreselerde dirsek çürütmesi beklenebilir ki? Diyelim ki birileri çıktı- ki çıkıyor da- tüm olumsuzluklara rağmen ve mezuniyetten sonra amelelik yapma pahasına bile olsa medresede uzun yıllar eğitim görmeye rıza gösterdi ve gitti eğitimini tamamlayıp icazet aldı. Ya sonrası? Sorun sadece bu kişinin medrese sonrası iş bulup bulmamasıyla alakalı bir durum değil ki. Asıl sorun, mezun olan bu hocanın, alanında çalışıp çalışmayacağı, bir okul ya da medresede müderrislik yapıp yapmayacağıdır. Bu imkân sağlanmadıktan sonra, bu kadar yıl verilen emeğin sadece kendisi ve ehl-u iyaline faydası olacaktır, başka da yok… Kitman'ül ilm yani ilmin gizlenmesi, başkasına aktarılmaması, zorunluluktan bile kaynaklansa ümmete bir fayda getirmeyeceği muhakkaktır.
Sistemin dayatma ve baskılarından kaynaklanan olumsuzluklarla birlikte, medreselerin kendisinden kaynaklanan zafiyetleri de yok değil/di. Bunlardan birkaç tanesine temasta sanırım fayda olur.
Kuşkusuz bunların başında ilim çeşitliliğinin minimize edilişi gelmektedir. Öyle ki yılları bulan medrese eğitimi, nerdeyse Arap dili ve edebiyatıyla sınırlandırılmış bir durumda. Uzun yıllar Arap dili ve edebiyatı eğitimini alan bir talebe, daha çok eğitiminin son safhalarında ya da seydasından icazet aldıktan sonra diğer ilimlere yönelebilmektedir.
Arap olmayan diyarlarda, dini temel kaynakların dili olan Arapçaya gereken ehemmiyetin verilmesi gayet doğaldır. Ancak, medreseler dini eğitim merkezleri olduğuna göre ve din de sadece Arap dili ve edebiyatının eğitiminden ibaret olmadığına göre, medreselerin – sabiken olduğu gibi- diğer dini ve pozitif ilimlere de yer vermesi ve o alanlarda tahassüsü teşvik etmesi elzemdi/r.
Bir diğer zafiyet; Arapçaya verilen bu kadar öneme rağmen, Arapçanın Kürtçe veya Türkçe dilleriyle öğretilmesidir ki, bunun neticesi olarak da Arapça, müderriste ve talebede konuşma dili olmak yerine, okuma dili olarak gelişiyor. Öyle ki koca medrese seydaları, Arap dili ve edebiyatının felsefesini bilmelerine ve bir Arap âliminden çok daha iyi dile hâkim olmalarına rağmen, hac-umre ziyaretlerinde bir bakkal alışverişinde bile bin bir zorlukla ancak alışverişlerini tamamlayabilmektedirler.
Bir diğeri: Hemen her dil ve dinin eğitim ve öğretim yolları ve araçları, çağın gelişimine paralel olarak yenilenmesine rağmen, medreselerin hala da yüzyılı bile belki aşan eski usul ve araçlarla eğitimini sürdürmesidir.
Bir diğer zafiyet: Delillendirmeyle alakalıdır. Dini herhangi bir konuda delil olarak ilk zikredilmesi gerekenlerin Kuran ve sünnet olması gerektiğini bilmelerine rağmen, bunun yerine, Kuran ve sünneti kendilerinden çok daha iyi bildiğine inandıkları bir âlimin görüşüyle iktifa ederler. Bunun temelinde de; diğer İslami ilimlere şu ya da bu şekilde medreselerde yer verilmesine karşılık, hadis ilimlerine nerdeyse hiç yer verilmemesi ve öğretilmemesi yatmaktadır.
Bir diğeri ve en yürek dağlayanlarından biri: Uzun yıllarını medrese müderrisliğine vermiş seydalarımızın eser telif etme hakkını kendilerinde bulamamalarıdır. Gerekçe de; ‘bizden önceki âlimlerin her şeyi yazdıkları, bize yazacak bir şey bırakmadıkları’ şeklindedir. Binaenaleyh her hangi bir dini meselede şahsi görüşlerini beyan etmekten azami derecede içtinap eder, bir âlimin konuyla ilgili görüşünü zikretmekle iktifa ederler.
Bunlar ilk akla gelebilen zafiyetler. Yazının asıl konusu, medreselerin dâhili ve harici sorunlarını dile getirip çözüm arayışında bulunmak değil, medreselerde nasıl âlim yetiştiğine, yetiştirildiğine bir nebze de olsa ışık tutmaktır.
Tüm bu zor şartlar, zafiyet ve imkânsızlıklara karşın, yine de halkın rağbet gösterip itimat ettiği en güvenilir dini merkezler bu medreseler olmuş, iletişimin yaygınlaşmaya başladığı döneme kadar da Diyanet vb. teşkilatların görüşlerinden haberleri bile olmamıştır. Yasak olan ve devletçe desteklenmeyen bu medreselerin iaşelerini dahi kendi nafakalarından sağlamışlardır yıllar yılı.
Devletin medreselere yönelik hayat hakkı tanımayan katı ve acımasız uygulamalarına ve medreselerin kendisinden neşet eden gerek maddi imkansızlıklara, gerekse kaynak noktasındaki mahrumiyetlere rağmen, kurutulmak istenen bu kaynaklar ayakta kalmayı başarmış, ilim-irfan yuvaları olmayı ve “behra ilme” yani ilim denizi diye nitelenebilecek âlimlerimizin, seydalarımızın yeşermesini sağlamıştır. O âlimler arsından da Molla Sadrettin Yüksel, Molla Mansur, Molla Ubeydullah, Molla Zekeriya (r.h.) gibi âlimler daha bir öne çıkmış ve tanınmışlardır.
Evet, tüm bu olumsuzluklara rağmen Molla Mansur gibi üstatlar yetişebilmektedir ve hamd olsun hala da yetişmeye devam etmektedirler ve inşallah artarak yetişmeye devam da edeceklerdir
Molla Mansur; İslami cemaatleşmenin bu coğrafyalarda daha yeni nevş-u nema edip gülü burnunda olduğu bir dönemde, İslami cemaat ahlakı ve cemaatler arası ilişki ahlakının daha yerli yerince oturmadığı bir ortamda, cemaat kavramına İslami bir perspektif kazandırmış, bunlar arasında olması gereken ilişki türüne şu sözleriyle açıklık getirerek bu sahada yetkinlik ve liyakatini ortaya koymuştur: “…İslami, gruplar birbirlerine karşı önyargılı olmaktan uzak durmalı, kendine tanıdığı hakları ve biçtiği İslami değer ve vasıfları, diğerlerine de tanımalıdırlar. Ayrıca hak ve hakikatin yalnızca kendilerinde olduğu şeklindeki yanlış düşüncelerden uzaklaşmalıdırlar….”
Bu yaklaşımını Kuran, hadis ve âlimlerin görüşleriyle desteklediği gibi, çağdaş İslami hareket önderlerinden de örnekler getiriyor: “…Örneğin İmam Hasan el Benna’nın, yalnızca İhvanu’l Müslimin’i tek cemaat olarak kabul ettiğine ve diğer İslami cemaatleri reddettiğine rastlanmamıştır. Üstad Mevdudi de hiçbir zaman, Cemmat-i İslamiyye dışındaki cemaatlere karşı cephe almamıştır. Yine Üstad Bediuzzaman için de aynı şey söz konusudur. Bu zatlar, böyle yapmak yerine, kendi cemaatlerinin tek İslami cemaat olmadığını ve ümmet bağlamındaki İslam cemaatinin bir parçası olduğunu vurgulamışlardır. Bediuzzaman, tevhid inancına inanan, iman sahibi olan herkesi, Hizbullah olan Hizbu’l Kur’an’dan saymakta ve Nur Cemaati’nin de Hizbullah’ın ehemmiyetli bir parçası olduğunu vurgulamak istemektedir. ‘Nur Cemaati Hizbullah’tır, diğer cemaatler hizbuşşeytandır’ şeklinde düşünmemektedir.
Şehid Hasan el Benna da, kendi Cemaatine İhvanü’l Müslimin derken, diğerlerini İhvanu’ş-Şeyatin olarak kabul etmemektedir. Yine Mevdudi’nin kurduğu cemaat, Cemaat-i İslami olarak isimlendirilirken, diğer cemaatleri Cemaatü’l Kâfirin veya Cemaatü’l Fasikin olarak isimlendirmemişlerdir.”
Bütün bunlardan sonra her cemaatin varması gerektiği nihai noktayı belirliyor: “Evet tüm bu cemaatler, gerçek İslami vasıfları kazanabildikleri ölçüde isimlerine layık olurlar. Cemaatler arasındaki tekfircilik, grupsal taassup ve grupçuluk düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Hâkimiyet ve cemaat sözcüklerine yüklenen yanlış anlamlar da, tekfirciliği doğurmuş; hadis rivayetlerinde geçen cemaat sözcüğünün bugün varlığını sürdüren İslami gruplar anlamında ele alınması, grup taassubunu beraberinde getirmiştir. Tüm bu hastalıklar, genel İslami kültür eksikliğinden ileri gelmektedir. Bu sebeple, bu hastalıkların tedavisi de ancak illeti ortadan kaldırmakla mümkündür; yani, genel İslami kültüre büyük önem vermek gerekmektedir.”
Bir başka makalesinde Usul-ül fıkh (fıkhın temelleri) ilmi ile İslami hareket metodu arasında çarpıcı bir bağ kurmuş, dört ana konuda bunu ele alarak dinde hareket metodunun varlığına, yerine, kaynağına, hükmüne, kimlerce belirlendiğine ve demokrasinin İslami hareket metodundaki yerine Kuran, sünnet, mantık ile selef ve çağdaş âlimlerin görüşleri ışığında açıklık getirmiştir. Şunu teslim etmek gerekir ki: Usül-ül fıkıh gibi klasik ‘görünen’ bir ilimle, son iki yüzyıldır Müslümanların literatüründe yer edinmeye başlamış modern İslami bir kavram ve ilim arasında bağ kurmak, bırakın sıradan bir insanın işi olmasını, her âlimin bile yapabileceği bir iş değildir. Molla Mansur, böyle bir bağı kurmakla, bir taraftan İslami disiplinler arasındaki irtibatı ortaya koyarak ve yekdiğerinin tamamlayıcısı olduğunu göstererek maziye takılı kalıp çağdaş ilimleri ve İslami yapılanmaları hakir gören zihniyet ile maziyi tarihe ait görüp o dönemden kalma ilimleri demode sayan yaklaşımın yanlışlığını ispatlarken diğer taraftan da ‘İslami’ nitelik taşıyan hiçbir hareket ve cemaatin, bu ilimlerden bihaber bir şekilde, İslam’ın öngördüğü bir yapı meydana getiremeyeceklerine işaret etmiştir. Böyle bir bağ ve karşılaştırmanın yapılabilmesi, her iki alana da hâkim olmayı gerektiriyor ki bu da Seyda’nın her iki alanda vardığı ilmi yüksekliğinin apaçık bir kanıtıdır.
Kuşkusuz Molla Mansur'un her bir makalesi, içeriği itibariyle yazıldığı günden günümüze, ehemmiyetinden ve güncelliğinden bir şey kaybetmemiş, yazıldığı günkü gibi tazeliğini korumuştur. Uzun yıllar İslami harekette aktif bir şekilde çalışıp çabaladıktan sonra, malum nedenlerden ötürü mecburi olarak gittiği dar-ül hicre’de, ilmini ve hareket tecrübesini artık kaleme dökmesi ümit ve hasretle beklenirken, Allah’ın emri tecelli etti, dar-ül fena’dan hicret-i ebediye ile dar-ül beka’ya Rabbi’ne gitti. Âlemlere bedel âlimlerin vefatının, tüm Müslümanlar için büyük bir kayıp olduğu muhakkak. Ancak, böyle kayıp ve acıların en büyük tesellisi geriye bıraktıklarıdır.
Türkiye'de İslami hareketlerin fikri dayanaklarıyla ilgili bir çığır açma başarısını gösteren Seyda’nın vefatının en acı verici tarafı, sahip olduğu ilim ve tecrübe oranında yazılı eser ve yetişmiş talebe bırakamadan göçmesidir. Molla Mansur, Kürdistan mollalarının en büyük zaaflarından olan teliften kaçınma zindanının demir parmaklıklarını kırmıştı; ancak kendi yurdunda, medrese dışındaki mesaisi telif ve tedrisata müsaade etmezken, dar-ül hicre’de de ecel buna müsaade etmemiştir.
Bu noktadan hareketle, bir özeleştiri yapmak kaçınılmaz oluyor. Allah’u Teala yüce kitabında şöyle buyuruyor: “Mü'minlerin tümünün öne fırlayıp çıkmaları gerekmez. Öyleyse onlardan her bir topluluktan bir grup çıktığında (bir grup da), dinde derin bir kavrayış edinmek (tafakkuhta bulunmak) ve kavimleri kendilerine geri döndüğünde onları uyarmak için (geride kalabilir). Umulur ki onlar da kaçınıp-sakınırlar.” (Tevbe: 122). Bahsi geçen savaş mevzuu, ayetin nüzul zamanındaki durumla alakalı olsa bile, dinde tefekküh amacıyla birilerinin geride kalması için illa ki bir savaş ortamının yaşanması kuşkusuz şart değildir. Enfal süresi 60. ayette “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın” şeklinde geçen ‘besili atlar’ tabirinin ayetin nüzul vaktiyle münasebetten ötürü kullanıldığı, ancak bu tabirin zahiri anlamının tüm zamanlara şamil olmadığı, Müslümanların her dönemde en güçlü silahlara sahip olmaları gereğinin vurgulanmak istendiği gibi.
Dini bir cemaatin, dini bir toplumun ön koşulu ve olmazsa olmazı dini ilimlerin tedavülde olmasını sağlayan âlimlerin varlığıdır. Bunun en somut delilini Peygamber (S.A.S.)’in hicretten önce Yesrib’e Musab bin Umyer’i (r.a.), hicretten sonra Yemen’e de Muaz bin Cebel’i (r.a.) oraların ahalisine İslam’ı öğretmek için yollaması örneklerinde müşahede ediyoruz. Âlimi olmayan yapı ve toplumların istikameti tutturmaları, sapmamaları imkânsızdır. Âlimin bulunduğu bir yapı ve toplum için istikamette kalma garantisi verilemediğine göre, âlimin olmadığı bir yapı ve topluma böyle bir garanti hiç verilemez. Tersi bir garanti verilebilir. O da sapma ve istikameti kaybetmenin kaçınılmazlığı garantisi…
Binaenaleyh, her İslami toplum, kendilerine dini öğretecek âlimleri bulundurmak, yetiştirmekle mükelleftir. Mezkûr ayetten de anlaşılacağı gibi bu, toplumun farz-ı kifayesidir. Ayetin söylemek istediği kısaca şudur: Müslüman toplumun ihtiyaç duyduğu her dalda, branşta ehil insanlar bulunmalıdır. Nasıl ki toplumun tümünün savaşçı olması doğru değilse, tümünün âlim olması, bunun için de tüm uğraşlarını bırakıp bütün mesailerini dini ilimlere teksif etmeleri de doğru değildir. Bilakis her dalda, ihtiyaç oranında kişinin yetiştirilmesi en doğru olandır.
Kendi gerçekliğimize dönersek… Medreselerin bölgede faal olduğu dönemlerde, âlim ihtiyacı önemli oranda karşılanıyordu. Ancak, bir taraftan devlet baskısı, diğer taraftan da bölgede gelişen siyasi yapılardan kaynaklanan kaos ortamı, medreselerin büyük oranda şehirlere kaymalarına, ardından da şehir gürültüsünde eriyip kaybolmalarına sebebiyet vermiştir. Bu da, toplumla dini ilimler arasındaki makasın gittikçe açılması sonucunu doğurmuştur, doğuruyor.
Molla Mansur, ‘İslami Hareket Metodunun Usulü’l Fıkıh Açısından Tahlili’ adlı makalesinde sorduğu üçüncü sorunun cevabında bu konuyu işliyor ve şöyle diyor: “İslami hareket metodunun hükmünü belirlemek –ki bu hüküm ister vacib, ister sünnet veya mübah olsun- şari’in görevidir. Ama metodu tayin etmek, taktir veya değerlendirmek, muayyen bir metodla yola çıkmak, davetle mükellef olan, konusunda uzman hareket mensublarının görevidir. Müctehid ve mercilerin görevi dahi değildir. Çünkü mesail-i hükmiyyeden değil; tecrübe, uzmanlık ve siyasi bir değerlendirme olayıdır. Daha doğrusu ferdi ve hareki ictihad ve değerlendirmenin bir mesail-i mevzuiyyesidir. Şöyle bir misal verelim: Seferde olan bir kişinin yanında iki kab su var. Birisi tahir, diğeri ise necis… Adam ikisinden birisinin necis olduğunu kesin biliyor; ama hangisinin necis, hangisinin tahir olduğunu birbirinden ayırt edemiyor. İslam fukahası bu tayin ve belirleme olayının, o kişinin nihai ictihad ve zann-ı galibinin değerlendirmesine bağlı bir olay olduğunu söylemektedirler. Bu misalde necis suyun hükmü bellidir ki o da haramdır. Buna ‘mes’ele-i hükmiyye’ denir. Hüküm verme olayı da şari’in ve müctehid fakihin görevidir. Ama hangi suyun necis, hangisinin tahir olduğunu belirlemek, ne şari’in ne de müctehid fakihin görevidir. Ancak direkt o kişinin ve kişilerin görevidir. Yani onların ictihat kanaat ve değerlendirmelerine bağlı bir olaydır. Buna usul ilminde ‘mes’ele-i mevzuiyye’ denir. Mes’eley-i mevzui ise bireysel ve cemaatsal değerlendirmelere, örf ve uzmanlık takdirine bağlı bir olay olarak bilinmektedir….. Metodun tayin ve belirlenmesi, belirtildiği gibi ne şari’in ve ne de müctehid fakihin görevidir. Davet ve hareket metodunun tayin ve değerlendirmesi mükellef davetçilerin ictihad ve değerlendirmesine bağlı bir olaydır. Hatta her cemaat, kendi cemaatsel ictihad ve değerlendirmesinde içinde bulunduğu vakiayı, karşılaştığı toplumsal şartları, hakim güçlerin menfi ve müsbet durumlarını göz önüne alıp İslam esasına uygun olarak herhangi bir metodu seçebilir. Şer’i bir mahzuriyet de söz konusu olmaz. Farklı ictihad ve değerlendirmeler sonucu birçok metodun ortaya çıkması, İslam toplumu için garip bir olay değildir…..”
Bu alıntıdan şu çıkarımları yapmamız gayet mümkündür:
1- Her bir yapının kendi şartlarına uygun bir hareket ve davet metodu belirleme hakkı vardır. Genel İslami çerçevenin dışına çıkmadığı sürece bunun hiçbir şer’i mahzuru yoktur
2- Bu metodun belirlenmesi İslami ilimlerden ziyade tecrübe ve uzmanlıkla alakalı bir durumdur. Bu bakımdan metodu belirleme ameliyesinin başında mutlaka bir âlimin bulunma şartı yoktur. Âlimin bulunması gereken bir yer varsa o da, belirlenen metodun ana hatlarıyla şer’i olup olmadığını tespit etmek ve uygulamayla birlikte oluşması kaçınılmaz olan sorun ve yeni şartlara şer’i çözümler geliştirmek olsa gerek.
Yukarıda zikri geçen ayet ile Molla Mansur'un bu yaklaşımları ışığında özeleştiriyi şöyle vuzuha kavuşturmak mümkündür: İslam toplumunun tüm bireylerinin topyekün savaşa gitmeleri –farz-ül ayn olmadığı sürece- nasıl gerekmiyorsa, bilakis bazılarının da ilim talebi ve diğer alanlara tahsis edilmesi gerekiyorsa, bir yapıdaki tüm bir bireylerin davet ve tebliğ çalışmalarında aktif rol almaları da gerekmez. Biraz garip kaçabilir ama (Türkiye şartları için söylüyorum) bu tür çalışmalarda aktif rol almaması gerekenlerin başında âlimlerin geldiği kanaatindeyim.
Nedenine gelince: Yazının başlarında medreselerimizin geçirdiği ve hala da yaşadığı harici ve dâhili sorun ve çıkmazlara kısmen değinerek, bu zor şart ve imkânlarda âlim yetiştirmenin ne denli güç olduğunu izah etmeye çalıştım. İran, S.Arabistan, Pakistan, Mısır vb. daha pek çok ülkede yılda yüzlerle, belki binlerle ifade edilebilecek sayıda âlim yetiştirilirken, bu sayı Türkiye şartlarında bir elin parmak adedine bile ulaşamayabiliyor. Binaenaleyh, âlim kıtlığı ve kuraklığının yaşandığı bu çorak coğrafyalarda bir âlime düşen ve yapması gereken en önemli vazife tedrisatla talebe yetiştirmek ve eser telif etmektir. Maalesef, İslami yapılarla beraber olan âlimler, davet çalışmalarının omuzlarına yüklediği yoğunluktan ötürü tedrisat ve telifatı büyük ölçüde bir kenara itmek zorunda kalmışlardır. Bu topraklarda da diğer pek çok ülkede olduğu gibi, âlim yetiştirme imkânı olmuş olsaydı, bazılarının dava alanlarında mesai harcamaları isabetli olurdu. Daha önce, fiziki koşulları açısından ‘merdiven altı’ diye tabir ettiğim buralardaki medreselerde maalesef böyle bir imkân olmadığına, bilakis âlimler ‘el emeği göz nuru’ ile yetiştiğine göre, bir âlimin önceliğinin aktivite yerine ilimi çalışmalar olması kaçınılmazdır. İlmi çalışmaların, haddi zatında hareket ve davet çalışmalarının en önemli ayağını oluşturduğuna, yukarıda Asr-ı Saadet’ten örnek vererek belirtmeye çalışmıştım. Bunun yanı sıra, talebe yetiştirmek ve eser telif etmek, kişinin vefatından sonra da fayda ve sevabının kesilmediği, kendisine ulaştığı üç unsurdan olan ‘kendisinden faydalanılan ilim’ kapsamında olduğu ve ahirete yapılan çok önemli bir yatırım olduğu bilinen bir olgudur. Aksi takdirde bir âlim, aktiviteye ayırdığı zaman oranında, ilmi çalışmalardan feragat etmek zorunda kalacaktır. Bir âlimin yapısal çalışmalarda aktif rol almasının, birlikte olduğu yapıya bir hayli fayda sağlayacağı bir gerçektir. Ama bu fayda kesinlikle ilmi uğraşlara zaman ayırmakla hâsıl olacak faydadan daha fazla olamayacaktır. Molla Mansur ve daha pek çok mollalarımızın örneklerinde bunu bariz bir şekilde görebilmekteyiz. İlmi bir ortamda bulunmaları halinde, uzun yıllar Müslümanlara ışık tutacak talebe yetiştirmeleri ve teliflerde bulunmaları gayet mümkün iken, aktiviteye yönelmeleri onları bundan alıkoymuştur.
Ulemanın mutlaka aktivite içinde bulunmaları şart olacaksa, bunu bile ilmi çalışmalar dâhilinde gerçekleştirmek mümkün ve gereklidir. Kitap, makale yazma, ihtiyaç duyulan konularda araştırma yapıp bir sunum hazırlama, bu sunumunu bölgesel, ulusal ve uluslararası konferanslarda ifade etme vb. şekillerde olabilir. Tabi bunları daha da çeşitlendirmek zor değil.
Medrese ve âlimlerle ilgili şu noktaya temas etmeden geçemeyeceğim. Mevcut medreselerin bir mollanın ve birkaç talebenin yaşadığı bir fakirhane görünümünde olmasına rağmen, medrese ve âlimin halk nezdindeki itibarı, etkisi, çalışmaları bölge ve hatta ülke sathına yayılmış pek çok İslami yapıdan daha fazla olmuştur. Yukarıda da belirttiğim gibi, resmi bir hüviyeti olmamasına rağmen hala da en güvenilir dini merci ve merkezler olmaya devam etmektedir. Dini bir soruna veya bir probleme çözüm arandığında halkın başvurduğu yer ve kişiler, İslami yapıların dernek, vakıf vb. merkezleri ve oraların sorumluları değil, medreseler ve oralardaki mollalardır. Özellikle bu bölgede, sulhu gerektiren niza’larda, bunun halli için herhangi bir yapının aktif rol aldığı ve müsalahayı sağladığını duymuş değilim. Ama bir mollanın tek başına bunu defaaten yaptığına herkes şahitlik edebilmektedir.
Bunu dile getirmemden maksat, âlim ve medreselerin halkla ne denli iç içe olduğu ve halkın onları ne denli içselleştirdiği ile İslami yapıların halk nezdinde ne denli soğuk ve onlardan uzak olduklarına vurgu yapmaktır.
Diğer taraftan bir âlimin etkinliğinin ve tanınmışlığının daha fazla olması, bir yönüyle bir cemaate müntesip olup olmamasıyla da alakalı olabilmektedir. Öreğin bu ülkede son derece saygın âlim ve ilahiyatçılar olmasına rağmen, herhangi bir cemaatle bağları olmadıklarından, ya kendi gazete köşeleriyle, ya siteleriyle, ya da dergi ve kitapları yoluyla faydalı olmaya çalışırlar ve bunlarla tanınırlar. Diğer taraftan, bu tür âlimlerin ellerine su bile dökemeyecek olan pek çok cemaat liderinin, toplum nezdindeki tanınmışlıkları daha fazla olabilmektedir.
Bundan da amacım, âlimlerle İslami yapılar arasındaki mesafe ve kuşkulara işaret etmektir. Bu yapıların, kendisiyle beraber olsun ya da olmasın, tüm muhlis âlimlere âlim sıfatıyla bakıp kadirşinas olmaları, tarafların ortak paydalar ve ortamlarda bulunmalarını mümkün kılacaktır. Âlimlerin ilmi gücü ve etkinliğiyle yekvücut olan bir yapının, halk nezdindeki yeri ve etkisinin hangi boyutlara varabileceğini tahmin ve takdir etmek zor değildir.
İslami hizmete amade olan kişi ve yapılar, tarihten günümüze kadar örneklerinin maalesef hiç eksik olmadığı ‘İslam’a rağmen İslam için’ mefkûresiyle hareket eden, bilerek ya da bilmeyerek İslam adına İslam’a zarar veren kişi ve yapıların durumuna düşmemek için, medrese ve/ya onların görevini görebilecek kurumların inşası, var olanlarının da ihya ve ıslahı için gereken özeni gösterip kurumsallaşmaları, bu ülkede bu günün şartlarında İslam için yapılabilecek en büyük hizmet olmaya namzettir.
Molla Mansur ve tüm İslam âlimlerine, mürekkeplerini şehitlerin kanından daha değerli kılarak onların kadrini yücelten Allah’u Teala’dan af ve mağfiretini, rıza ve cennetini bahşetmesini, bizleri de muhlis âlim ve mütefekkirlerin öncülüğünde onların yolundan ayırmamasını dua ve niyaz ediyorum.
Mustafa NAİM